İslamiyet


Şanlı Bedir



Bedir, iki ordunun karşı karşıya geldiği sıradan bir harp değildi. Ne mal, ne şan şöhret, ne de dünyalık herhangi bir şey… Sadece din ve iman uğruna ilk defa cihada karar verecek ehli iman ile kararlarında şeytanın prangalarını kıramayan, küfrünü yenemeyen bir güruh vardı.


Bedir, iki ordunun karşı karşıya geldiği sıradan bir harp değildi. Ne mal, ne şan şöhret, ne de dünyalık herhangi bir şey… Sadece din ve iman uğruna ilk defa cihada karar verecek ehli iman ile kararlarında şeytanın prangalarını kıramayan, küfrünü yenemeyen bir güruh vardı. Ve kıyamet sabahına kadar devam edecek mücadelenin başlangıç noktasıydı Bedir. Baba ile evladın, kardeş ile kardeşin hak ile batıl için yol ayrımlarının savaşı…

 

Karar ve hüküm yakın manalarda kullanılan iki kelime. Karar vermek, yapılacak bir iş, çıkılacak bir yol ya da sefer üzerine düşünüp neticede harekete geçmek manasına geliyor. Hüküm ise verilen kararların neticesinde ortaya çıkıyor. Karar tek kişi tarafından verildiği gibi birden fazla kişinin ortak görüşü de olabiliyor. Kararını verenler, verdikleri kararın arkasından yürür, aldıkları netice ise onlar için verilen hüküm yerine geçer. Eğer ortaya çıkacak hükmü bir meydan savaşı belirleyecekse karar vericiler için durum sanıldığından daha zordur.

Bedir harbinde ibretlik birçok hadise yaşandı. İbretlik hadiseler yaşanırken kararlar alınıyor, arkasına gidiliyor ve Âyet-i Kerime’lerle hüküm ve tescilleme vuku buluyordu.

 

Bedir harbi öncesinde ve harp sırasında alınan kararlar, kararların tatbiki, karşılaşılan zorluklar, mücadele, şehitlik ya da ebedi hüsran… O günlerde yaşananlar, yapılan istişareler, savaş meydanında alınan netice ve iki taraf için de Allah’ın verdiği hüküm, bizler için de son derece önem arz etmekteydi. Çünkü o günün şartlarında alınan kararların bir benzeri daha sonraki günlerde de alınmaya devam etti. Kararını o gün haktan yana kullananlar olduğu gibi, bâtılı tercih edenler de oldu. Bugün de bâtılı tercih edenler var. O gün ne pahasına olursa olsun Peygamberimiz’in (s.a.v) arkasında yürümeye karar verenler, zamanın zor şartlarında mükâfatlarını aldılar. İki tarafın aldığı kararların bir benzeri, şartlar değişse de bugün hala alınmaya devam etmektedir. Hakkı ve bâtılı tercih edenler yollarında yürüyorlar, hüküm ise Allah’ın.

 

Bedir Harbi sırasında her iki taraf da, yol ayrımlarına geldiklerinde nasıl karar verdiler? Peygamberimiz’in (s.a.v) yol ayrımında sorduğu “Kervanın peşine mi düşmek istersiniz, yoksa Kureyş ordusuna karşı varmayı mı tercih edersiniz?” sualine nasıl cevap verdiler? Peygamberimiz’e muhabbet duydukları halde düşman saflarında olanların kararı nasıl oldu? Müşrikler, Ebu Süfyan’ın kervanı selametle Mekke’ye döndüğü halde her şeye rağmen neden savaşmayı tercih ettiler?

 

Muharebe öncesi durum

 

Bedir Harbi hicretin ikinci senesi Ramazan ayında vuku buldu. Harb öncesinde Peygamber Efendimiz, Mekkeli Müslümanlarla Medine’ye hicret etmişti. Hicretten sonra Medine’de tam bir huzur ortamı hakim olmuştu. Maddi ve manevi bütün sahalarda İslamiyet tam manasıyla anlatılıp yaşanmaya başlanmıştı. Ensar ve Muhacirin arasındaki İslam kardeşliği, görenleri imrendirecek bir durumdaydı.

