İslamiyet


Develere Sahip Çıkalım, Dinin Sahibi Belli...



Peygamber Efendimiz’in üstünlüğüne dair şüphe var mı? Delillerle Onun üstünlüğü nasıl ispatlanır? Parçacı yaklaşım ve kelimeyi tevhidin ikinci kısmı meselesi nedir?


Peygamber Efendimiz’in üstünlüğüne dair şüphe var mı? Delillerle Onun üstünlüğü nasıl ispatlanır? Parçacı yaklaşım ve kelimeyi tevhidin ikinci kısmı meselesi nedir? Fitneye karşı cevap veriliyor mu? Kim tarafından? Din ve iman yolunda bize düşen nedir? Gelecek nesillere doğruların aktarılması nasıl olur? Bütün bu soruların cevaplarını bulabileceğiniz röportajı Fırat Üniversitesi’nden Doç. Dr. Mehmet Erdem’le yaptık.

Peygamber Efendimiz’in üstünlüğüne dair nasıl şüphe oluşturuyorlar?

Peygamberimizin İslam dinindeki yeriyle ilgili sabit akideler var. Bu akidelere şüphe bulaştırılmaya çalışılıyor. Ancak karşı delil ne kadar güçlü olursa olsun, sabit akidelere ters bir düşünceyle karşılaşıldığında sarsılma olmaz. Sabit deliller yeterince bilinmiyorsa karşılaşılan düşünceler kişiyi sarsabilir. Bu sarsılma esnasında insanlar iki şekilde tepki veriyorlar. Birincisi, bu tür iddialarla karşılaştıklarında kontrolsüz tepki. Kontrolsüz verilen tepkiler karşı tarafın iddiasını kuvvetlendirmekten başka bir işe yaramaz. Böyle durumlarda yapılacak en iyi şey cevap vermeyip susmaktır. Çünkü etraflıca bilinmeyen bir mevzuda cevap vermek karşı tarafın tezini dolaylı da olsa kuvvetlendirir. “Peygamber Efendimiz” hakkında az miktarda kulaktan duyma mevzularla iktifa edenlerin ikinci tepkisi; “Acaba bu adamın dediği doğru mudur?” diye oluyor. Böyle bir düşünce insanın imanını tehlikeye düşürebilir.

Peygamber Efendimiz’in diğer peygamberlerden üstünlüğünün hakkında deliller neler?

Birçok delil var. Bu delillerin daha iyi anlaşılabilmesi ve meselenin sistematik olarak ele alınabilmesi için önce şu soruların sorulması gerekiyor: Peygamberler arasında bir üstünlük söz konusu olabilir mi? Eğer peygamberler arasında üstünlük söz konusuysa, Peygamber Efendimiz üstün müdür, değil midir?

Öncelikle peygamberler arasında onlara iman etme açısından bir fark yoktur. Yani bütün Müslümanlar Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği peygamberlerin tamamına iman etmek mecburiyetindedir. Nisa sûresinin 150-151-152. ayetleri, Müslümanların peygamberlere ve Allah’a iman noktasında nasıl olmaları gerektiğini çok net bir şekilde açıklıyor:
“İnnellezine keferu” diye başlıyor. “Küfredenler Allah ve peygamberlerinin arasını ayırırlar. Bir kısmına iman ettik, bir kısmına iman etmedik derler.” Ayetin sonunda böyle tefrika yapanlar, (Allah’a iman ettik ama peygamberlerine iman etmedik veya peygamberlerden şuna iman ettik; ama buna iman etmedik) diyenlerin kâfir oldukları Kur’an-ı Kerim’de apaçık bir şekilde bildirilir.

