İslamiyet


365 Gün Duâ



365 Gün Duâ ÜÇ AYLAR, MÜBAREK GECELER ve SURELERİN FAZİLETLERİ


Bu Duaları İndirmek için Dıklayınız...

365 Gün Duâ 

ÜÇ AYLAR, MÜBAREK GECELER ve SURELERİN FAZİLETLERİ
-------------------------------------------------------------------------------------------------- 
İsteme adresi; Arı Sanat yayınevi,( 0212 520 41 51) 
             Kitabın son bölümüne, duaların orijinalleri (Arapçaları) da konulmuştur.  
Birinci Bölüm 
DUÂNIN DİNİNİZDEKİ YERİ
Duânın önemi 
Duâ, Allahü teâlâya yalvararak murâdını istemektir. Allahü teâlâ, duâ eden 
Müslümanı çok sever. Duâ etmeyene gadâp eder. Duâ mü'minin silâhıdır. Dînin 
temel direklerinden biridir. Yerleri, gökleri aydınlatan nûrdur. Duâ, gelmiş olan 
dertleri, belâları giderir. Gelmemiş olanların da gelmelerine mâni olur. Allahü teâlâ, 
“Bana hâlis kalb ile duâ ediniz! Böyle duâları kabûl ederim” buyurdu. 
 Bunun için, duâ etmek, namaz, oruc gibi ibâdettir. Allahü teâlâ, “Bana ibâdet 
yapmak istemiyenleri, zelîl ve hakîr yapar, Cehenneme atarım” buyurdu. 
Allahü teâlâ, herşeyi sebep ile yaratmakta, ni'metlerini sebeplerin arkasından 
göndermektedir. Zararları, dertleri def' için ve faydalı şeyleri vermek için de, duâ 
etmeği sebep yapmıştır. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:  
“Duâ, ibâdetin aslı ve özüdür. Allah katında duâdan makbûl birşey 
yoktur. Duâ yetmiş türlü kazâyı önler. Ömrün bereketini artırır.” 
“Kazâ, ancak ve yalnız duâ ile durdurulur.”
 “Duâ, ibâdetin aslı ve özüdür. Allah katında duâdan makbul birşey 
yoktur. Duâ 70 türlü kazayı önler. Ömrün bereketini artırır.”  
 “Allahü teâlânın katında duâdan daha makbûl ve kıymetli birşey 
yoktur.” 
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, “Duâ, kazâyı, belâyı defeder”  buyurudu.
Duânın yapılması  mukadderata bağlıdır. Takdirde duâ varsa elbette yapılır. 
Duânın belâyı önlemesi kazâ ve kaderdendir. Nitekim Peygamberimiz, “Kader, 
tedbir ile, sakınmakla değişmez. Fakat kabûl olan duâ, o belâ gelirken korur.” 
buyurmuştur.  
Peygamber efendimiz, “Allahü teâlâya günah işlemiyen dil ile duâ edin!”
buyurunca, böyle bir dilin nasıl bulanacağı soruldu. Bunun üzerine “Birbirinize 
duâ edin! Çünkü ne sen onun, ne de o senin dilinle günah işlemiştir” buyurdu. 
Yine buyurdu ki: 
“Duânın kabul olması için iki şey gerekir. Duâyı ihlas ile yapmalıdır. 
Yediği ve giydiği helaldan olmalıdır. Müminin odasında, haramdan bir iplik 
varsa, bu odada yaptığı duâ kabul olmaz”  
DUÂNIN KABUL EDİLMESİNİN ŞARTLARI 
1- Düzgün bir imana, Ehli sünnet itikadına  sahip olmalıdır. 
Ehli sünnete göre; Îman artmaz ve azalmaz. Büyük günah işlemekle îman 

gitmez.Gayba îman esastır. Allahü teâlâ Cennette görülecektir. Ameller (İbâdetler) îmandan parça değildir. 

Amelde dört mezhebe birine tâbi olmak şarttır. Eshâb-ı

kirâmın ve ehl-i beytin ve Peygamberimizin zevcelerinin hepsini sevmek şarttır. 
Dört halîfenin üstünlükleri, hilâfet sırasına göredir.Namaz, oruç, sadaka gibi nâfile 
ibâdetlerin sevabını başkasına hediye etmek câizdir. Mîraç; ruh ve beden olarak 
yapılmıştır. Evliyânın kerâmeti haktır. Şefaat haktır. Mest üzerine mesh câizdir. 
Kabir suâli vardır. Kabir azâbı ruh ve bedene olacaktır.İnsanları ve işlerini de 
Allahü teâlâ yaratır. İnsanda irâde-i cüz'iyye vardır. Rızık, helâldan da olur, 
haramdan da olur. Velîlerin ruhları ile tevessül edilir ve onların hâtırına duâ edilir. 
Hadis-i şerifte, “Bid'at ehlinin duâsı ve ibâdetleri kabul olmaz.” buyuruldu. 
2- Farzları yapıp haramlardan, kul hakkından sakınmalıdır!  
İbrâhîm-i Edhem hazretlerine  sordular : “ Allahü teâlâ, “Ey kullarım! 
Benden isteyiniz! Kabûl ederim, veririm” buyuruyor. Halbuki, istiyoruz, 
vermiyor? “ 
Bunlara şöyle cevap verdi: “ Allahü teâlâyı çağırırsınız, Ona itaat etmezsiniz. 
Peygamberini tanırsınız, Ona uymazsınız. Kur'an-ı kerimi okursunuz, gösterdiği 
yolda gitmezsiniz. Cenâb-ı Hakkın nîmetlerinden faydalanırsınız, Ona 
Şükretmezsiniz. Cennetin, ibâdet edenler için olduğunu bilirsiniz, hazırlıkta 
bulunmazsınız. Cehennemi, âsîler için yarattığını bilirsiniz, Ondan sakınmazsınız. 
Babalarınızın, dedelerinizin ne olduklarını görür, ibret almazsınız. Aybınıza 
bakmayıp, başkalarının ayıblarını araştırırsınız. Böyle olan kimseler, üzerlerine taş
yağmadığına, yere batmadıklarına, gökten ateş yağmadığına Şükretsin! Daha ne 
isterler? Duâlarının netîcesi, yalnız bu olursa, yetmez mi? 
Evet, Allahü teâlâ, Mümin sûresinin altmışıncı âyetinde, “Duâ ediniz, kabûl 
ederim”, isteyiniz, veririm buyuruyor. Fakat, duânın kabul olması için, beş şart 
vardır: Duâ edenin müslüman olması, Ehl-i sünnet îtikatında olması, haram 
işlemekten, bilhassa haram yimekten, içmekten sakınması, farzları yapması, 
bilhâssa beş vakit namaz kılması, Ramazan oruclarını tutması, zekât vermesi, 
Allahü teâlâdan istediği şeyin sebebini öğrenip, bunu araması lâzımdır.  
Allahü teâlâ, herşeyi bir sebep ile yaratmaktadır. Birşey istenince, o şeyin 
sebebini gönderir ve bu sebebe tesîr ihsan eder. İnsan bu sebebi kullanıp, o şeye 
kavuşur. Evliyâsının hatırı için, âdetini bozarak, bunlar duâ edince veya Evliyâyı
kiram vesîle edilerek duâ edilince, bunlara “Kerâmet” olarak, sebebe hâcet 
kalmadan, doğruca istenileni verir.” 
Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri, duâsı makbûl bir zât idi. İnsanlar, 
duâsını alabilmek için uzak yerlerden gelirlerdi. Birgün birisi gelip: 
- Efendim, son nefeste selâmetle gidebilmemiz için duâ buyurun, dediğinde; 
- Her kim farzları edâ ettikten sonra, duâ ederse duâsı kabûl olur. Sen 
farzdan sonra duâ ederken bizi de hatırlarsan biz de seni hatırlarız. Bu durum hem 
sizin, hem de bizim için duânın kabûl olmasına vesîle olur, buyurdu. 
Allahü teâlâ, evliyâsının duâlarını kabûl edeceğini Kur'ân-ı kerîmde 
bildirmektedir. Hadîs-i şerîfte de, “Saçları dağınık ve kapılardan kovulan öyle 
kimseler vardır ki, bir şey için yemin etseler, Allahü teâlâ onları doğrulamak 
için o şeyi yaratır” buyuruldu. 
Sa'd bin Ebi Vakkas hazretleri Peygamber efendimize dedi ki: 
- Yâ Resûlallah, duâ buyur  da, Allahü teâlâ, benim her duâmı kabûl etsin. 
Cevâbında buyurdu ki: - Duânızın kabûl olması için helâl lokma yiyiniz! Çok kimse vardır ki, 
yedikleri ve giydikleri harâmdır. Sonra ellerini kaldırıp duâ ederler. Böyle duâ 
nasıl kabûl olunur? 
Diğer hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:  
 “Haramdan sakının! Midesine haram lokma girenin kırk gün duâsı
kabul olmaz.)  
“On dirhemlik elbisenin bir dirhemlik kısmı haram kazançtan gelse, o 
elbise ile kılınan namaz kabul olmaz.” 
“Şarap içenin namazı kırk gün kabul olmaz.” 
 “Harâmdan sakının! Çünkü midesine harâm lokma giren kimsenin kırk 
gün duâsı kabûl olmaz.” 
“Çok kimse vardır ki, yedikleri ve giydikleri harâmdır, sonra ellerini 
kaldırıp duâ ederler. Böyle duâ nasıl kabûl edilir?” 
3- Kıymetli vakitlerde duâ etmelidir  
Cum'a günü ve gecesi, ezân vakti, ezân ve ikâmet arası, her günün seher 
vakti, gecenin ikinci yarısı, Receb'in ilk gecesi, Şa'ban'ın onbeşinci gecesi, Bayram 
geceleri, Arefe günü, Ramazan gün ve geceleri, iftar zamanı, her günün zevâl 
vakti, Cum'a günü öğle ile ikindi arası kıymetli vakitlerdir. Bu vakitleri ganimet 
bilmelidir. 
Hastalık hâli, aile ve vatanınından uzak kalındığı zaman, farz namazlardan 
sonra, İhlâs sûresi okunduktan sonra, yağmur yağarken, düşmanla karşı karşıya 
gelince, oruçlu olduğu zaman, kalbinde incelik hissettiği anda duâ etmelidir. Çünkü 
kalbdeki incelik rahmet kapısının açık olduğuna işarettir. 
Rabbimiz, seher vakti, “Duâ eden yok mu kabul edeyim!” buyurur. Şerefli 
hallerde, mesela yağmur yağarken, oruçlu veya hasta iken duâ etmeli!  
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:  
“Dertli müminin duâsını ganimet bilin!” . 
“Beş vakt farz nemâzdan sonra yapılan duâ kabûl olur” 
“Gecenin son üçte birinde, dünya semâsını rahmetiyle dolduran Allahü 
teâlâ buyurur ki: İstiğfar eden yok mu, onu mağfiret edeyim. İsteyen yok mu, 
istediğini vereyim, duâsını kabûl edeyim.” 
“Oruçlunun duâsı reddolunmaz.” 
“Üç duâ vardır ki, Bunların kabul edileceğinden şüphe yoktur. 
Mazlumun duâsı, misafirin duâsı ve babanın evladına duâsı “ 
4- Kabûl edileceğine inanarak duâ etmelidir.  
Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde “Duâ edin, kabûl edeyim” buyuruyor. Duânın 
kabûl edileceğinden şüphe etmemelidir. Şartlarına riâyet edilip edilmediğinden 
şüphe etmelidir.  
Peygamber efendimiz: 
“Allahü teâlâya, kabûl edileceğine tam inanarak duâ ediniz! Biliniz ki, 
Allahü teâlâ gâfil bir kalb ile yapılan duâyı kabûl etmez.” 
“Duâ ettim kabul edilmedi demedikçe, duâ kabul edilir” buyurdu. 
Kur'an-ı kerimin ve duânın tesir etmesi için bazı şartların gözetilmesi gerekir. 
Okuyanın veya yazanın ve hastanın buna inanması, hastanın zararlı olan 

gıdalardan, şüpheli ilaçlardan perhiz etmesi, sıcaktan ve soğuktan sakınmasıgerekir. 