 

Hicret sonrasında İslamiyet’in Medine’de daha hızlı yayıldığını gören müşrikler ise durumun kendi aleyhlerine doğru değiştiğini görüyorlardı. Kıblenin, Beytül Makdis’den (Kudüs) Kabe-i Muazzama’ya doğru (Mekke) çevrilmesinden sonra Müslümanların Mekke’yi daha fazla isteyeceklerine emin olmuşlardı. Sahabe-i Kiram’ın gönlünde ise beş vakit namazda yüzünü döndükleri Mekke’nin özlemi vardı.

 

Müslümanların zihinlerindeki berraklık

 

Müşrikler Rasulüllah Efendimiz (s.a.v) ve ashabına eza ve cefa vererek vatanları Mekke’de rahat bırakmamışlardı. Medine’nin manevi güzellik ortamında durum değişti. Bunu Peygamberimiz de görüyordu; lakin harekete geçmek için vahiy gelmesini bekliyordu. “Kendileriyle mücadele edilenlere, zulme uğradıkları için harbe müsaade edilmiştir. Cenab-ı Hak onları muzaffer etmeye kadirdir.”1 mealindeki ayet-i kerime nazil olunca artık insanlar için ağır yüklerden olan kılıçla cihat vazifesi başlamış oluyordu. Mevla’nın vaadi de olunca zihinler berraklaştı. Zafer artık daha yakındı.

 

Mekkeli müşriklerin durumu

 

Mekkeli müşrikler, Medine civarındaki Yahudiler ve münafıklarla iş birliği yapmaya başlamışlardı. Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) karşı hain planlar kuruyorlardı. Bunlar olurken Resûlullah Efendimiz de Medine’yi müdafaa etmek için civara kuvvetler göndermeye başladı. İlk zamanlar bu kuvvetlerin hepsine kendisi bizzat dâhil olmadı. Ancak gönderdiği az sayıdaki bu kuvvetler bile müşriklerin Suriye ticaret güzergâhlarının artık tehlikeli olmaya başladığını görmelerine yetti. İlk defa müşrikler hep beraber toplanarak, gelirleri harp hazırlığında kullanılmak üzere bir kervan tertip ettiler. Organize edilen bu kervan yola çıktı.

 

İlk kararlar ve dualar

 

Peygamber Efendimiz savaş hazırlığı için organize edilen bu kervanı haber aldı. Müşrikler daha hazırlanmadan kervanı önlemek için yola çıkmaya karar verdi. Kervan için yola çıkan Müslümanların adedi Medine’de nöbetçi kalanlarla beraber 313 idi. Silâh ve yiyecekler de meydan savaşı için hazırlanmıştı. İslam mücahitlerinin 70 devesi ve 3 atı vardı. Develere nöbetleşe binmekteydiler. Peygamber Efendimiz Hazreti Ali ve Zeyd bin Harise ile bir deveye nöbetleşe binerlerdi. Kürre-i arzın her noktasında dalgalanacak ve kıyamete kadar muzafferiyet sancağını taşıyacak olan, âlemi zafer neşideleriyle titreten Millet-i İslamiye’nin ilk ordusu budur. Yani müşriklerin savaş hazırlığı için yola çıkan kervanı durdurmak için harekete geçen az sayıdaki müminlerdir.

 

Kervan için yola çıkan az sayıdaki Müslümanlar çok geçmeden büyük bir savaş için karar vermek zorunda kalacaklardı. Yola çıkıldı artık, nasıl bir hizmet çıkarsa onu yapacaklardı. Peygamber Efendimiz bu sırada, kıyamete kadar hizmet erbabına numune olacak şekilde olmak üzere şöyle dua buyurdular: “Allahım! Onlar yaya ve yalın ayaktırlar. Sen onlara binek ver. Sen onları giydir. Açtırlar, sen onları doyur. Fazl-u kereminle zengin et.”