İman noktasında durum budur. Ancak bir de Peygamberlerin Allah indindeki değerleri itibariyle birbirinden farklı oldukları konusu var. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Bir takım peygamberleri diğerlerine üstün kıldık.” (Bakara Suresi Ayet 253)

Hazret-i Allah bu ayet-i kerime ile bazı peygamberlerin bazılarından üstün olduğunu çok açık bir şekilde ifade ediyor. Yani, peygamberler arasında bir üstünlük söz konusudur.
Bir de hangi peygamberlerin daha üstün olduğu konusu var. Bu da Kur’an-ı Kerim ayetlerinden çıkartılıyor. Ayrıca, ehl-i sünnet akidesinde ulü’l-azm peygamberlerin diğer peygamberlerden daha üstün olduğuna dair bilgi var. Ahzab suresinin yedinci ayetinde, ulü’l azm peygamberler anlatılırken “Hatırla onu ki, bütün peygamberlerden (Peygamber Efendimize hitaben) özellikle senden, Nuh’tan, İbrahim’den, Musa’dan ve Meryem oğlu İsa’dan ahit almıştık.”

Bundan başka Peygamber Efendimizin üstünlüğünü ispatlayan delil var mı?

Peygamber Efendimiz’in üstün vasıfları ayet-i kerime, hadis-i şerif ve icma ile kesin olduğu gibi, üstünlüğü akli delillerle de sabittir. Al-i İmran suresinin 111. ayeti, Peygamber Efendimiz’in diğer peygamberlerden üstün olduğuna delildir. Ayet-i kerimede “Siz en hayırlı ümmetsiniz.” buyruluyor. Ümmetin hayırlı olması, onların kabul ettikleri dinin hayırlı olmasından kaynaklanıyor. Bir dinin kemali o dini tebliğ eden peygamberin kemâlâtına tabidir. Dolayısıyla o dini kabul eden ümmet de diğer ümmetlerden daha faziletli olmaktadır.
“Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya Suresi, Ayet 107) Bu ayet-i celile, Peygamber Efendimiz’in diğer peygamberlerden üstün olduğunu anlatır. Çünkü diğer peygamberler, âlem denilen mefhumun içerisindedir.

Peygamber Efendimiz’in üstün olduğunu açıklayan akli delil, Peygamber Efendimiz’den sonra bir peygamber gelmemesidir. Peygamber Efendimiz’in nübüvveti hem zaman, hem mekân, hem de muhatapları itibariyle evrenseldir. Evrensellik bir üstünlük alametidir. Ayrıca onun tebliğ ettiği din, son dindir.

Peygamber Efendimizin diğer peygamberlerden üstün olduğunu gösteren hadis-i şerifler de var. Ancak bugün hadis-i şerifleri delil olarak görmek istemeyen bir takım insanlar mevcut.

Hangi maksatla böyle bir şeyi yapıyorlar?

“Biz sadece Ehl-i Kur’anız” diyen bir zümre var. Bu batıl zümrenin temelleri hariciliğe kadar dayanıyor. Şu zamanda bunların iddiaları akla ziyandır. Mesela, “Namazda tahiyyat okumak şirktir. Namaz dört rekât kılınmaz. Ezanın içerisinde eşhedü enne muhammeden rasülüllah demek şirktir.” gibi tuhaf iddialar ortaya atıyorlar.

Günümüzdeki Müslümanların bazıları, İslam hakkında köklü bilgiye sahip olmadığından bu tür iddiaları bazen ciddiye alıyor. Böyle düşüncelere cevap bile vermemek gerekir. Çünkü cevap verdiğiniz zaman onları ciddiye almış oluyorsunuz. Akla “Hiç mi cevap vermeyeceğiz? Birileri cevap verecekse bunlar kim?” soruları gelebilir, bunları da izah edebiliriz.

Bu şekilde yollarla Peygamber Efendimiz etrafında bir takım şüpheler oluşturulmaya çalışılıyor. Yeni iletişim vasıtaları bunu daha da kolaylaştırıyor diyebiliriz. Bazı ilmi müzakerelerde kendine âlim dedirten insanlar, Kur’an ve hadisten değişik ihtimalleri cımbızla çıkartıp Müslümanların sünnete ve Peygamber’e olan muhabbetlerini zedelemeye çalışıyorlar. Müslümanlar bu konuda son derece uyanık olmalı.