Okuyanın, itikadının bozuk olması, haram işlemekten, kul hakkından 

sakınması, haram ve habis şey yiyip içmemesi ve karşılık olarak ücret almaması
şarttır. 
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
 “Allahü teâlâ, duânızı kabûl eder. Duâ ettim, hâlâ duâm kabûl olmadı
diye acele etmeyiniz! Allah'tan çok isteyiniz! Çünkü kerem sahibinden 
istiyorsunuz.”  
“Duâ ettim, duâm kabul olmadı diye acele etmeyin! Allahtan çok isteyin! 
Çünkü kerem sahibinden istiyorsunuz.” 
“Duâ eden, üç şeyden hâli değildir: Ya günâhı affolur veya hemen 
hayırlı karşılığını görür, Yahut âhırette mükâfatını bulur.”
“Rabbiniz, şüphesiz hayâ ve kerem sahibidir. Kulları ellerini kaldırıp 
kendisinden birşey istedikleri zaman, onların ellerini boş çevirmekten hayâ 
eder.”  
“Duâda acele edilmezse, duâ kabûl olur.”  
Duâda acelenin nasıl olduğu sorulunca Peygamber Efendimiz “Duâ ettim de 
kabûl edilmedi demektir” buyurdu.
Allahü teâlâ, duâ edenleri, sağlık ve selamet isteyenleri sever. Duâ edip de 
duâsı dünyada kabul edilmeyenlere, Kıyamet günü Allahü teâlâ, “Bu senin falan 
zamanda ettiğin duâdır. O duânın yerine sana şu sevabları veriyorum”
buyuracak, o kadar çok sevab verecek ki, o kimse, “Keşke dünyada hiçbir duâm 
kabul olmasaydı da, bugün onların karşılıklarını görseydim” diyecektir.  
5- Belâ gelmeden önce çok duâ etmelidir.  
Duâ, sıkıntılı zamanlarda, belâ geldiğinde değil her zaman edilmelidir. Sevgili 
Peygamberimiz, “Şiddet ânında duâsının kabûl edilmesini isteyen kimse, 
refah zamanında çok duâ etsin!” buyurmuştur.  
Üstâd Ebû İshak hazretlerinden duâ istediler. Duâ etti. Duâsının kabûl 
edildiğini gören bir talebesi, “Efendim, bu duâyı bana da öğretin, ihtiyâç hâlinde 
ben de edeyim” dedi. Üstâd da, “Bu duânın kabûl edilmesinin sebebi, otuz yıldır 
kıldığım namazlar ve devamlı ettiğim duâlar ve harâm lokmadan sakınmamdır.” 
buyurdu. 
7- Sebeplere yapışmalıdır  
Allahü teâlânın âdet-i ilâhiyyesine uymadan, sebeplere yapışmadan, 
çalışmadan duâ etmek, Allahü teâlâdan mucize istemek demektir. Müslümanlıkta, 
hem çalışılır, hem de duâ edilir. Önce sebebe yapışmak, sonra duâ etmek 
lâzımdır. 
Kur'an-ı kerimde Allahü teâlâ dâimâ çalışmağı emretmektedir. İnsan bütün 
gayreti ile çalışacak, bütün zâhirî sebeplere yapışacak, ancak ondan sonra Allahü 
teâlâdan istiyecektir. Çalışmadan önce değil, çalışırken, başarabilmek, kazanmak 
için, Rabbine yalvararak, Ondan yardım bekliyecektir 
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: 
“Çalışmadan duâ eden, silâhsız harbe giden gibidir.” 
Adet-i ilâhiyyeye uymak, sebeplerini aramak, bulmak için çalışmak lâzımdır. 
Şartlarına uyarak çalışana, elbet verilir. Dilediğine, çalışmadan da, ihsân eder. 
Fakat sebeplere yapışmamızı emretmektedir.  Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: 
“Bir Müslüman Yûnüs aleyhisselâmın balığın karnında iken ettiği duâyı
okuyup, onunla duâ ederse, duâsı kabûl olur.” 
“Birinize derd ve belâ gelince, Yûnüs Peygamberin duâsını okusun! 
Allahü teâlâ Onu muhakkak kurtarır. Duâ şudur: “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minezzâlimîn” 
Duâ etmenin âdâbı
1- Abdest alıp, diz üstüne, kıbleye karşı oturup, elleri göğüs hizâsında ileri 
uzatıp, avuçları semaya karşı açıp, Peygamberlere ve Evliyâya tevessül ederek, 
Onların hatırları ve hurmetleri için istemeli, sonunda “Âmîn” demelidir. Herşeyden 
önce, af ve mağfiret ve âfiyet için duâ etmelidir. Bunların hepsini ihtivâ eden çok 
kıymetli duâ, “Allahümme rabbenâ âti-nâ fiddünyâ haseneten ve fil-âhıreti 
haseneten ve kı-nâ azâbennâr”dır.  
Kendisi, ehli ve evladı için zararlı duâ yapmamalı. Hacetlere, dileklere 
kavuşmak için, iki rekat namaz kılıp, sevabını din büyüklerinin ruhlarına 
göndermeli, silsile-i aliyye denilen büyük âlimlerin ruhlarına hediye etmeli, bunların 
hürmeti için diyerek duâ etmelidir!   
2- Önce günahlara tevbe etmeli, istigfar okumalı, sadaka vermeli, hamd ve 
salevat okumalı, duâyı üçten fazla söylemeli! İbni Mes’ud hazretleri, “ Resulullah 
duâ ettiği zaman üç defa tekrarlardı.” buyurmuştur. Kabul olmadı diyerek ümit 
kesmemeli, kabul olana kadar uzun zaman tekrar etmelidir!  
4- Duâya, euzü besmele, Allahü teâlâya hamdü sena ve Resulüne salâtü 
selam ile başlamalıdır! Peygamber efendimiz, duâya başlarken, “Sübhane 
Rabbiyel aliyyil alel vehhab” derdi. Allahü teâlâ, salevat-ı şerifeyi kabul eder. 
Duânın sonunu da Allahü teâlâya hamdü sena ve Resulüne salâtü selam ile 
bitirmelidir.  Duânın başı ve sonu kabul olunca ortasının kabul olmaması
düşünülmez. Hadis-i şerifte, “Duâ ederken önce Allahü teâlâya hamd et, sonra 
bana salevat getir, sonra duâ et!” buyuruldu.  
5- Duâyı yalnız namazlardan sonra ve belli zamanlarda yapmamalı. Her 
fırsatta duâ etmelidir! Bilhassa şerefli vakitleri ve şerefli halleri kaçırmamalıdır! 
6 -Huzuru kalb ile duâ etmeli. Duâ ederken Allahü teâlâya sığınmalı yalnız 
ona güvenmelidir.  
7- Yalvararak korku ve ümit ile duâ etmelidir. Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde,
“Rabbinize gönülden ve gizlice yalvarın. Doğrusu  O aşırı gidenleri sevmez. 
Allah’a korkarak ve umutla yalvarın. Doğrusu Allah’ın rahmeti iyilik edenlere 
yakındır” buyurdu. (Araf 55-56) 
 “Onlar , hayır işlerinde koşuşurlar, umarak ve korkarak bize 
yalvarırlardı.” (Enbiya 90) buyurumaktadır. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Gâfil 
olan kalb ile yapılan duâ makbûl değildir.” 
Duâ, uyanık kalb ile ve sessiz yapılmalıdır. Duâyı yalnız namazlardan sonra 
veya belli zamanlarda yapmak ve belli şeyleri ezberleyip, şiir okur gibi duâ etmek , 
uygun değildir, mekrûhdur. 
Kalbim gâfil diyerek, duâyı terk de etmemelidir. Kalbine geleni duâ etmek, 
ezberlediği duâyı okumakdan efdaldir. Yalnız, namazda okunacak duâları

ezberlemelidir. Vâ’ız, imâm, cemâ’ate öğretmek için, mesnûn olan duâları, sesle okur. 

Cemâ’at de, sessiz tekrâr eder. Cemâ’at öğrenince, imâm da sessiz 

okumalıdır. Sesle okuması bid’at olur. 
  
 Bedduâ etememelidir 
Uhud gazâsında Resûlullahın mübârek yüzü yaralanıp, mübârek dişi 
kırılınca, Eshâb-ı kirâm çok üzüldüler: 
- Duâ et, Allahü teâlâ, cezalarını versin, dediler. 
Peygamber efendimiz: 
- La'net etmek için gönderilmedim. Hayır duâ etmek için, her mahluka 
merhamet etmek için gönderildim, buyurdu. 
Sonra da şöyle duâ etti: 
- Yâ Rabbî! Bunlara hidâyet ver. Tanımıyorlar, bilmiyorlar, buyurdu. 
Fakîrlere sadaka vermeyi unutmamalıdır. Ehline ve çoluk çocuğuna ve 
akrabâya verilen şeyler de, sadaka yerine geçer. 
Kimseye bedduâ etmemelidir. Hele kişi kendisine, âilesine ve çocuklarına hiç 
bedduâ etmemelidir. Olur ki, duâların icâbet, kabûl olma zamanına rastlar da, 
bedduâsı kabûl olur. O zaman pişman olur ama pişmanlık fayda vermez. Hadîs-i 
şerîflerde buyuruldu ki: 
“Kendinize, evlâdınıza, kötü duâ etmeyiniz. Allahın kaderine râzı olunuz. 
Ni'metlerini artırması için duâ ediniz.” 
“Ananın, babanın çocuğuna olan ve mazlûmun, zâlime olan bedduâları, 
red olunmaz.”  