 

Yaşı küçük ama nasibi büyük bir sahabenin kararı

 

Sancak-ı Nebi altında toplanmaya karar verenlerle beraber Rasul-i Ekrem Şam’dan dönen kervanı karşılamak için Medine’den çıkıp Revha mahalline doğru yol alıyordu. Büyutu’s-Sukya mahalline gelince orduyu gözden geçirdi. Yaşları küçük olanları geri çeviriyordu. Bu hadise sırasında kararını gözden geçiren küçük mücahitler oldu. Onlardan biri de Umeyr bin Ebi Vakkas’tır. Sad bin Ebi Vakkas anlatıyor: Rasullullah yaşça küçükleri geri çevirmesinden önce kardeşim Umeyr bin Ebi Vakkas, kendisinin geri çevrilmesinde korkuyordu. Bana: “Ben sefere çıkmayı arzu ediyor, Allah’ın bana şehitlik nasip etmesini umuyorum.” dedi. Rasulüllah kendisinin geri çevrilmesi gerektiğini söyleyince Umeyr üzüldü, boynu büküldü.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz sefer için müsaade buyurdu. Yaşı küçük de olsa kararlı duruşu ve Peygamberimiz’in (s.a.v) himmetiyle Umeyr’e cihat ve şahadet kapısı açılıyordu.

 

Dışındaki güç mü, içindeki iman mı önemli?

 

Yolculuk devam ederken yolcular hakkında da kararlar veriliyordu. Peygamberimiz Aleyhisselam Buyûtu’s-Sukyâ’dan kalkıp Akîk vadisine vardı. Orada, Medinelilerden Hubeyb b. Yesaf (İsaf) ile Kays b. Muharris gelip Peygamberimiz’e yetiştiler. Hubeyb çok cesaretli, muharip bir zattı. Her ikisi de henüz Müslüman olmamışlardı. Savaş meydanında ihtiyaç duyulabilirdi; ama Peygamberimiz dışındaki güce değil, içindeki öze bakıyordu; yani imana.

 

Orada şu hadise yaşandı: Hubeyb ve Muharris savaşa katılmak istiyorlardı. Peygamberimiz, onlara “Siz bizimle mi yola çıktınız?” diye sordu. Onlar: “Biz, kavmimizle birlikte ganimet için çıktık. Hem biz, kavmimizin bulunduğu bir savaşta bulunmayışımızdan da utanırız.” dediler. Peygamberimiz onlara: “Siz Müslüman oldunuz mu?” diye sordu. Onlar: “Hayır!” dediler. Peygamberimiz: “Biz, müşriklere karşı, müşriklerden yardım istemeyiz!” buyurdu. Bu durum üç defa tekrar etti. Hubeyb ancak “Evet! İman ettim” dediğinde, Peygamberimiz “Öyleyse, bizimle birlikte yürü, gel!” buyurdular.

 

İstişare yapıldı karar alındı

 

Bedir, ilkti, başlangıçtı. Bedir, niyetlerin tam olarak kitaplaştığı yerdi. Ehl-i İslam’ın azlığına, ehl-i küfrün çokluğuna karşılık, Cenab-ı Hakk’ın nusretinin Peygamber Efendimiz ile beraber olduğunun en bariz ifadesiydi. Bedir, dünyevî her şeyden feragat edilen, zor zamanların fedakârlığı ve mahşeri bir günün yaşandığı muazzam vakaların görüldüğü muharebeydi. Bedir’e bu zaviyeden bakılırsa hala Bedir zamanının ve ruhunun varlığı hissedilir.

 

Mekke’den çıkan müşrik ordusunun Bedir’e doğru yaklaşmakta olduğu öğrenildi. Ebu Süfyan Bedir’den geçerken gecenin karanlığından istifade edip kervanı çoktan savuşturmuştu. Müslümanlar kervanı önleme için çıkmıştı yola, Müşrikler de kervanı korumak için. Kervan ise geçip gitmişti. Karar verilmesi gerekiyordu.

 

Tam da karar sırasında Cebrail Aleyhisselam, Hazreti Allah’ın iki yoldan, yani muharebenin ya da kervanın birinden birinin seçilmesi halinde zaferin tahakkunu müjdeledi. Bunun üzerine Rasul-i Ekrem Ashabını topladı. “Ne dersiniz, kervanın peşine mi düşmek istersiniz, yoksa Kureyş ordusuna karşı varmayı mı tercih edersiniz?” buyurdu. Bedir sessizliğe büründü. Hazreti Ebu Bekir ve Ömer (r.a) Kureyş ordusuna karşı gidilmesi hususunda Rasul-i Ekrem’in hatırını hoşnut edici isabetli konuşmalar yaptılar.