Daha önce sadece sahabeye itale-i lisanda (dil uzatma) bulunuluyordu. Ömer Nasuhi Bilmen merhum, onlara cevap olarak,”Ashab-ı Kiram Hakkında Müslümanların Nezih İtikadları” adlı eseri kaleme almak zorunda kaldı. Şimdi sahabeler aşıldı, artık ashab-ı kiram efendilerimiz pervasızca tenkit edilmekle kalmıyor, hatta tahkir ediliyor.

Peki hocam, hiç mi cevap verilmeyecek?

Elbette işin ehli olan âlimlerin, Müslümanların şüphe içerisine düşmemesi için, meseleleri açıklamaları gerekir. Ancak benim söylemeye çalıştığım husus şudur: Bu tür iddiaların, değişik meclislerde devamlı surette tartışma veya müzakere konusu yapılmasının hiçbir faydası yoktur. Mesela mübarek Ramazan-ı şerif ayında bulunuyoruz. Televizyona dadanmış olan ve din âlimi kisveli bir takım insanlar yine rengârenk programlara çıkarak, Müslümanların orucuna, teravihine, sadakasına, mukabelesine vs. saldıracaklardır. Bu tür programları takip eden Müslümanların ertesi günkü gündemi, bu vesveselerin müzakeresiyle geçmekte; daha faydalı olan evrad-ü ezkar ihmal edilmektedir. En iyisi bu programları hiç seyretmemektir.

Önce sahabe-i kiram, şimdi de Efendimizin tenkit edilmeye çalışılmasının sebebi nedir?

Bunların hepsi ayrı bir kale aslında. Merkezde Kur’an-ı Kerim var. Kişi bazında ise Peygamber Efendimiz geliyor. Sonra Kur’an-ı Kerim ve onu koruyacak Rasülüllah Efendimizin sünneti. Sünnetin etrafında müctehitlerin ictihatları. Ondan sonra fetvalar geliyor. Bu kaleleri teker teker aştığınız takdirde sınırı olmayan bir yola giriyorsunuz. İşe âlimlerin fetvaları nazar-ı itibara alınmayarak başlanıyor. Müctehitlerin ictihatları dikkate alınmadığında doğal olarak mezhepleri inkâr etmeye başlıyorlar. İctihatları aradan çıkarınca bu sefer sıra sünnete geliyor, sünneti hafife alıyorlar. Sonunda ise sıra Kur’an-ı Kerim’e geliyor.

Kişi bazında da mezhep imamlarına hakaret ediyorlar. Onunla da yetinmeyip sahabeye itale-i lisanda bulunuyorlar. Çünkü düşmanlığın sınırı yok. Şimdi mesele Rasülüllah Efendimize kadar uzatıldı. Halk tarafına bunlar yeterince yansımıyor olabilir; ama belli yerlerde, toplantılarda, panellerde tartışmalar, pervasızca yapılır oldu. Ayet-i kerimeden, hadis-i şeriften bir parça alan Peygamber Efendimizi tenkide varan konuşmalar yapıyor.

Ayet ya da hadisten “bir bölüm” alma konusunu izah edebilir misiniz?

Buna “parçacı yaklaşım tarzı” diyoruz; şöyle oluyor: Bir insan Kur’an-ı Kerim’i açıyor, kendi arzusuna uygun bir şekilde bir fetva buluyor. Zaten Kur’an-ı Kerim’den bir fetva arayıp da bulamayana hiç rastlanmamıştır. Hatta bu durum İslam tarihi için geçerlidir. Çünkü Kur’an-ı Kerim binlerce manayı bünyesinde barındıran tek kitaptır.

Daha önceki dinleri tahrip edenler, Maide Sûresi on üçüncü ayette, “Kelimeleri yerlerinden oynatarak tahrif edenler” şeklinde anlatılıyor. Yahudileri anlatan bu ayet-i celile geçmişe işaret ediyor. Günümüzde doğrudan tahrif olamayacağı için, tahrif Kur’an-ı Kerim’in bazı ayetlerine ehl-i sünnet ulemasının verdiği manaların dışında yeni manalar yüklenerek yapılıyor. Tabi yeni manalar yüklemekte beis yok, ancak Rasüllullah’ın söylediği manayı ötelememek kaydıyla.