Anne-babanın çocuklarına yaptıkları bedduâları kabûl edilir. Çünkü annebaba çocuklarına, 

ancak isyân ettikleri, aşırı kötü davrandıkları, hak ve hukuklarına 

riâyet etmedikleri zaman bedduâ ederler. 
Anne-baba, kendilerine hürmet, itâ'atte bulunan çocuklarına şefkat, 
merhamet ve iyilik ile duâ ederler. Babanın bedduâsı annenin bedduâsına göre 
daha çabuk kabûl olur. Çünkü anne çok merhametlidir. Söz ile söyler ise de 
kalbinden, bedduâsının tutmasını istemez. Baba öyle değildir. 
Çocuğun da anne-babasına yaptığı duâ makbûldür. Kardeşine gıyâbında, 
arkasından yapılan duâlar da makbûldür. Buradaki kardeşten maksat, hem kendi 
öz kardeşi, hem de din kardeşi olan bütün mü'minlerdir. 
Baba, çocuğuna hayır ile duâ eder, bedduâ etmez. Hadîs-i şerîfte, "Babanın 
çocuğuna duâsı, peygamberin ümmetine duâsı gibidir" buyuruldu. Yanî 
babanın çocuğuna duâsı, peygamberin ümmetine duâsı gibi kabûl olunur. Aynı
şekilde anne de, çocuğuna hayır ile duâ etmelidir. Peygamber efendimiz, 
"Annenin duâsı, daha çabuk kabûl olunur" buyurdu. Yâ Resûlallah, acaba 
neden? dediler. "Çünkü ana, babadan daha merhametlidir. Merhametlinin 
duâsı sâkıt olmaz" buyurdu. 
Çocuğuna bedduâ etmemelidir. Çünkü kabûl edilir ve ona zarar verir. Adamın 
biri, Abdullah bin Mübârek'e gelip, çocuklarından birini şikâyet etti. Abdullah bin 
Mübârek, çocuğuna bedduâ ettin mi? buyurdu. Evet dedi. Onu sen bozdun, o 
beğenmediğin hâle sen düşürdün, buyurdu. 
Mü'minin, görmeden bir kardeşine yaptığı duâda riyâ ve menfaat yoktur. 
Fakat hazır olan kimseye yapılan duâda, gösteriş ve çıkar söz konusu olabilir. Bir 
arada olmayanların birbirlerine yaptıkları duâda yalnız Allah rızâsı gözetildiği için 
duâları makbûl olur. Bir hadîs-i şerîfte, “Bir müslümanın, din kardeşine gıyâbında yaptığı duâ 
kabûl olunur. Başucunda bir melek vardır. Kardeşine duâ yaptıkça, sana da o 
kadar der. O meleğin görevi budur” buyurulmuştur. 
Hastaların ve âdil, sâlih kimselerin, Allah dostlarının duâları, oruçlunun duâsı
da kıymetlidir. İftar zamanı yapılan duâ kıymetlidir. 
Misâfirin duâsı evine, gâzînin duâsı vatanına dönünceye kadar makbûldür. 
Çünkü âilesinden uzak olduğu ve çeşitli zorluklarla karşılaştığı için kalbi kırıktır. 
Allahü teâlâya bütün kalbi ile yönelir ve duâsı da Hak teâlânın lûtuf ve ihsânı ile 
kabûl olur. 
Mazlûmun bedduâsından sakınmalıdır. Zulüm ateşi ile karşı karşıya gelen 
kimsenin içi yanar, bedduâ yapmak zorunda kalır. Duâsı kabûl mahallinde olur. 
Ebüdderdâ hazretleri buyurdu ki: Mazlûmun bedduâsından,âhından ve 
yetîmin gözyaşlarından sakının. Çünkü insanlar rahat uykuda iken onlar dert, 
sıkıntı, üzüntü içindeler. 
Bir müslümanın kâfir olması için duâ edenin kendisi kâfir olur. Zâlimden 
başkasına bedduâ etmek harâmdır. Zâlime, zulmü kadar bedduâ etmek câiz olur. 
Câiz olan birşeyin miktarı, özrün miktarı kadar olur. Zâlime de bedduâ etmemek, 
sabır etmek ve hattâ, affetmek daha iyidir. 
Herhangi bir kâfire, Allah ömür versin demek, câiz değildir. Müslüman olması
için böyle duâ etmek, câiz olur. Kâfire saygı ile selâm veren, kâfir olur. Kâfire saygı
bildiren bir söz söylemek, meselâ üstâdım demek, küfür olur. 
Herkese hayır duâ etmelidir 
Ma'rûf-i Kerhî hazretleri, birgün talebeleriyle hurmalıkta oturuyordu. Bu 
esnada Dicle nehrinden bir kayık geliyordu. Kayıktaki birkaç genç, içip içip nârâlar 
atıyorlardı. Bu hoş olmayan manzara karşısında talebeleri dediler ki: 
- Efendim, duâ edin de Allahü teâlâ bu kendini bilmezleri nehrinde boğsun, 
insanlar da böyle zararlı kimselerden kurtulsunlar. 
Bunun üzerine kayıktakilere şöyle duâ etti: 
- Yâ Rabbî! Sen bu kullarını dünyada neş'elendirdiğin gibi âhırette de 
neş'elendir. 
Talebeler bu duâya bir ma'nâ veremediler. Kendisine sordular: 
- Efendim, böyle duâ etmenizin hikmetini anlayamadık. İzâh eder misiniz? 
- Bekleyiniz! Söylediklerimin sırrı şimdi ortaya çıkar. 
Talebeler dikkatle kayıktakileri takip etmeye başladılar. Kayıktakiler, kıyıya 
çıkınca, Ma'rûf-i Kerhî hazretlerini gördüler. Birden ne yapacaklarını şaşırdılar. 
Daha o, kendilerine birşey söylemeden, ellerindeki sazı kırdılar, içkileri attılar. 
Huzûruna gelip tevbe ettiler. 
Herkesin istediği oldu 
Ma'rûf-i Kerhî hazretleri talebelerine dönüp buyurdu ki: 
- Gördüğünüz gibi, herkesin istediği oldu. Ne onlar boğuldu, ne de kimse 
onlardan rahatsız oldu? 
 Mazlumun duâsı  
Namaz kişinin sığınağı, sıkıntıda olanların, en büyük yardımcısıdır. Çok 
önceleri, Horasan ilinin çok âdil bir valisi vardı. Adı, Abdullah bin Tahir. Bu valinin 

jandarmaları birgün bir kaç hırsız yakalamış, vâliye bildirmişlerdi... Getirilirken hırsızlardan

birisi kaçtı. Hadisenin olduğu sırada Hiratlı bir demirci de Nişabur'a 

gitmişti. Bir zaman sonra evine dönerken, yolu Horasan'dan geçiyordu... Kaçan 
hırsız olduğunu zannederek, yakaladılar bunu. Diğer hırsızlarla valinin huzuruna 
çıkardılar... Vâli: 
- Hepsini hapsedin! dedi. 
Bu suçu olmayan demirci, hapishanede, abdest alıp, namaz kıldı. Ellerini 
uzatıp: 
"Yâ Rabbî! Bir suçum olmadığını ancak sen biliyorsun. Beni bu zindandan 
ancak sen kurtarırsın!" diye duâ etti. 
Bu mazlum demirci böyle yalvarırken, vali evinde uyuyordu. Uyurken dört 
kuvvetli kimsenin gelip, tahtını ters çevirecekleri zaman uyandı uykudan. Bu 
rü'yadan çok korktu. Hemen kalkıp, abdest aldı. Namaz kıldı iki rek'at. Tevbe 
istiğfar etip, tekrar uyudu. Tekrar o dört kimsenin tahtını yıkmak üzere olduğunu 
gördü ve uyandı. Kendisinde bir mazlumun âhı olduğunu anladı. Gündüz ki 
hırsızlar hatırına geldi. Acaba içlerinde suçsuz olanlar mı var? 
Vâli hemen hapishane müdürünü çağırtıp sordu: 
- Acaba bu gece hapishanede mazlum birisi kalmış mı? 
Müdür dedi ki: 
- Bunu bilemem efendim. Yalnız biri namaz kılıyor, çok duâ ediyor. 
Gözyaşları döküyor. 
- Hemen o adamı buraya getiriniz! 
Demirciyi vâlinin huzuruna getirdiler. Vâli hâlini sorup, durumu anladı. Ve 
dedi ki: 
- Sizden özür diliyorum. Hakkını helâl et ve şu bin gümüş hediyemi kabûl et. 
Ayrıca herhangi bir arzun olunca bana gel! 
Demirci cevaben ne dedi biliyor musunuz? 
- Ben hakkımı helâl ettim... Verdiğiniz hediyeyi de kabûl ettim. Fakat, işimi 
dileğimi senden istemeğe gelemem. 
- Niçin gelemezsiniz? 
- Çünkü benim gibi  bir fakir için senin gibi bir sultanın tahtını birkaç defa 
tersine çeviren sahibimi bırakıp da, dileklerimi başkasına söylemek kulluğa yakışır 
mı hiç? Namazlardan sonra ettiğim duâlarla beni nice sıkıntılardan kurtardı. Nice 
muradıma kavuşturdu. Nasıl olur da başkasına sığınırım. Rabbim, nihâyeti 
olmayan rahmet hazinesinin kapısın açmış, sonsuz ihsân sofrasını herkese açmış
iken, başkasına nasıl giderim? Kim istedi de vermedi? Kim geldi de boş döndü? 
İstemesini bilmezsen, alamazsın. Huzûruna edeple çıkmazsan rahmetine 
kavuşamazsın... 
Tabiî ki, namazın insanı sıkıntıdan kurtarması için şartlarına uygun ve cenab-
ı Hakka tam bir tevekkül içinde kılınması şarttır. Allaha tam bir teslimiyet sağınma 
şeklinde kılınmalıdır. Gerçekten, insan sıkıntıya düştüğünde hemen abdest almalı, 
namaz kılmalı. Kur'ân-ı kerîm okumalıdır. Tecrübeyle sabittir, böyle yapanların çok 
kerre, sıkıntılarının hafiflediği görülmüştür. Fakat, kılınan namazın şartlarına uygun 
olması lâzım. 
GÜNLÜK OKUNACAK DUÂLAR (Bu duâlar, Hakikat kitabevi’nin ( 0212 523 4556) yayınladığı
SE’ÂDET-İ EBEDİYYE ve İSLÂM AHLÂKI Kitâblarından alınmıştır)
Îmân duâsı  
Allahümme innî e’ûzü bike min en-üşrike bike şey-en ve ene a’lemü ve 
estagfirü-ke li-mâ lâ-a’lemü inneke ente allâmülguyûb. (Sabah ve akşam 
okumalıdır.) 
 “Ya hayyü ya kayyum ya zel celal-i vel ikram. Allahümme inni eselüke 
en tuhyiye kalbi bi nuri marifetike ebeden ya Allah, ya Allah, ya Allah celle 
celalüh”  
(Bu duâyı sabah namazından sonra okuyanın imanla ruhunu teslim edeceği 
bildirildi.)   
İmanla ölmek için, “Yâ Allah yâ Allah yâ hayyü yâ kayûmü yâ zelcelâli vel 
ikrâm, es’elüke en tuhyiye kalbî bi nûr-i ma’rifetike ebeden yâ Allah yâ 
Allah.”duâsı okunmalıdır. 
Bunu her zaman duâ ederken okumalıdır. 
İstigfar duâsı  
Hadis-i şerifte, “Her namazdan sonra, üç kere ‘Estagfîrullahel'azîm ellezî lâ 
ilâhe illâ huv el-hayyel-kayyûme ve etebü ileyh’ okuyanın bütün günahları
affolur” buyuruldu.  
Hadis-i şerifte, “İstigfâre devam edeni, çok okuyanı, Allahü teâlâ, derdlerden, 
sıkıntılardan kurtarır. Onu, hiç ummadığı yerden rızklandırır” 
Derdlerin, belâların gitmesi için, istigfâr okumak çok faydalıdır.  
İstigfârlardan meşhûr olanı, Peygamberimizin bildirdiği, “Estagfirullahellezî 
lâ ilâhe illâ hüverrahmanirrahîm el-hayy-ül-kayyûmüllezî la-yemûtü ve etûbü 
ileyh Rabbigfir lî” istigfarıdır.  
Bu istigfar yirmibeş kere okursa, odasında, âilesinde, evinde ve şehrinde hiç 
kaza, belâ olmaz. Bunu her sabah ve akşam okumalıdır. Âlimlerin çoğu, 
talebelerine ve evlatlarına bunu okumalarını tavsıye etmişlerdir. Çok faydasını
görmüşlerdir.  
Günde en az yüzdefa, Estagfirullâhel’azîm... söylemek çok faydalıdır. 
Her zaman ve her yerde ve namazlardan sonra ve yatarken, ma’nâlarını
düşünerek, çok “Estagfirullah min külli mâ kerihallah” veyâ kısaca 
“Estagfirullah” demelidir. 
Af ve magfiret için 
Af, mağfiret ve âfiyet için çok duâ etmelidir. Bunların hepsini ihtivâ eden çok 
kıymetli duâ, “Allahümme rabbenâ âti-nâ fiddünyâ haseneten ve fil-âhıreti 
haseneten ve kı-nâ azâbennâr”dır. 
Şu dayı da Cuma günleri ve hergün çok okumalıdır.  
“Allahümmagfir lî ve li âbâî ve ümmehâtî ve liebnâî ve benâtî ve li ihvetî 
ve ehavâtî ve li-a’mâmî ve ammâtî ve li-ahvâlî ve hâlâtî ve li-zevcetî ve 
ebeveyhâ ve li-esâtizetî ve lil-mü’minîne vel-mü’minât vel hamdü-lillâhi 
Rabbil’âlemîn! “ 
Allahü teâlânın magfiretine sığınarak,”Allahümme magfiretüke evsa'u min 