 

Muhacirler namına ilk Müslümanlar dan Mikdad İbni Esved, söz aldı. Peygamber Efendimiz’in kararına uyulması gereken itaat timsali asırlardır yankılanan şu sözleri söyledi: “Ya Rasulüllah! Allah’ın emri ne ise biz itaat eyleriz. Biz ‘Ümmet-i Muhammed’ Musa kavminin Hazreti Musa’ya söylediği gibi ‘Sen ve sahibinle düşmana karşı gidip muharebe edin de, biz burada oturacağız.’ diyenlerden değiliz. Her halükarda seninle beraberiz. Vallahi araz-i ma’murenin (yeryüzü) en nihayetine kadar gitseniz seninle beraber gideriz.”

 

Mikdad’ın (r.a) bu sözleri Rasul-i Ekrem’i (s.a.v) ziyadesiyle memnun etti. Mikdad’a dua buyurdu. Muhacirler hazırdı. Peygamberimiz (s.a.v) Ensar’a baktı. Onlardan Sa’d bin Muaz söz aldı:

“Ya Rasulüllah! Biz sana inandık, Cenab-ı Hak tarafından getirdiğin bütün her şeyin hak olduğuna itikat ve itimad eyledik, sana itaat ve ittiba etmek üzere ahd-ü misak eyledik. Nasıl dilersen o suretle hareket et, bize emret. Muharebe vaktinde geri dönmeyiz. Harpte sebat etmesini, sadakat göstermesini biliriz. Ensar camiası seni mesrur edecek şehamet harikaları gösterecektir. Hemen bizimle murat ettiğiniz tarafa azimet buyurunuz.”

 

Allah’ın bereketi üzerine yürüyünüz

 

Rasulullah Muhacirin’den ve Ensar’dan bu sözleri duyunca gayet mesrur oldu: “Öyle ise Allah’ın bereketi üzerine yürüyünüz. Size müjde ederim ki; Allah iki taifeden birini vaad etti. Vallahi, ben sanki Kureyşliler’in harp meydanında düşüp telef olacakları yerleri görüyor gibiyim.” buyurdu. Müslümanlar kararlarını verdiler. Sonuna kadar Peygamberimiz’in sözünde olacaklardı.

 

Müşrikler kararlarını gözden geçirmeleri için üç defa uyarıldı

 

Ehl-i iman tarafından ilk kararlar verilirken müşrikler tarafında da kararlar alınıyordu. Ancak arada bir fark vardı. Müminlerin kararları ayet-i kerime ile tasdiklenirken müşriklere uyarılar geliyor, harpten dönmek için farklı sebepler oluşuyordu. Onlar ise kararlarında ısrar ediyorlardı. Savaş anına kadar üç defa yol ayrımına girdiler.

 

Hepsinde de baş müşriklerin teşvikleriyle imansızlıkta ve Peygamber’e düşmanlıkta birleştiler.

 

Birinci yol ayrımı Ebu Süfyan’ın kervanı korumaları için Damdam’ı Mekke’ye gönderdiği sırada yaşandı. Bu sırada Peygamberimiz’in halası Hazreti Atike, Damdam gelmeden önce bir rüya görmüştü. Kardeşi Hazreti Abbas’a anlattığı rüya şöyledir: “Deve ile bir kimse gelip ‘Ey vefasız cemaat! Üç güne kadar muharebe mahalline, vurulup düşeceğiniz yerlere yetişin’ diyerek bağırdı. Ebu Kubeys Dağı’na çıkarak büyük bir kayayı yuvarladı. Kaya yukarıdan aşağıya doğru parçalanarak düşmeye başladı, nihayet Mekke evlerinden o parçaların girip isabet etmediği ne bir hane, ne bir ev kaldı.”

 

Hazreti Abbas “Bu rüyayı bugünlerde Kureyş’e büyük bir musibet erişecek.” diye tabir etti.

 

Bu rüya kısa sürede Mekke’ye yayıldı, insanlar korkuya düştüler. Ebu Cehil korkuyu bastırmaya çalıştı. O hep kavminin çokluğuna ve maddi gücüne güveniyordu. Ebu Süfyan’ın gönderdiği feryatçı Damdam “Ey Kureyş! Muhammed (s.a.v) ve ashabı ticaret kervanınızın önüne geldiler, yetişin, yoksa bunca mallarınız elden gider.” diyerek Mekke sokaklarında bağırmaya başlayınca rüyanın ilk alametleri meydana çıkmaya başladı.