Birisi Kur’an-ı Kerim’i önüne açıp “Falanca ayette görmüyor musun, şöyle yazıyor.” der. Karşı taraf bu ayette yazılan şeyin aslında öyle olmadığını ve o ayetin başka bir ayetle mütalaa edildiğinde, manasının söylendiği gibi olmadığını bilmediği için, “Allah Allah, görüyor musun, gerçekten Kur’an-ı Kerim böyle yazıyormuş, şu ana kadar hep bizi kandırmışlar.” gibi bir vehme kapılır. Bu insanların en büyük sermayesi muhatap kitlenin cehaletidir.

Kelime-i tevhidin sadece birinci kısmının alınması meselesinde, yine parçacı bir yaklaşımın sonucu mu?

Evet, o da buna benziyor. “Lâ ilahe illallah” ifadesi iman için asla yeterli bir ifade değildir. İslam imanının üç sac ayağı vardır. Birincisi, ilahiyat. Yani Cenab-ı Hakk’ın zat ve sıfatıyla ilgili bilgiler. İkincisi nebeviyyat. Yani peygamberlik müessesesi. Üçüncüsü ise mead. Yani ahiret kurumu, ahiret ahvaliyle alakalı hususlar.

Üç sac ayağının en merkezinde peygamberlik kurumu var. Peygamberler olmadan ne Cenab-ı Hak hakkında sağlıklı bilgiye sahip olabiliriz, ne de ahiretle ilgili bir bilgiye. Hazret-i Allah’ın kemal sıfatlarla muttasıf, noksan sıfatlardan ise münezzeh olduğu meselesiyle alakalı olarak, bütün bilgiler Peygamberlerin tebliğ ettiği vahiy bilgilerine dayanmaktadır. Bu husus diğer dini meselelerde de böyledir.

“Peygambere iman etmiyorum.” demek, ‘Kur’an-ı Kerim’e iman etmek gerekmez.’ demektir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’i Peygamber Efendimiz peygamberlik vasfıyla tebliğ etmiştir.Merkezden Peygamber Efendimiz’i çektiğimizde Allah’a iman, ahirete iman gibi maddeler kendiliğinden kalkar. Bundan dolayı bir kimse “La ilahe illallah” deyince Müslüman sayılmaz.

Peygamber Efendimizin, “Gönlünde zerre kadar bir hayır olan ve kalbinde iman bulunan kişiler “Lâ ilahe illallah” dediği zaman cehennemden kurtulur.” hadis-i şerif var. Ancak bu cümleyi sadece Rasüllullah Efendimiz söyleyebilir. “Lâ ilahe illallah” kelime-i tevhidi ancak kalbinde “Muhammed’ün Rasülüllah” varken bir mana ifade eder. “Cennete girmek için ilk kısım yeterlidir.” diyenlerin Müslüman olduğu kesinlikle söylenemez.

Muhamedün Rasüllullah demeyen kişinin durumu nedir?

Şimdi bazı kişilerin, “La ilahe illallah çok esrarengiz, çok büyük bir kelimedir. Onu söyleyen kişi de mümin sayılır, onlar da cennete gider.” diye iddia ettiklerini görüyoruz. Bizim nokta-i nazarımızda yani, ehl-i sünnet âlimlerinin görüşü itibariyle “Muhamedün Rasüllullah” demeyen kişi Müslüman olamaz.

Ahmed İbn-i Hanbel’e (rh) nisbet edilen bir görüş var. O şöyle der, “Kur’an-ı Kerim şeref itibariyle birinci sırayı alır, ama fonksiyonellik açısından Peygamber Efendimizin sünneti öncedir.” Bununla şunu demek ister, ‘Sünneti dikkate almadan (Peygamber Efendimiz olmadan) Kur’an-ı Kerim’i doğru anlamak mümkün değildir.”

Şüphelere karşı her insan, Kur’an-ı Kerim’den hüküm çıkartıp cevap vermek zorunda mı?