zünûbî ve rahmetüke ercâ indî min amelî” duâsını da okumalıdır. (Yâ Rabbî! Magfiretin, 

benim günâhlarımdan daha geniştir. Rahmetin, bence, amelimden 

daha ümmîd vericidir) demektir. 
Her erkek, her zaman şu magfiret duâsını okumalıdır: “Allahümmagfir lî ve 
li-âbâî ve ümmehâtî ve li-ebnâî ve benâtî ve li-ihvetî ve ehavâtî ve li-ecdâdî ve 
ceddâtî ve li-a’mâmî ve ammâtî ve li-ahvâlî ve hâlâtî ve li-zevcetî ve ebeveyhâ 
ve li-esâtizetî ve lil-mü’minîne vel-mü’minât vel hamdü-lillâhi Rabbil’âlemîn!”.
Kadın okursa, zevcetî yerine zevcî ve ebeveyhâ yerine, ebeveyhî demelidir. 
Af magfiret için şu duâ da okunmalıdır:  
“Yâ Allah! Yâ Rahmân! Yâ Rahîm! Yâ Afüvvü yâ Kerîm! Fa’fü annâ, 
vagfirlenâ, verhamnâ, vensurnâ alel-kavmil kâfirîn!” 
Doğruyu  yanlışlı öğrenme duâ  
“Allahümme erinel hakka hakkan verzuknâ ittibâ'ahu ve erinel bâtıla 
bâtılan verzuknâ ictinâbehu bi-hurmeti Seyyidil-beşer “. Manası: (Yâ Rabbî! 
Doğruyu bize doğru olarak göster ve ona uymağı bize nasip et ve yanlış, bozuk 
olan şeylerin yanlış olduklarını bize göster ve onlardan sakınmamızı nasip et! 
İnsanların en üstünü hurmetine bu duâmızı kabûl buyur!). 
Korkulu zamanlarda okunacak duâ  
Korkulu zamanlarda, “Kelime-i temcîd”, yâni “Lâ havle velâ kuvvete illâ 
billâhil'aliyyil'azîm” çok okumalıdır.  
Muhammed Mâsum hazretleri buyurdu ki: “Dertlerden kurtulmak ve murâda 
kavuşmak için beşyüz kere Lâ havle velâ kuvvete illâ billah ile evvelinde ve 
âhırında yüzer defa salevât-ı şerife okuyup duâ etmelidir”.  
Mu'avvizeteyn,yâni iki Kul-e'ûzü’yü çok okumak da faydalıdır.  
Ayrıca, Li îlâfi sûresi, hergün ve her gece hiç olmazsa onbirer def’a 
okumalıdır. 
Sübhânellahi vel-hamdülillahi velâ ilâhe illallahü vallahü ekber velâ 
havle velâ kuvvete illâ billahil’aliyyil’azîm, duâsını da gece gündüz çok 
okumalıdır. 
Peygamberimiz, Allahümme innî es’elüke bihakkıssâ’ilîne aleyke, ya’nî 
(Yâ Rabbî! Senden isteyip de, verdiğin kimselerin hâtırı için, senden istiyorum!) 
derdi ve böyle duâ ediniz buyururdu. Sebeplere yapışıp, emredilen şeyler 
okunduktan sonra böyle duâ etmelidir. 
İmam-ı Rabbanî hazretleri, talebeleri ile, uzak bir yere giderken gece, bir 
handa kaldılar. “Bu gece bir belâ zuhur edecektir. ‘Bismillahillezi la-yedurru 
maasmihi şeyün fil-erd-ı vela fissemai ve hüvess-semiulalim’ duâsını besmele 
ile okuyun!” buyurdu.  
Gece büyük yangın oldu. Her odada eşyalar yandı. Duâyı okuyanlara birşey 
olmadı. Dert, belâ, fitne ve hastalıklardan korunmak için, sabah-akşam, İmam-ı
Rabbanî hazretlerinin bildirdiğini hatırlayarak, üç defa okumalıdır. Hadis-i şerifte 
buyuruldu ki: 
“Bir yere gelen kimse "Euzu bikelimatillahi-ttammati min şerri ma haleka"
okursa, o yerden kalkıncaya kadar, ona hiç birşey zarar veremez.”  
Korkulu şeyden kurtulmak veya bir dileğe kavuşmak için, Taha suresinin 37. 

ayetinden (Velekaddan), 39. ayetin sonuna (ala ayniye) kadar kağıda yazıp, 

su geçirmez bir kılıfla mesela PVC ile kaplatıp yanında taşımalıdır. Faydası çok 

görülmüştür. 
Sıkıntıdan kurtulmak için okunacak duâ 

Yâ Allah-ür-rakîb-ül-hafîz-ür-rahîm. Yâ Allah-ül-hayy-ül-halîm-ül’azîm-ürraûf-ül-kerîm. 

Yâ Allah-ül-hayy-ül-kayyüm-ül-kâimü alâ külli nefsin bimâ 

kesebet, hul beynî ve beyne adüvvî! 
Lâ ilâhe illallâhül’azîm-ül-halîm lâ ilâhe illallâhü Rabbül-Arş-il’azîm lâ 
ilâhe illallahü Rabbüs-semâvâti ve Rabbül-Erdı Rabbül’Arş-il-kerîm.
“İstiğfara devam eden, her sıkıntıdan, her dertten kurtulur, ummadığı yerden 
rızıklanır”  
“Lâ ilâhe illallah demek 99 belâyı defeder, en aşağısı sıkıntıdır.” 
“La havle ve la kuvvete illa billah okumak, 99 derde devadır. Bunların en 
hafifi sıkıntıdır” 
“Sıkıntıya düşen veya borçlanan, bin kere "La havle ve la kuvvete illa billahil 
aliyyil azim" derse, Allahü teâlâ işini kolaylaştırır.”  
“Sıkıntılı iken “Hasbünallah ve ni’mel-vekîl” deyiniz!”  
İmam-ı Rabbanî hazretleri, her türlü zararlarından kurtulmak için her gün 500 
defa La havle vela kuvvete illa billah okur, okumaya başlarken ve okuduktan 
sonra yüz defa Salevat-ı şerife getirirdi. 
Dert ve belâdan kurtulmak için okunacak duâ 
Hadis-i şerifte buyuruldu ki, “Birinize derd ve belâ gelince, Yûnüs 
Peygamberin duâsını okusun! Allahü teâlâ Onu muhakkak kurtarır. Duâ şudur: Lâ 
ilâhe illâ ente sübhâne-ke innî küntü minez-zâlimîn”.  
Yine hadis-i şerifte, “Sabah, kalkınca, üç kere Bismillâhillezî lâ-yedurru 
ma'asmihî şey'ün fil'ardı velâ fissemâ ve hüvessemî'ul'alim, okuyana akşama 
kadar, hiç derd, belâ gelmez” buyuruldu. 
“Bismillâhirrahmânirrahîm ve lâ-havle ve lâ-kuvvete illâ billâhil’ 
aliyyil’azîm.” Duâsı da, ruhi hastalıklar ve bütün hastalıklar için okunur. 
Derdlerden kurtulmak için ve murâda kavuşmak için beşyüz kerre okunur. 
Evvelinde ve âhirinde yüzer def’a salevât-ı şerîfe okuyup duâ etmelidir. 
“Yâ Allahü biketehassantü ve biabdike ve resûlike seyyidine 
Muhammedin sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem estecertü.” 
Cinnin musallat olmaması için okunacaklar 
Cinden kurtulmak için en iyi on şeyi yapmalıdır: 
1- E'ûzü Besmele ile Fâtiha sûresi okumalıdır.  
2- E'ûzü Besmele ile iki Kul-e'ûzüyü okumalıdır.  
3- E'ûzü Besmele ile Bekara sûresini okumalıdır.  
4- E'ûzü Besmele ile Âyetelkürsî okumalıdır.  
5- E'ûzü Besmele ile Bekara sûresinin son âyetini okumalıdır.  
6- E'ûzü Besmele ile Ha-Mîm Mü'mîn sûresinin başından (masîr)e kadar ve 