 

Aceleyle karar alarak harbe yöneldiler. Hazreti Atike’nin rüyası gerçekleşmişti. Bu rüya nicelerinin kalbine korku düşürdü. Rüyanın tesiriyle kararlarını sorgulayanlar ve kötü kararlarından vazgeçenler oldu. Ebu Leheb kendisinin yerine bedel olarak başkalarını gönderdi. Utbe ve Şeybe kararlarından vazgeçmek istedilerse de Ebu Cehil küfürde daima onlara öncülük yaptı ve bazıları için sürme ile tütsü alıp “Karılar gibi oktan ve kılıçtan korkanlara bu yakışır.” diye şeytanca tariz ederek onları harbe mecbur kıldı.

 

İkinci yol ayrımı müşriklerin yola çıkmalarından sonra yaşandı. Bedir mevkiine gelirken Ebu Süfyan’ın sahil yoluyla kervanı Mekke güzergâhına geçirmiş olduğu haberi geldi. Kararlarından vazgeçenler oldu. Ancak Ebu Cehil “Bedr’e varıp ikamet etmedikçe, envai çalgılarla ahenk etmedikçe dönmek yoktur. Ta ki Arap milleti bundan böyle bizim kudret ve şevkimizden korksun.” diye asıl maksadını izhar etti. Böylelikle kararlarından dönmek isteyenleri kısmen maddi vaatlerle geri çevirdi.

 

Şu ayeti kerime de onların bu hali üzerine nazil oldu. “Ey ehli iman! Siz o kâfirler gibi olmayın ki, onlar mallar ve servetleri sayesinde iftiharla kibir edici, insanlara amellerini gösterici ve hak dini insanlara men’edici oldukları halde muharebe için memleketten çıktılar. Hâlbuki onların bil-cümle amellerini Allahü Teâla bilicidir.”2 Asıl maksatlarının kervan olmadığı, Ehl-i İslam’a saldırmak olduğu böylece ayet-i kerimeyle de tasdik edilmiş oldu.

 

Üçüncü yol ayrımı da Kureyşliler Bedir’de göründükleri sırada oldu. Onlar karargâhlarını bir kum tepesinin ardına kurdukları sırada Peygamberimiz Hazreti Ömer’i gönderdi. “Bu işten vazgeçiniz. Geri dönüp gidiniz.” dedi. Tam da bu sırada bir de uyarı ayeti nazil oldu. “Eğer küfürden ve Peygamber’e düşmanlıktan vazgeçerseniz hakkınızda daha hayırlı olur. Yok, yine savaşa dönerseniz biz de döneriz. Sayıca çok da olsanız bu size asla hiçbir fayda vermez. Çünkü Allah, müminlerle beraberdir.”3

 

Savaş meydanında toplanan iki ordu, alınan kararlar, yapılan uyarılar ve inen ayet-i kerimeler aslında bize gerçek niyetlerin nasıl da tek tek ortaya çıktığını gösteriyor. Ebu Cehil’in “Öcümüzü almadıkça geri dönmeyeceğiz. Onlara hadlerini bildireceğiz ki, ebediyyen kervanlarımızın önüne geçemesinler.” yollu sözleri bile gerçek niyetleri gizleyemiyordu. İşi kervana bağlıyorlardı; ama mesele kervan değildi. Ayet-i kerimede Hazreti Allah özellikle “Peygamber’e düşmanlıktan vazgeçmelerini” istiyordu. Buradan da anlaşılıyor ki müşriklerin gerçek maksatları ne para, ne şöhretti; onların gerçek niyetleri önce Peygamberimiz’i, sonra da ehl-i imanı yeryüzünden silmekti.

 

Allah yolunda birleşenlere Mevla’nın yardımı ulaştı

 

Bedr’e yakın bir yere gelindi. Karargâh Bedir kuyusu başına kuruldu. Diğer bütün kuyular kurutuldu.

 

Bedir vadisi kumluktu. Ayaklar kumlara gömülüyordu. Ashab, düşman gözetlemek ve nöbet tutmak için geceyi uyanık olarak geçirmek istiyorlardı. Üzerlerinde telaş ve heyecan vardı. Bütün bu olumsuz şartlara rağmen Cenabı Hak onlara gayet tatlı ve huzurlu hafif bir uyku verdi, birden uyudular ve rahat ettiler, yol yorgunluğunu üzerlerinden attılar.