Biraz önce fitne çıkartanlara “Hiç mi cevap vermeyeceğiz?” sorusunu sormuştuk. İslam dininin hayatın her anına sirayet eden emir ve nehiyleri, 1433 senedir peyderpey çarpıtma gayretlerine rağmen eksiksiz bir şekilde bugüne kadar geldi. Demek ki bu dinin bir koruyucusu var. Bir de bunun usulü var. Öncelikle bize düşen bu usulleri tatbik ile imanımızı korumak. Dini kurtarıyoruz diye Allah muhafaza imanımızı kaybedebiliriz.

Değişik zaman ve zeminlerde mücadeleler sürekli oldu. Mesela Hindistan’da Ekber Şah’ın eklektik bir din oluşturma gayretlerine karşı, İmam-ı Rabbani Hazretleri bir mücadele ortaya koymuştur. Bu mücadelenin neticesinde dine ve tarihe yönelik tahriflerin önüne set çekildi.

İmam-ı Rabbani Hazretleri bunu nasıl yapıyor? Sadece kâğıt üzerindeki bir takım bilgiler ile bu iş yapılamaz. Bu aynı zamanda bir eğitim meselesidir. Bir insanın nefsi terbiye görmemişse, batılı kabul etmeye daha müsaittir. Tabi bilgi de lazımdır. Mesela her Müslüman, Peygamber Efendimizi kendi ailesinden daha iyi tanımalıdır. Bir de Onu iyi tanıyabilmek için de doğru kaynakların neşredilip gelecek nesillere anlatma meselesi var.

Gelecek nesillere doğruları nasıl aktarabiliriz?

Günümüzde “bilgi çağındayız” deniliyor. Buna hemen kanmamalı. Hemen şu sorular sorulmalı: Bu bilgi çağı kaç tane fıkıh âlimi yetiştirdi? Ya da bilgi çağı insanın günlük yarım saatini Kur’an-ı Kerim’e ayırabiliyor mu? İnsanlar günün yarısını iletişim mecralarının karşısında kendisine hiçbir şekilde faydası olmayan, belki de pek çoğu zararlı olan bir takım telkinler karşısında vaktini heba ediyor.

Çocuklarımızın oyunlarla, adam öldürmeyi, hırsızlık yapmayı, yalan söylemeyi, sahtekârlık yapmayı, v.s gibi anormallikleri öğrendikleri bilgi çağı vasıtalarıyla gerçekleşen bir vakıadır. Müslümanların bu konuda son derece müteyakkız olması kaçınılmaz gibi görünmektedir.

Çocuklara Allah korkusu düşüncesi, çocukların zihinlerine iman ve anlayış formlarının verilebileceği 7 – 12 yaş arasındaki zaman diliminde verilmelidir. Bundan dolayı Peygamber Efendimiz, 7 yaşındaki çocuklara namazı emretmemizi, 10 yaşına geldiklerinde ise namaz kılmak için kısmen icdar etmemizi tavsiye etmiştir.

Rahmet Peygamberi’nin bu tembihinin bir arka planı var. O yaştan sonra çocukların yeni alışkanlıkları kazanması çok daha zor olacaktır. Bundan dolayı Allah korkusu düşüncesini, imanın ve İslam’ın ehemmiyetini, peygamber sevgisini, Kur’an sevgisini çocuklara bu yaşlarda kesinlikle öğretmemiz gerekir.

Nefis terbiyesi dediğimiz şey, şer-i şerifin zahiri şartlarını yerine getirmek ve öğretmek, ondan sonra ahlaki ve manevi yönlerine çocukların dikkatlerini çekerek, bu konuda mesafe almalarını temin etmektir.

 








Yorumlar

Bu makaleye ait yorum bulunmamaktadır. Yorum yapmak için aşağıda bulunan yorum formu aracılığı ile yorum yapabilirsiniz.



Yorum yap

Ad Soyad *

Email *

Yorum *






Mini Sohbet
Kur'an-ı Kerim Öğren
Ziyaretçi Defteri
365 Gün Duâ
Nefis Muhasebesi
Facebook Sayfamız