Âyetelkürsî okumalıdır.  7- “Lâ ilâhe illallahü vahdehü lâ şerîke leh lehülmülkü 

ve lehülhamdü ve hüve 

alâ külli şey'in kadîr” okumalıdır.  
8- Çok (Allah) demelidir.  
9- Hep abdestli bulunmalı, farzları ve sünnetleri hiç terk etmemelidir.  
10- Günah işlemekten, kadınlara bakmaktan, çok konuşmaktan, çok 
yimekten ve galabalıktan sakınmalıdır. 
(Berekât) kitabında, imam-ı Rabbânî hazretlerinin Cinden korunmak için, “Lâ 
havle velâ kuvvete illâ billah-il-aliyyil'azîm” okuduğu yazılıdır. 
İmam-ı Şaranî hazretleri, “Kuşluk namazına devam edene, cin musallat 
olmaz” buyurdu. 
Eshâb-ı kiramdan Ebû Dücâne hazretleri anlatır:  
Bir gece yatarken, değirmen sesi gibi ve ağac yapraklarının sesi gibi, ses 
duydum ve şimşek gibi, parıltı gördüm. Başımı kaldırdım. Odanın ortasında, siyah 
birşey yükseldiğini gördüm. Elimle yokladım. Kirpi derisi gibi idi. Yüzüme, kıvılcım 
gibi şeyler atmaya başladı. Hemen Resûlullaha gidip, anlattım. “Yâ Ebâ Dücâne! 
Allahü teâlâ, evine hayır ve bereket versin!” buyurduktan sonra kalem ve kâğıd 
istedi. Hz. Aliye bir mektûb yazdırdı. Mektûbu alıp, eve götürdüm. Başımın altına 
koyup, uyudum. Feryâd eden bir ses, beni uyandırdı. Diyordu ki, “Yâ Ebâ Dücâne! 
Bu mektûbla, beni yaktın. Senin sahibin, bizden elbette çok yüksektir. Bu mektûbu, 
bizim karşımızdan kaldırmaktan başka, bizim için, kurtuluş yoktur. Artık, senin ve 
komşularının evine gelemiyeceğiz. Bu mektûbun bulunduğu yerlere gelemeyiz”. 
Ona dedim ki, sahibimden izin almadıkca bu mektûbu kaldırmam. Cin 
ağlamasından, feryâdından, o gece, bana çok uzun geldi. Sabah namazını, 
mescidde kıldıktan sonra, cinnin sözlerini anlattım. Resûlullah buyurdu ki, “O 
mektûbu kaldır. Yoksa, mektûbun acısını, kıyâmete kadar çekerler!”.
Bir kimse, bu mektûbu, yanında taşısa veya evinde bulundursa, bu kimseye, 
eve ve etrâfına cin gelmez ve dadanmış olup zarar veren cin de gider. Bu mektûb, 
Hakîkat Kitabevi’nin (0212 523 45 56) neşrettiği (Teshîl-ül-menâfi') kitabının 
sonunda  yazılıdır.  
Bu âyet-i kerimeleri okumakla ve bu mektûbu taşımakla ve şifâ âyetlerini 
okumakla ve yazıp suyunu içmekle faydalanmak istiyenlerin Ehl-i sünnet îtikatına 
uygun olarak doğru îman sahibi olması lâzımdır. Bunları yazanın ve kullananın 
îtikadı doğru olmazsa ve küfür alâmetlerini kullanır, haram işlerse, faydaları
görülmez. 
Günahların affı için  
Her günahın affı için, kalb ile tevbe etmek ve dil ile istigfâr etmek ve beden ile 

kaza etmek lâzımdır. Yüz kere tesbîh etmek, yâni “Sübhânallah-il-azîm ve bihamdihi” 

demek ve sadaka vermek ve bir gün oruç tutmak, çok iyi olur.  

“Sübhânallahi ve bi-hamdihi sübhânallahil-azîm.” Bunu, her gün ve her 
gece yüz kerre okumalıdır. 
 Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:  
“Sabah-akşam 7defa “Allahümme ecirni minennar” diyen cehennemden 
kurtulur” 
“Sabah-akşam 7 defa, "Hasbiyallahü la ilahe illa hu, aleyhi tevekkeltü ve 

hüve Rabbül-arşil-azim" okuyanın dünya ve ahiret işine Allah kâfi gelir.” 

 “Sabah akşam yüz defa "Sübhanallahi ve bihamdihi, diyenin, günahları

deniz köpüğü kadar da olsa affedilir.” 
Hamd ve şükür duâsı   
Her sabah bir kere “Allahümme mâ esbaha bî min nîmetim ev bi-ehadin 
min halkıke, fe minke vahdeke, lâ şerîke leke, fe lekel hamdü ve lekeşşükr”
demeli ve her akşam (Mâ esbaha) yerine (Mâ emsâ) diyerek, hepsini aynen 
okumalıdır. 
Peygamberimiz buyurdu ki,”Bu duâyı gündüz okuyan, o günün şükrünü 
yapmış olur. Gece okuyunca, o gecenin şükrünü îfâ etmiş olur”. Abdestli okumak 
iyi olur ise de şart değildir. Hergün ve her gece okumalıdır. 
Hamd ve şükür için de şu duâ okunmalıdır:  
“El-hamdü-lillâhi dâimen ve alâ külli hâl ve E'ûzü billâhi min hâl-i 
ehlinnâr”. 
Şu duâ da okunmalırdır: 
“Elhamdülillahi alâ ni’metil islâm. Ve alâ tevfîkil îmân. Ve alâ hidâyetil 
rahmân.” 
Sağlık ve âfiyet duâsı  
Resûlullah şu duâyı çok okurdu: “Allahümme innî es'elüke-ssıhhate vel-
âfiyete vel-emânete ve hüsnel-hulkı verrıdâe bilkaderi birahmetike yâ 
Erhamerrâhimîn”. Bunun mânası, (Ya Rabbî! Senden, sıhhat ve âfiyet ve 
emânete hıyânet etmemek ve güzel ahlâk ve kaderden râzı olmak istiyorum. Ey 
merhamet sahiplerinin en merhametlisi! Merhametin hakkı için, bunları bana ver!) 
demektir. Biz de, ulu ve şanlı Peygamberimiz gibi duâ etmeliyiz  
Hastanın iyileşmesi için  
Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden Osman bin Huneyf bildiriyor: İyi olması için 
duâ istiyen bir âmâya, abdest alıp, iki rekât namaz kılmasını, sonra “Allahümme 
innî es'elüke ve eteveccehü ileyke bi-Nebiyyike Muhammedin Nebiyyirrahme, 
yâ Muhammed innî eteveccehü bike ilâ Rabbî fî hâcetî-hâzihî, li taktıye-li, 
Allahümme şeffi'hü fiyye” duâsını okumasını emretmiştir.  
Eshâb-ı kirâm, bu duâyı hep okurdu. Bu duâda, dileğin kabûl edilmesi için, 
Muhammed aleyhisselâmı vesîle edilmektedir. 
Bismillâhirrahmânirrahîm ve lâ-havle ve lâ-kuvvete illâ billâhil’ 
aliyyil’azîm. Duâsı da bütün hastalıklar için okunur. Derdlerden kurtulmak için ve 
murâda kavuşmak için beşyüz kerre okunur. Evvelinde ve âhirinde yüzer def’a 
salevât-ı şerîfe okuyup duâ etmelidir. 
Hadîs-i şerîfde buyuruldu ki, “Bir hasta, lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî 
küntü minezzâlimîn kırk def'a okursa, şehîd olarak vefât eder. Şifâ bulursa, bütün 
günâhları afv olur.” 
Bir gün iki gözü a’mâ bir kimse gelip, “yâ Resûlallah “sallallahü teâlâ aleyhi 
ve sellem” Allahü teâlâya duâ et, gözlerim açılsın,” dedi. Peygamberimiz, 
“Kusûrsuz bir abdest al! Sonra Yâ Rabbî! Sana yalvarıyorum. Sevgili Peygamberin 

Muhammed aleyhisselâmı araya koyarak, senden istiyorum. Ey çok sevdiğim

 Peygamberim Muhammed aleyhisselâm! Seni vesîle ederek,Rabbime 

yalvarıyorum.Senin hâtırın için kabûl etmesini istiyorum.Yâ Rabbî! Bu yüce 
Peygamberi bana şefâatcı eyle! Onun hurmetine duâmı kabûl et!” duâsını
okumasını söyledi. Adam, abdest alıp duâ etti. Hemen gözleri açıldı. Bu duâyı
Müslümanlar, her zaman okumuşlar ve maksadlarına kavuşmuşlardır.  
Kalbde imanın sabit kalması için  
Bunun için, Resûlullah her zaman, “Allahümme, yâ mukallibelkulûb, 
sebbit kalbî, alâ dînik” duâsını okurdu ki, Ey büyük Allahım! Kalbleri iyiden 
kötüye, kötüden iyiye çeviren, ancak sensin. Kalbimi, dîninde sâbit kıl, yâni 
dîninden döndürme, ayırma! demektir.  
Allahümme yâ muhavvilel havli vel-ahvâl havvil hâlenâ ilâ ahsenil hâl! 
Allahümme yâ muhavvilel havli vel-ahvâl havvil hâlenâ ilâ ahsenil hâl! 
Ey! herkesin hâllerini değişdiren Allahım! 
bize iyi hâller ihsân eyle! 
Her türlü zarardan ve şeytanın vesvesesinden korunmak için  

Yâ Allah-ür-rakîb-ül-hafîz-ür-rahîm. Yâ Allah-ül-hayy-ül-halîm-ül’azîm-ürraûf-ül-kerîm. 