Sabah kalktıklarında Cenab-ı Hakk’ın yardımı, gökten rahmet olarak yağıyordu. Kalpler sürura kavuştu. Bu nusret-i ilahi Kitabullah’ta şöyle zikredilir. “O vakti de hatırlayınız ki, Allah size kendi tarafından bir eminlik olmak üzere bir uyku veriyordu. Sizi tertemiz yapmak, sizden şeytan vesvesesini gidermek, gönüllerinize bir bağlılık ve güven vermek, ayaklarınızı pekiştirmek için de gökten üzerinize yağmur indiriyordu.”

 

Müslümanlar kaplarını ve su havuzlarını doldurdular. Abdest aldılar, hayvanlarını suladılar. Yağmur aynı zamanda yerin tozlarını yatıştırdı, böylece ayaklar yere daha sağlam basar hale geldi. Kararlarını verip Peygamberimizin yanında saf tuttukları için Mevla’nın yardımı onlara hemen ulaşmıştı. Yağmur yağmasıyla hava yer değiştirdi. Gam yerine sürur, keder yerine ferah, telaş yerine şecaat, kasavet yerine metanet geldi.

 

Harp meydanı: Garip bir manzara, çetin bir imtihan

 

Harp meydanına ilk gelen müşriklerdi. Müslümanlar da onlara karşı saf bağladı. İslam ordusunun üç sancağı vardı. “Liva-i Saadet”i Muhacirlerden Mus’ab bin Umeyr taşıyordu. Diğer ikisini de Hazreclilerden Hubab bin Münzir, Evsilerden Sa’d bin Muaz dalgalandırıyordu.

 

İki ordu saf bağladılar. Araplar öteden beri hep kavimleri için savaşırlardı. Müminler imanları için Allah yolunda ilk defa meydana çıkacaklardı. Müşrikler ise inandıkları kör, batıl davaları için vuruşacaklardı. Ortada hazin, garip bir manzara, çetin bir imtihan vardı. Harp etmek için karşı karşıya gelenler, birbirlerinin kardeşi, amcası, babası, hatta öz evladı idi.

Nitekim Kur’an-ı Kerim’de bu hale şöyle işaret ediliyordu. “Karşı karşıya gelen iki fırkanın halinde sizin için ibret vardır. Onlardan biri Allah yolunda harp edenler, diğeri, kafir olanlardı.”5

 

Resûl-i Ekrem, hükmü hala devam eden o uyarıyı böyle yaptı

 

İki ordu saflar halinde karşı karşıya geldi. Peygamberimiz ehl-i İslam’ın saflarını eliyle tek tek düzeltti. Sonra da her mevzideki grup için bir kumandan tâyin etti.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, bütün bunlardan sonra ordusuna ve savaş ve hizmet için toplanacak bütün ordulara şu talimatı verdi: Oklarınızı, düşman size yaklaşmadan kullanıp israf etmeyiniz. Düşman kalkanını açtığı zaman okunuzu atınız. Düşman iyice sokulunca elinizle taş atınız. Daha da yaklaşırsa mızrak ve kargılarınızı kullanınız. Kılıç en sonunda, düşmanla göğüs göğüse gelindiği vakit kullanılacaktır.” “Hatlarınızı bırakıp ayrılmayınız!. Ben emretmedikçe düşman üzerine hücum etmeyiniz. Ben emir vermedikçe savaşa başlamayınız. uyarısında bulundu.

 

En dikkat çekici hadiselerden birisi

 

Oklar iki taraftan atılmaya başlanmıştı. İki ordunun birbirine girdiği sırada Harise bin Süraka geri saflarda İslam mücahitlerinin şecaatini seyrediyordu. Düşman tarafından atılan bir ok ön saflardan mücahidlerin üzerinden aşıp arka saflardaki Haris’i şehit etmişti. Ve bu asırlar boyunca bir ders olarak kaldı. Zira ecel ve şehadet okunun veya herhangi bir tehlikenin öndekilerle arka saflarda duranlar arasında müsavi/eşit olduğu anlaşıldı.

 

Peygamberimizin çağları aşan duasının bereketi ayet-i kerime ile tescillendi

 

Harp kızışmıştı. Peygamber Efendimiz Ebu Bekir Sıddık yanında olduğu halde o küçük ağaç dallarından yapılan bir haymade /çadırda dua ve niyaza durdu. “Ya Rab! Biz senden onlara karşı ahdettiğin, vaat ettiğin yardımı diliyoruz.”

