İslamiyet


Manevi yolculukta mutlaka bir rehbere ihtiyaç vardır



Manevi yolculukta mutlaka bir rehbere ihtiyaç vardır Tasavvuf yolunda manevi basamakları-merdivenleri tırmanmak… O yolda salimen seyr u sefer edebilmek… Tehlikeli mevzileri-mahalleri kazasız-belasız geçebilmek, ancak tecrübeli/ehliyetli bir kılavuz kaptanla/kâmil ve mükemmil bir mürşidle mümkündür. Aksi halde sahil-i selamete ulaşmak/hedefe varabilmek neredeyse imkansız gibidir.


Halis ECE

Manevi yolculukta mutlaka bir rehbere ihtiyaç vardır


Tasavvuf yolunda manevi basamakları-merdivenleri tırmanmak… O yolda salimen seyr u sefer edebilmek… Tehlikeli mevzileri-mahalleri kazasız-belasız geçebilmek, ancak tecrübeli/ehliyetli bir kılavuz kaptanla/kâmil ve mükemmil bir mürşidle mümkündür. Aksi halde sahil-i selamete ulaşmak/hedefe varabilmek neredeyse imkansız gibidir. Yollar şeytanın, nefs-i emmarenin bir yığın akıl almaz tuzaklarıyla doludur; rehber şarttır. Bu aynen dünyadaki bilmediğimiz, tehlikelerinden haberdar olmadığımız yollarda oraları bilen bir kılavuza duyduğumuz ihtiyaç gibidir.

Nitekim Cenab-ı Rabbil-âlemîn Kuran-ı Keriminde buyuruyor ki:

(1) “Ey iman edenler! Allahtan korkun. Bir de sâdıklarla (içi-dışı, özü-sözü bir olan doğrularla, Allah Rasûlünün hakiki varsileriyle) beraber olun.” (Tevbe suresi, 9/119)

(2) “Rüku‘ edenlerle berâber rüku‘ edin.”(Bakara sûresi, 2/43)

(3) “Her kim Allâha ve Resûlüne itâat ederse; işte onlar, Allâhın kendilerine nîmetler verdiği peygamberler, sıddîkler, şehidler ve sâlihlerle beraber olurlar; bunlar ise ne güzel arkadaştır!”(Nisâ sûresi, 4/69)

(4) “Ona (yani Allaha yaklaşma hususunda) vesîle arayın.”(Mâide sûresi, 5/35)

(5) “Eğer Rabbinin burhânını (delîlini) görmemiş olsaydı...”(Yûsuf sûresi, 12/24)

***

Yukardaki ayet-i kerimelerin hepsi de, manevi seyr u sülûkta/yolculukta mürşid-i kâmile ve râbıta-i şerifeye olan ihtiyaca, onun lüzumuna işaret etmektedir. Ancak akla şöyle bir soru gelebilir:

- Bu âyet-i celîlelerin her birinin sebeb-i nüzûlleri (iniş sebepleri) farklıdır... Zâhirî delâletleri başka başkadır. Bu münâsebetle mürşid-i kâmile ve râbıta-i şerifeye hangi yönden işaret edebilir, nasıl delil olabilirler?

- Âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflerde, zâhirî-bâtınî her ahkâmın zâhirî delilleri mevcut olsa, zâhirî hükümlerin istinbâtı (ortaya konulması) için zâhir ilimlerde müctehid olanlara; bâtınî ahkâmın istinbâtı için de, bâtın ilminde müctehid ve turuk-ı aliyye ashâbına (yüce tarîkatlere mensub olan Allah dostlarına) hiçbir ihtiyaç kalmazdı. Herkes kendi çıkarttığı hükümlerle amel ederdi…

Halbuki bakınız, müfessirlerin kıdvesi (kendisine uyudukları) Allâme Beyzâvî (beyyezallâhü vechehün-nûrânî) hazretleri, Bakara sûresinin (ayet:22) tefsirinde, “O (öyle bir lûtuf ve ihsânı bol Rabb) ki, yeryüzünü sizin (ikâmet ve istirahatiniz) için bir döşek, semâyı da (yüksek kubbe gibi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allâha şirk koşmayın” âyet-i kerimesinin zâhirî mânâsını tefsir ettikten sonra, İbn Abbastan (r.anhümâ) ve başkalarından rivâyetlerde bulunarak şöyle demiştir:

“Kurân-ı Kerîmin her âyetinin zâhirî tefsiri olduğu gibi, mutlaka bâtınî tevili de vardır.”