Yâ Allah-ül-hayy-ül-kayyüm-ül-kâimü alâ külli nefsin bimâ 

kesebet, hul beynî ve beyne adüvvî!  
E’ûzü bi-kelimâtillâhittâmmati min şerri külli şeytânın ve hâmmatin ve 
min şerri külli aynin lâmmetin.  
Bu duâ her sabâh ve akşam üç def’a okunup kendi üzerine veyâ 
yanındakilerin üzerine üflenirse, göz değmesinden ve şeytânların ve hayvanların 
zararından korur. Bir kimseye okurken, E’ûzü yerine (Ü’îzüke) denir. İki kişiye 
okurken (Ü’îzü-kümâ) denir. İkiden fazla kimseye okurken, (Ü’îzü-küm) demelidir. 
Her türlü kötülük için şu duâ  da okunmalıdır:  
E’ûzü bikelimâtillâhit-tâmmâti min şerri külli şeytânin ve hâmmatin. Ve 
min şerri külli effâkin kâzibetin. Ve min şerri külli gammâzin hâinetin. Ve min 
şerri külli aynin lâmmetin. Ve min şerri külli bid’atin dâlletin. 
Zarar ve kötülüklerden kurtulmak için “Eûzü bikelimâtillâhi-ttâmmâti min 
şerri mâ haleka.” duâsını okuyan, bir yere gelince, o yerden kalkıncaya kadar 
zarar ve kötülüklerden kurtulur. 
Bir hadîs-i şerîfde, “Birşeyden zarâr gören, abdest alıp iki rek’at nemâz kılsın! 
Sonra; Yâ Rabbî! Senden istiyorum. Senin âlemlere rahmet olan Peygamberin 
Muhammed aleyhisselâmı vesîle kılarak sana yalvarıyorum. Yâ Muhammed! 
Dileğimi kabûl etmesi için Rabbime seni vesîle ediyorum. Yâ Rabbî! Onu bana 
şefâ’atcı et desin” buyuruldu 
Fitneden korunmak için  
Fitneden korunmak için, “Allahümme innî eûzü-bike min azâbil-kabri ve 
min azâbinnâr ve min fitnetil mahyâ velmemâti ve min fitnetil 
Mesîhiddeccâl.” duâsı okunmalıdır. 
Resûlullahın, “Allahümme innî es'elü-ke fiilel hayrât ve terkelmünkerât 

ve hubbel-mesâkin ve izâ eredte fitneten fî kavmî fe-teveffenî gayre meftûn 

ve es'eluke hubbeke ve hubbe men yuhibbuke ve hubbe amalin yukarribuni 

ileyke" duâsını okuduğunu imam-ı Muhammed bildiriyor.
Bu duâ, (Yâ Rabbî! Bana hayrlı işler yapmak, çirkin şeyleri terk etmek ve 
fakirleri sevmek nasip eyle! Kavmim arasında fitne çıkacağı istediğin zaman, 
fitneye karışmadan canımı al! Ya Rabbi, bana sevgini, seni sevenlerin 
sevgisini, sevgine yaklaştıracak amellerin sevgisini nasib et! ) demektir. 
 Çarşıya giderken ve başka zamanlarda devâmlı okunacak duâ 
Lâ ilâhe illallahü vahde hü lâ şerîke leh, le hül mülkü ve le hül hamdü, 
yuhyî ve yümît, ve hüve hayyün lâ yemût, bi yedi-hil-hayr, ve hüve alâ külli 
şey’in kadîr. 
Bereket Duâsı  
“Ruh-ul-beyan” da diyor ki, “Eshâb-ı Kehfin Kur’an-ı kerim harfleri ile isimleri 
yazılı kâğıdı evinde, iş yerinde, üstünde bulundurmak insanı hastalıklardan korur, 
bereket verir” 
Tarlaya bereket gelmesi için, mahsûlün uşrunu vermeli, sonra Eshâb-ı Kehfin 
isimleri dört kâğıda yazılıp, ayrı ayrı sarılıp, tarlanın ayak basmıyan dört köşesine 
gömülmelidir. 
Eshâb-ı Kehfin isimleri; Yemlîhâ, Mekselînâ, Mislînâ, Mernûş, Debernûş, 
Şâzenûş, Kefeştatayyûş ve köpekleri Kıtmîrdir. ( 56/1)
Felç hastası için duâ 
İmâm-ı Muhammed bin Sa’îd Busayrî  hazretleri evliyanın büyüklerindendir. 
Kendisine felc hastalığı geldi. Bedeninin yarısı hareketsiz kaldı. Resûlullaha 
tevessül edip, insanların en üstününü öven meşhûr kasîdesini hâzırladı. Rüyâda 
Resûlullahı görüp huzurunda okudu. Resulullahın çok hoşuna gidip arkasından 
mubârek hırkasını çıkarıp, imâma giydirdi. Bedeninin felcli olan yerlerini mubârek 
eli ile sığadı. Uyanınca, bedeni sağlam gördü. Hırka-i se’âdet de arkasında idi. 
Bunun için, bu kasîdeye “Kasîde-i bürde” denildi.  
İmâm-ı Busayrî sevinerek, sabâh namazına giderken, takva sahibi meşhûr bir 
zâta rastladı. Kendisine, kasîdeni dinlemek isterim dedi. Benim kasîdelerim çoktur. 
Hepsini herkes bilir dedi. Kimsenin bilmediği bu gece Resûlullaha okuduğunu 
istiyorum deyince, bunu hiç kimseye söylemedim. Nerden anladın dedi. O zat da, 
imâmın rüyâsını, olduğu gibi haber verdi.  
Bu kaside, hastalara okununca, iyi oldukları, okunan yerlerin dertlerden, 
belâlardan emîn oldukları görüldü. İstenen faydasının hasıl olması için, inanmak 
ve hâlis niyyet ile orijinalinden, aslından okumak lâzımdır. Kasidenin aslı
kitapçılardan temin edilebilir. 
Şehid olarak ölebilmek için  
Hergün yirmibeş kere “Allahümme bârik lî filmevt ve fî-mâ ba'd-el-mevt” 
okuyanlar, Duhâ yâni kuşluk namazı kılanlar, her ay üç gün oruç tutanlar, 
yolculukta da vitr namazını terk etmiyenler, ölüm hastalığında, kırk kere “Lâ ilâhe 
illâ ente sübhâneke innî küntü min-ez-zâlimîn” okuyanlar, her gece Yasîn 

okuyanlar, abdestli olarak yatanlar, devamlı olarak mudârâ edenler yâni dîni 

korumak için dünyalık verenler,her sabah veya akşam devamlı olarak üç kere 

“E'ûzü billâhissemî'il'alîmi mineş-şeytanirracîm” ile (Haşr) sûresinin sonunu 
okuyanlar “Âhıret şehîdi” olurlar. 
Peygamberimiz buyurdu ki, “Bu duâyı okuyan kimse, duâyı sabahleyin 
okursa ve akşama kadar ölürse, şehit derecesine vâsıl olarak ölür. Akşamleyin 
okursa, yine sabaha kadar ölürse, aynı şekilde aynı dereceye ulaşır. Duâ şudur: 
Allahümme ente rabbî lâilâhe illâ ente halaktenî ve ene abdüke ve ene alâ 

ahdike ve vaadike mesteta'tü eûzü bike min şerri mâ sana'tü ebûü leke bini'metike 

aleyye ve ebûü bi zenbî fağfirlî zünûbî feinnehû lâ yağfirüzzünûbe 

illâ ente. Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minezzâlimîn.  
Abid zümresinden olmak için  
Peygamberimiz aleyhisselâm buyurdu ki, “Yâ Ebâ Hüreyre! Her kim, günde 
yirmibeş defa bu duâyı okursa, Hak teâlâ, o şahsı âbidler zümresinden yazar.” 
Duâ şudur: “Allahümmagfir lî ve li- vâlideyye ve li-üstâziyye ve lil mü'minîne 

vel mü'minât vel müslimîne vel müslimât el ahyâ-i minhüm vel emvât birahmetike 

yâ erhamerrâhimîn.”  

Kabir ziyaretinde okunacak duâlar
ruhuna gönderilir. Kabristana gelince, yer müsait ise, kıbleyi arkada bırakıp, 
meyyitin yüzüne karşı oturup selâm verilir. Ayak tarafında, ayakta durmak eftaldir. 
Kabre el, yüz sürülmez, öpülmez, mum yakılmaz, çaput bağlanmaz. Kabirde, 
Bekara suresinin başı ve sonu,Yasîn-i şerif suresi,Tebâreke,Tekâsür, ihlâs-ı
şenif ve Fâtiha veya bilinen sûreler okunup meyyide hediye edilir. 
Hadis-i şerifte buyuruldu ki, “Bir müminin kabrini ziyâret ederken, Allahümme 
innî es'elüke-bi-hurmet-i Muhammed aleyhisselâm en lâ tü'azzibe 
hâzelmeyyit derse, o meyyitin azâbı kıyâmete kadar ref' olur(kaldırılır)” 
Kabristâna gelen bir kimse, ayakda, Esselâmü aleyküm, yâ Ehle dâr-il 
kavm-ilmü’minîn! İnnâ İnşâallahü an karîbin biküm lâhikûn der. Sonra, 

Besmele ile onbir İhlâs ve bir Fâtiha okur. Sonra, Allahümme rabbelecsâdilbâliyeh, 

vel-ızâmin nahire-tilletî harecet mineddünyâ ve hiye bike 

mü’minetün, edhıl aleyhâ revhan min indike ve selâmen minnî, duâsını
okumalıdır. 
Sünnete uygun ziyâret yapmak için abdest alınır. İki rekât namaz kılıp, sevabı
meyyitin  
Kalbi öldürmemek için duâ
Kalbini öldürmemek için şu duâyı okumalıdır Çünkü, bu duâ, Resûlullahın 
tavsiye eylediği bir duâdır. “Yâ hayyü yâ kayyûm yâ bedîassemâvâti vel erdı yâ 
zel celâli vel ikrâm, yâ lâilâhe illâ ente-es'elüke en tuhyiye kalbî bi-nûri 
marifetike yâ Allahü yâ Allahü yâ Allah celle celâlüh. Bunu sabah namazından 
sonra okumalıdır. 
Îmanın zayıf olmaması, yâni dâim kendinde kalıp, onunla berâber Allahü 
teâlânın huzuruna çıkmak için, şu duâyı günde kırk defa okumalıdır: “Yâ hayyü yâ 
kayyûm yâ zelcelâli vel ikrâm, yâ lâ ilâhe illâ ente.”  
Sultan-ı Enbiyânın ölüm zamanında dahî okuduğu duâ: 
“Sübhânellahi ve bi hamdihi estağfirullahe ve etûbü ileyh. Ezan duâsı  
Resûlullah buyurdu ki:”Ezan okunurken şu duâyı okuyun: 
“Ve ene eşhedü en lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîkeleh ve eşhedü 
enne Muhammeden abdühü ve resûlüh ve radîtü billâhî rabben ve bil-islâmi 
dînen ve bi Muhammedin sallallahü aleyhi ve selleme resûlen nebiyyâ”. 
Başka bir hadis-i şerifte de  “Ey benim ümmetim. Ezan bitince şu duâyı da 