 

Savaş meydanına baktı. Müşrikler 950 kişiydi. Kıbleye döndü. Ellerini kaldırdı. Üzerinde ridası ve izarı vardı. “Allah’ım! Bana yaptığın vaadi yerine getir. Eğer bu bir avuç topluluk helak olursa, artık yeryüzünde kıyamet gününe kadar sana kulluk edecek kimse kalmaz.”

Ridası omzundan kayıp düştü. Neticede bu niyaz, bu candan iltica kabul olundu. Hak Teâlâ Hazretleri tarafından (meâlen) “O topluluk muhakkak bozulacak ve arkalarına dönüp kaçacaklardır.”6 buyuruldu.

 

Nihayet harp oldu. Cenâb-ı Hak gökten bin melek indirerek Müslümanlara yardım gönderdi.

 

İki ordu birbirine iyice yaklaştığı zaman Peygamberimiz, bir avuç kum alıp, düşmanların üzerine “Yüzleri kara ve kabih olsun. Allah’ım, onların kalplerini korku ile doldur.” diye dua etti. Bu duasından sonra kumlar müşriklere birer taş sertliğinde isabet ediyordu. Bu hadiseye Kur’an-ı Kerim’de şöyle işaret edilir: “Siz kafirleri surette katlettiniz ise hakikatte onları Allah katletti. O kumları attığın zaman, sen atmadın, Allah attı.”7

 

Hazreti Allah meleklere ithafen, “Ben sizinle beraberim, nusretim sizinle beraberdir. Müminlerle saf tutunuz, sebat ediniz. Ben şimdi kafirlerin kalplerine korku salacağım.”8 diye müjde buyuruyordu. Hazreti Cebrail ve melekler harp meydanına gelmişler, insan suretinde müşriklere karşı saf bağlayıp savaşmışlardı.

 

Şeytanın aldatmacası

 

Şeytan, avanesiyle beraber Kureyşlileri çok gösteriyordu. Bu çokluk onların tek dayanağı idi. Harp zamanı ise durum tam tersine dönmüştü. Harp esnasında Kinane kabilesinden meşhur Süraka bin Malik bir kısım süvari ile Kureyş ordusuna destek için geldi. “Ben de sizinle beraberim.”diyerek onlara cesaret verdi. Ancak şiddetli bora ve meleklerin yardımını görünce askerini de alıp savuştu. Ve Kureyş büyük bir telaşa düştü. Müşrikler, yenilginin sebebini buna bağladılar. Sonra anlaşılır ki Süraka “Vallahi ben sizin Bedir’e geldiğinizi bile duymadım. Fakat yenildiğinizi işittim.”demiştir. Meğer Süraka suretinde görünen iblis ve avanesi olduğu anlaşılmıştır.

 

Meydana inmek ve Peygamberin arkasında saf tutmak, hüküm Hazreti Allah’ın…

 

Allahü Teala zaferi murad ederse maddi kuvvete manevi kuvveti rabt ederek zaferi böyle neticelendirir. “Kâfirleri sizin gözünüze az gösterdi ki şecaatinize halel gelmesin ve onların gözlerine sizi az gösterdi ki, size ehemmiyet verip de ziyade hazırlıkta bulunmasınlar.”9

 

……………………………………………..

 

Kaynaklar: 1. Hacc Suresi, Ayet 39, 2. Enfal Süresi, ayet 47, 3. Enfal suresi, ayet 19, 4. Enfal suresi, ayet 11, 5. Al-i İmran suresi, Ayet 13, 6. Kamer Sûresi, âyet 45, 7. Enfal Suresi, ayet 17, 8. Enfal Suresi, Ayet 12-13, 9. Enfal suresi, ayet 44








Yorumlar

Bu makaleye ait yorum bulunmamaktadır. Yorum yapmak için aşağıda bulunan yorum formu aracılığı ile yorum yapabilirsiniz.



Yorum yap

Ad Soyad *

Email *

Yorum *






Mini Sohbet
Kur'an-ı Kerim Öğren
Ziyaretçi Defteri
365 Gün Duâ
Nefis Muhasebesi
Facebook Sayfamız