Madem ki öyledir, yâni her âyetin bâtınî tevili vardır; öyleyse yukarıda geçen âyetlerin her biri, râbıta-i şerifenin mevcut olduğunun en kuvvetli delilleridir. Ve yine hadis kitaplarından Ekmelüddînin Şerhu Meşârikında, İbn Hacerin Şerhu Şemâilinde ve diğer mûteber kitaplarda, râbıta-i şerife ile alâkalı geniş açıklamalar vardır. Fakat oralardaki açıklamaları, bu yazı içinde aktarmamız imkânsız... Arzu edenler oralardan okuyabilirler.

***

Dilerseniz şimdi de, yukarda meallerini zikrettiğimiz ayet-i celileler hakkında kısa da olsa açıklamalarda bulunup mürşide ve râbıtaya nasıl delalet ve işaret ettiklerini görelim…

1) “Ey iman edenler! Allahtan korkun. Bir de sâdıklarla (içi-dışı, özü-sözü bir olan doğrularla, Allah Rasûlünün hakiki varsileriyle) beraber olun..”

“Sâdıklar, Allâha vuslat yolunu gösteren mürşidlerdir… Sâlik/mürid; onların ahbâbı ve kapılarının eşiğinde hâdimleri olduğunda, bu mürşidlerin muhabbet, terbiye ve velâyet kuvvetleri ile mâsivâyı (Allahtan başka her şeyi) terk ederek ‘seyr-i ilallâh mertebelerine ulaşır.” (Bursevî, İsmail Hakkı, Tefsîru Ruhul-Beyan, 3, 532).

Ubeydullah Ahrâr k.s., “Sâdıklarla beraber olmak, sîreten ve sûreten onlarla bulunmak mânâsınadır. Bu mânevî beraberlik ise, râbıtadır” buyururlar.

Sâfî Mevlânâ Ali b. Hüseyin (k.s.) de Reşahât Aynül-Hayâtta (s. 273-274) şu açıklamalarda bulunuyor: “Sâdıklar ile olmanın iki mânâsı vardır: Biri zâhir bakımından, öbürü de mânâ bakımından onlarla beraber olmaktır. Birincisi sâdıklarla düşüp kalkmayı, ikincisi de o tâifeye gönül verip onların üstünlüğünü kabul etmeyi ve izlerinden gitmeyi gerektirir. Birincisinde ülfetin / ünsiyetin / muhabbetin yalnız sûreti, ikincisinde ise hem sûreti hem de rûhu vardır. Sâdıklar şu kimselerdir ki, mâsivâ onların gözünden silinmiştir. İnsanoğlunda, temas ettiği şahıstan tam mânâsıyla müteessir olma/etkilenme kabiliyeti bulunduğu için, sâdıklarla düşüp kalkmakta birinci derecede ehliyetlidir, yani bu işe en ehil ve en liyâkatli varlık insandır.”

Hadis-i şerifte buyruldu ki:

“İyi arkadaşla kötü arkadaşın misâli, misk taşıyanla körük çeken insanlar gibidir. Misk sâhibi ya sana kokusundan ikrâm eder veya sen ondan satın alırsın. Körük çekene gelince, o, ya senin elbiseni yakar, yahut da onun pis kokusu sana sirâyet eder.” (Buhârî, Sahih, Buyû, 38)

***

2) “Rüku‘ edenlerle berâber rüku‘ edin.”

“İnkisâr-i kalb ve nefy-i vücutta, Allah Teâlâya vuslat için bezl-i vücût eden münkesirîne iktidâ ediniz.” (Bursevî, İsmâil Hakkı, Tevilât-ı Necmiyeden naklen, a.g.e., 1, 122) Yani, enâniyetten kurtulup bir ‘hiç olduğumuzun idrâkine varabilmek, kalbi kırık ve mütevâzî bir insan olabilmek için, olanca varlığını-benliğini Allâha vuslat yolunda bezletmiş/cömertçe saçıp serpmiş, ortaya koymuş olan mürşid-i kâmil ve mükemmillere uyunuz, demek istiyor.