okuyunuz.” buyurulmuştur: “Allahümme rabbe hâ zihid-dâvetit-tâmmeti 

vessalâtil-kâimeti âti Muhammedenil-vesîlete vel fadîlete ved-dereceter-refîate 

veb'ashü mekâmen mahmûdenil-lezî ve'adtehü inneke lâ tuhlifül-mîâd. Lâ 
havle velâ kuvvete illâ billahil’aliyyil’azîm”.
Resûlullah bir hadis-i şerifinde, “Her kim ezan sesi işittiği zaman, müezzin ile 
beraber hafifçe okusa, her harfine bin sevap verilir, bin günahı mahvolur” buyurdu. 
 (Hayye alâ)ları duyunca bunları söylemeyip, (lâ havle velâ kuvvete illâ billâh) 
der. Ezandan sonra salevât getirilir. Sonra ezan duâsı okunur. İkinci (Eşhedü enne 
Muhammeden Resûlullah) söyleyince, iki baş parmağının tırnaklarını öptükten 
sonra, iki göz üzerine sürmek müstehabdır. 
Hâlid bin Zeyd câmi’inin müezzinleri her nemâzdan sonra şu duâyı okurlardı: 
“Rabbenâ amennâ bi mâ enzelte vetteba’ nerresûle fektübnâ ma’aşşâhidîn”. 
Günahların keffareti için
Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Ey ümmet-ü eshâbım, sizler sabahları
kalkarken şu duâyı okuyun: Sübhânellahi ve bihamdihi sübhânellahil azîm.”
 Bu duâ, okuyanın o günkü günahlarına kefaret olur. 
Yine buyurdu ki, “Her kim bu duâyı günde on kere okursa, Hak teâlâ o 
kimseye kırkbin sevap ihsân eder: Eşhedü en lâilâhe illallahü vahdehü lâ şerîke 
lehû ilâhen vâhiden sameden lem yettehiz sâhibeten velâ veleden velem 
yekün lehû küfüven ehad.” 
Sohbetten dağılırken  
Bir toplantıdan kalkıldığı zaman şu duâ okunmalıdır: “Sübhânek-allahümme 
ve bi hamdike, eşhedü en lâilâhe illâ ente vahdeke lâ şerîke leke ve 
estağfirüke ve etûbü ileyke.”  
Gece uyanınca  
Peygamberimiz buyurdu ki: “Gece uyanınca, şu duâyı okuyan, her istediğine 
nâil olur: “Lâ ilâhe illallahü vahdehü lâ şerîke leh, lehül mülkü ve lehül hamdü 
ve hüve alâ külli şey'in kadîr sübhanellahi velhamdülillâhi ve lâ ilâhe illallahü 
vallahü ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm.” 
Evden çıkarken ve girerken  
Evinden çıkarken Âyet-el kürsî okumalı. Evden çıkarken “Ayet-el kürsi”yi 
okuyan, eve dönünceye kadar belâlardan emin olur. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor 
ki: 
“Evinden çıkarken Ayet-el kürsi okuyana, yetmiş melek, evine dönünceye 

kadar duâ ve istigfar eder.” “Evinden çıkarken "Bismillah, tevekkeltü alellah, 

La havle vela kuvvete illa 

billah" diyen, tehlikelerden korunur, şeytan ondan uzaklaşır.” 
“Eve girerken İhlâs-ı şerîfi okuyan, yoksulluk görmez!”   
Bir kere “Kulhüvallâhü” sûresini ve bir kere de “Âyetelkürsî”yi okuyanın 
evine şeytân giremez. 
Yatarken okunacak duâlar 
Yatağına E’ûzü ve besmele okuyarak girmeli. Sağ yan üzerine kıbleye karşı

yatmalı. Sağ avucunu sağ yanağın altına koymalı. E’ûzü besmele ile bir Âyet-elkürsî okumalı. 

Sonra herbiri için besmele okuyarak, üç İhlâs, sonra bir Fâtiha, 

sonra birer def’a iki Kul e’ûzüyü okumalı. Sonra üç def’a Estağfirullahel’azîm ellezi 
lâ ilâhe illâ hu okumalı Üçüncüsüne el-hayyel-kayyûme ve etûbü ileyh, ilâve etmeli. 
“Tevekkeltü alellah. Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” okumalı. “Allahümmagfirlî ve 
li-vâlideyye ve lil mü’minîne vel mü’minât” ve bir salevât-ı şerîfe ve bir “Allahümme 

rabbenâ âtinâ fiddünyâ haseneten ve fil-âhireti haseneten ve kınâ azâbennâr 

birahmetike yâ Erhamerrâhimîn.” ve üç veyâ on veyâ kırk yâhud yetmiş kerre istigfâr 

ve bir kelime-i tevhîd okuyup, uyumalıdır. 
Yatarken Tebâreke ve Secde sûresini okumak da çok faydalıdır. 
Yemek duâsı     
Yemeğe başlarken besmele çekmek yani “Bismillahirrahmanirrahim” demek 
ve sonunda “Elhamdülillah” demek sünnettir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: 
“Yemekten sonra, "El-hamdülillahillezi etamena hazettaame ve rezekana min 
gayri havlin minna ve la kuvveh" duâsını okuyanın günahları affolur.”  
“Bir kimse, yiyip içtikten sonra, "El hamdülillahillezi atameni ve eşbeani ve 
sakani ve ervani" duâsını okursa, anasından doğduğu günkü gibi günahsız olur.”  
Peygamber efendimiz yemekten sonra “El-hamdü-lillahillezi etamena ve 
sakana ve cealena müslimin” duâsını okurdu  
Yemeklerden sonra, yukarıdaki duâları da içine alan şu duâyı okumak daha 
uygundur:  
“El-hamdü-lillahillezi eşbeana ve ervana min-gayri-havlin minna ve la 
kuvveh. Allahümme atimhüm kema atamuna. Allahümmerzukna kalben 
takıyyen, mineşşirki beriyyen la kâfiren ve şekıyyen velhamdülülillahi 
rabbilalemin” 
Murada kavuşmak için
Murâdlara nâil olmak için şu duâyı okumalıdır: “Allahümme salli alâ 
seyyidinâ Muhammedin ve alâ âl-i seyyidinâ Muhammedin salâten tüncînâ 
bihâ min cemî’il ehvâl-i vel-âfât ve takdî lenâ bihâ cemî’al hâcât ve 
tütahhirünâ bihâ min cemi’isseyyiât ve terfe’unâ bihâ a’ledderecât ve 
tübelligunâ bihâ akselgâyât min cemî’il hayrât-i fil hayâti ve ba’del-memât.”
Dilek Duâsı: “Fetavai kari-ül-hidaye”de diyor ki: 
Dileği olan kimse, yatacağı zaman abdest almalı, temiz bir örtü üzerinde 
oturup, üç defa salevât okumalı, sonra herbirine Besmele çekerek on Fâtiha ve 
sonra onbir İhlâs okumalı, sonra üç salevât okumalı, sonra sağ yanı üzere, yüzü 
kıbleye karşı olarak ve sağ elini sağ yanağı altına koyarak yatıp uyumalıdır. Niyet 

ettiği şeyin nasıl olacağını, biiznillah rü'yâda görür.  “Mekatib-i şerife” kitabında 

buyuruldu ki: Hacetlere, dileklere kavuşmak için, 

iki rekat namaz kılıp, sevabını silsile-i aliyye denilen âlimlerin ruhuna hediye 
etmeli, bunların hürmeti için diyerek duâ etmelidir. Mesela, "Ya Rabbi, filan yere 
sağ sâlim gidip gelmek nasib eyle, filan sıkıntıdan beni kurtar." gibi duâ ettikten 
sonra, "Bu duâmı silsile-i aliyye büyükleri hürmetine kabul eyle" demelidir! 
Amâ, bir zat gelip, “Ya Resulallah! Allahü teâlâya duâ et, gözlerim açılsın” 
dedi. Peygamber efendimiz de, “Kusursuz bir abdest al! Sonra, ya Rabbi! Sana 
yalvarıyorum. Sevgili Peygamberin Muhammed aleyhisselamı araya koyarak, 
senden istiyorum. Ey çok sevdiğim Peygamberim Muhammed aleyhisselam! Seni 
vesile ederek, Rabbime yalvarıyorum. Senin hatırın için kabul etmesini istiyorum. 
Ya Rabbi, bu yüce Peygamberi bana şefaatçı eyle! Onun hürmetine duâmı kabul 
et” duâsını okumasını söyledi. O da, abdest alıp duâ etti. Hemen gözleri açıldı.  
Bu duâyı müslümanlar, her zaman okumuşlar ve maksatlarına 
kavuşmuşlardır. Ancak, namaz kılmıyanın, haram işliyenin ve kalbi gafil olan ettiği 
duâdan tam netice alamaz.Ehl-i sünnet itikadında olmıyanın okuması faide 
vermez. Hak teâlâ, herşeyi bir sebep ile yaratmaktadır. Bir şeye kavuşmak istiyen, 
o şeyin sebebine yapışmalıdır. Rabbimiz, insana sıhhat, şifa vermek için, duâ 
etmeyi, sadaka vermeyi ve ilaç kullanmayı sebep yapmıştır. 
Musibet karşısında  duâ 
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: 
“Bir müslümanın ölümünü duyunca, "İnna lillah ve inna ileyhi raciun"
dedikten sonra, "Ya Rabbi onu salihlere kat, rahmetine eriştir, çoluk çocuğuna 
iyilikler ihsan et, bizi de onu da mağfiret et" diye duâ edin!”  
[İnna lillah ve inna ileyhi raciun, Bekara suresinin 156. ayet-i kerimesidir. 
"Elbette biz, Allahü teâlânın kuluyuz, ölümden sonra dirilerek yine Ona döneceğiz" 
mealindedir.] 
 “Birinize bir musibet veya bir belâ geldi mi, innâlillah...dedikten sonra "Ya 
Rabbi, senin yanında bu musibetin ecrini [sevabını] bekliyorum, bunun ecrini bana 
ver ve bunu daha hayırlı bir şeyle değiştir" diye duâ etmelidir.” 
“Bir musibet karşısında innâlillah...dedikten sonra , musibetin sonucu güzel 
olur.” 
  Salâten tüncînâ 
Sıkıntılardan,afatlardan, belalârdan kurtulmak için Murâdlara nâil olmak için, 
“Salâten tüncînâ” “Salât-i tefriciyye” okumalıdır: 
Salâten tüncînâ: “Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âl-i 
seyyidinâ Muhammedin salâten tüncînâ bihâ min cemî'il ahvâl-i vel-âfât ve taktî 
lenâ bihâ cemî'al hâcât ve tütahhirünâ bihâ min cemi'isseyyiât ve terfe'unâ bihâ 
a'ledderecât ve tübelligunâ bihâ akselgâyât min cemî'il hayrât-i fil hayati ve ba'delmemât”. 
Salât-i tefriciyye: Allahumme salli salâten kâmileten ve selim selâmen 