***

3) “Her kim Allâha ve Resûlüne itâat ederse; işte onlar, Allâhın kendilerine nîmetler verdiği peygamberler, sıddîkler, şehidler ve sâlihlerle beraber olurlar; bunlar ise ne güzel arkadaştır!”

“Burada; Allah indindeki en yüksek derecelere ve ona en yakın olan kullara arkadaşlık va‘dedilmesi cihetiyle müminleri; Allâha, Resûlüne ve onun vârislerine itâat ve ittibâya, her hususta onlara uymaya teşvik vardır.” (Bursevî, İsmâil Hakkı, a.g.e., 2/234.)

***

4) “Ona (yani Allaha yaklaşma hususunda) vesîle arayın.”

“Tevîlât-ı Necmiyede şöyle denildi: Şüphesiz ki bu âyet-i kerime, vesîleyi talep emrini açıklıyor. Vesîle elbette ki lâzımdır; çünkü vusûl, ancak vesîle ile hâsıl olur. Vesîle ise, hakikat âlimleri ve tarîkat şeyhleridir.” (Bursevî, İsmâil Hakkı, a.g.e., 2, 388.)

***

5) “Eğer Rabbinin burhânını (delîlini) görmemiş olsaydı...”

İbn Abbâsın (r.anhümâ) beyânına göre; Hz. Yûsufun gördüğü ‘burhân/delil, babasının hayâlini müşâhede etmesidir. Hz. Yâkubu görünce, menfî duygular kendisinden silinmiştir. (Davudoğlu, Ahmed, Kurân-ı Kerim ve İzahlı meâli, Çile Yayınevi, İst. 1988) Görüldüğü üzere bu anlatılan husus da, mürşid-i kâmille yapılan râbıta-i şerifeden başka bir şey değildir.

***

Yazımızı, müridin mürşidine olan muhabbetinin ve bağlılığının nasıl olması gerektiğiyle ilgili güzel bir kıssa ile noktalamak istiyorum.

Bir kış günüydü… Kadı Mahmud efendi, biraz gecikerek kalkmıştı…

Bu sebeple şeyhinin/mürşidinin abdest suyunu ısıtmaya vakit bulamadı...

Büyük bir üzüntüye gark oldu ve gözlerinden yaşlar damladı…

Gayr-i irâdî bir şekilde (istemeden-elinde olmadan) su testisini göğsünün üzerine bastırarak, “Allâh” Lafza-i Celâlini söylemekten başka bir şey yapamadı…

O esnâda şeyhi kapıda göründü...

Kendisinden abdest suyunu getirip dökmesini istedi…

O da çaresiz ve irâdesiz bir şekilde bu emre baş kesti/uydu ve büyük bir endişe içinde suyu hocasının ellerine dökmeye başladı…

Su, üstâzı Üftâde (k.s.) hazretlerin mübârek ellerine değer değmez, yavaşça başını kaldırdı… ve talebesinin kaygılı/telaşlı hâline nazar ederek tebessümle,

“– Su biraz fazla ısınmış evlâdım!” dedi.

Buna pek şaşıran Kadı Mahmûd efendi, hafif bir sesle şöyle diyebildi:

“– Nasıl olur efendim? Suyu ısıtmamıştım ki!..”

Üftâde Hazretleri de;

“– Evlâdım! Farkında değilsin… Bu su, odun ateşiyle değil, gönül ateşiyle ısınmış!..” cevabını verdi.

***

Rabbim (c.c.), hiçbir mümini, böylesine sıkıntılı bir dönemde, tehlikesi bol yollarda kılavuzsuz/kaptansız bırakmasın.

Mürşid-i kâmil ve mükemmillerin himayelerinden mahrum eylemesin.

Şeyhi şeytan ve nefs-i emmare olanlar zümresinden uzak kılsın, şerlerinden muhafaza buyursun. Amin…









Yorumlar

Bu makaleye ait yorum bulunmamaktadır. Yorum yapmak için aşağıda bulunan yorum formu aracılığı ile yorum yapabilirsiniz.



Yorum yap

Ad Soyad *

Email *

Yorum *






Reklam Alanı
Mini Sohbet
Kur'an-ı Kerim Öğren
Ziyaretçi Defteri
365 Gün Duâ
Nefis Muhasebesi
Facebook Sayfamız