tâmmen alâ seyyidinâ muhammedinillezî tenhallü bi-hil’ukadu ve tenfericu 

bihi’lkurebu ve tukdâ bihi’l-havâicu ve tunâlu bihirreğâibu ve husnulhavâtimi ve 

yusteskal ğamâmu bivechihil keriymi ve alâ âlihî ve sahbihi fiy-kulli lemhatin ve 
nefesin biadedi kull-i ma’lûmin lek. 
Ağrılarda okunacak dualar
Resûlullah efendimiz hasta ziyaretine gitmişti. Hastanın, çok ağrısı ve sancısı
vardı. “Ağrıyan yeri sağ elin ile yedi kere mesh eyle! Her defasında E’ûzü 
bi’izzetillahi ve kudretihi min şerri mâ-ecidü ve ühâzirü oku!” buyurdu. 
(Bostân-ül-Ârifin) 
Resûlullah yine buyurdu buyurdu ki: “Yağmur suyunu toplayıp, üzerine, 
Fâtiha-i şerîfe, Âyet-el-kürsi, İhlâs-ı şerîf ve Kul-e’ûzü sûreleri yetmişer kere 
okunur. Bu sudan aralıksız yedi sabâh içenlerin hastalıkları, ağrıları zâil olur.”  
Bunları, beş, on sâlih müslümân toplanıp, aralarında taksim ederek okuyup, suya 
üfleyebilirler” (Hazînet-ül-esrâr) 
Aişe validemiz buyurdu ki, bir yerinde ağrı olduğunuda, Resulullah iki Kûl 
e’ûzü (Felak ve Nâs) sûresini okuyup, mübarek avcuna üfler, elini ağrı olan yere 
sürürerdi. 
Kalb ağrısı için de, “Ellezîne âmenû ve amilussalihâti tûbâ. Lehüm ve 
husnü meâb.” Duasının okunması tavsiye edilmiştir. 
Kaybolan şeyi bulmak için okunavak duâ 
Kaybolan, çalınan birşeyi bulmak için, hergün yirmibeş kere, “Yâ 
câmi'annâsi liyevmin lâ raybe fîhi innallahe lâ yuhlifül mî'âd icma' beynî ve 
beyne...” duâsını okumalıdır. Buluncaya kadar okumalıdır. Duânın sonunda da 
kaybolan şeyin ismini söylemelidir.  
Doğumun rahat olması için
 Abdüllah ibni Abbâs hazretleri buyurdu ki, çocuğun rahat doğması için bir 
tas, tabak içine, veya kağıda “Bismillâhillezî lâ ilâhe illâ huv El-Halîm-ül Kerîm. 
Sübhâne Rabbil’ Arş-il’azîm Elhamdülillahi Rabbil’ âlemîn” ve sonra (Nâzi’ât) 
sûresinin son âyetini ve Ke-ennehüm’den i’tibâren (Ahkaf) sûresinin son âyetini 
islâm harfleri ile yazıp, eritip anasına içirmelidir. 
Ruhî sıkıntada okunan Duâ 
Şu duâ Kur’an-ı kerim harfiyle yazıp ruhu dengesi bozuk kimseyi  okunursa, 

akıllanır, hastaya okunursa şifa bulur:  “Reva Aliyyül-Rıda, fe-kale, Haddeseni ebi 

Musel-Kazım an ebihi CaferisSadık an ebihi Muhammedenil-Bakır an ebihi 

Zeynelabidin Ali an ebihil-Hüseyn an 

ebihi Ali bin Ebi talib radıyallahü anhüm, kale haddeseni habibi ve kurretü ayni 
Resulullahi  sallallahü aleyhi ve sellem, kale haddeseni Cibrilü, kale semitü 
Rabbülizzeti yekülü, La ilahe illallahü hısni, men kale-ha dehale hısni, ve men 
dehale hısni emine min azabi” 
Ruhî sıkıntı ve dengesizlikler ve huzur için ayrıca şu duanın okunması da 
tavsiye edilmiştir: “ Nes’elükel ısmete fil harakâti vessekenâti vel kelimâti vel 
irâdât”
Ölülere duâ  
İnsan, bu dünyada kalmak için yaratılmadı. Ölüm bir köprü gibidir. Sevgiliyi 
sevgiliye kavuşturur. Ölmek, felaket değildir. Öldükten sonra başına gelecekleri 
bilmemek felakettir. Ölülere, duâ ile, istiğfâr etmekle, onun için sadaka vermekle 
yardım etmek, imdâdlarına yetişmek lâzımdır. Ne yapılacaksa biran önce 
yapılmalıdır. Dinimizde 40.52.gün diye bir şey yoktur. Bunlar Hıristiyanlıktan 
geçme batıl inançlardır. Resûlullah buyurdu ki: “Ölünün mezardaki hâli, imdâd 
diye bağıran, denize düşmüş kimseye benzer. Boğulmak üzere olan kimse, 
kendisini kurtaracak birini beklediği gibi, meyyit de, babasından, anasından, 
kardeşinden, arkadaşından gelecek bir duâyı gözler. Kendisine bir duâ 
gelince, dünyanın hepsi kendine verilmiş gibi sevinmekten daha çok sevinir. 
Allahü teâlâ, yaşıyanların duâları sebebi ile, ölülere dağlar gibi çok rahmet 
verir. Dirilerin de ölülere hediyesi, onlar için duâ ve istiğfâr etmektir.” 
Îman ile ölenlere hatim okuyup sevabını bağışlamak, hatm-i tehlîl yapmak, 
yâni yetmişbin Kelime-i tevhîd okuyup sevabını ruhuna hediye etmek çok 
faydalıdır. Hadis-i şerifte: “Bir kimse, kendisi için veya başkası için yetmişbin 
aded Kelime-i tevhîd okursa, günahları affolur” buyuruldu.  
Yetmişbin Kelime-i tevhîdi bir kimse veya birkaç kimse okuyabilir. Hatim de 
cüzler halinde dağıtılıp kasa zamanda biririlebilir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: 
“Kabristandan geçen kimse 11 ihlas okuyup, sevabını kabirdekilere hediye ederse, 
ölü adedince sevab verilir.” 
Bir kimse, farz olsun, nafile olsun, herhangi bir ibâdeti yaparken veya 
yaptıktan sonra, sevabını, ölü, diri herkese hediye edebilir. 
Namaz, oruç, hac, umre, sadaka, Kur'an-ı kerim okumak, evliyanın kabrini 
ziyaret, kurban, zikr gibi ibâdetlerin sevabları başkasına hediye edilebilir. Hediye 
edenin kendi sevabından hiç azalmadan, bütün müminlere de sevabı erşir. Yani 
sevab, hediye edilenlere, taksim edilmeden, her birine bütünü kadar erişir. 
Her ibâdetin sevabı, Resulullah efendimizin mübarek ruhuna da 
gönderilebilir. İbni Ömer hazretleri, Peygamber efendimiz için umre yapmıştır. 
İbn-is Serrac hazretleri de Resulullah efendimiz için onbinden fazla hatim 
okumuş, mübarek ruhu için kurban kesmişti.  
Şu hâlde, her mümin yaptığı ibâdetlerin sevablarını, başta Peygamber 
efendimiz olmak üzere, ana-babasına ve bütün müminlere hediye etmelidir! 
Sevabı hepsine de gider. Kendi sevabından da bir şey eksilmez. Namazdan sonra duâ              
Namazlardan sonra, okunması gereken belli duâ yoktur. Herkes ihtiyacına 
göre duâ eder. Hep aynı duâyı okumak uygun değildir. Ne istediğini şuurlu olarak 
bilmek gerekir. Ne istediğinin farkında olmadan duâ etmek uygun olmaz. 
Belli şeyleri ezberleyip, şiir okur gibi duâ etmek mekruhtur. Duâ, uyanık kalb 
ile ve sessiz yapılmalıdır! Duâyı yalnız namazlardan sonra ve belli zamanlarda 
yapmak da mekruhtur. Her fırsatta duâ etmelidir! Namazlardan sonra büyüklerimiz 
şöyle duâ ederlerdi: 
Elhamdülillahi Rabbil’âlemîn. Essalâtü vesselâmü alâ resûlinâ Muhammedin 
ve Âlihî ve Sahbihî ecma'în. Yâ Rabbî! Kıldığım nemâzı kabûl eyle! Âhir ve 
âkıbetimi hayr eyle. Son nefesimde Kelime-i tevhîd söylememi nasîb eyle. 
Ölmüşlerimi afv ve magfiret eyle. Allahümmagfir verham ente hayrürrâhimîn. 
Teveffenî müslimen ve elhıknî bissâlihîn. Allahümmagfir-lî ve li-vâlideyye ve 
lilmü’minîne vel mü’minât yevme yekûmül hisâb. Yâ Rabbî! Beni şeytân şerrinden 
ve düşman şerrinden ve nefs-i emmârem şerrinden muhâfaza eyle! Evimize 
iyilikler, halâl ve hayrlı rızklar ihsân eyle! Ehl-i islâma selâmet ihsân eyle! A’dây-ı
müslimîni kahr ve perîşân eyle! Kâfirlerle cihâd etmekde olan Müslümanlara 
imdâd-i ilâhiyyen ile imdâd eyle! Allahümme inneke afüvvün kerîmün tuhibbül’afve 
fa’fü annî. Yâ Rabbî! Hastalarımıza şifâ, dertli olanlarımıza devâ ihsân eyle! 
Allâhümme innî es’elükessıhhate vel-âfiyete vel-emânete ve hüs-nelhulkı verrıdâe 
bilkaderi bi-rahmetike yâ erhamerrâhimîn. Anama, babama ve evlâdlarıma ve 
akrâba ve ahbâbıma ve bütün din kardeşlerime hayrlı ömürler ve hüsn-i hulk, akl-ı
selîm ve sıhhat ve âfiyet, rüşdü hidâyet ve istikâmet ihsân eyle yâ Rabbî! Âmîn. 
Velhamdü-lillâhi rabbil’âlemîn. Allahümme salli ala..., Allahümme bârik alâ..., 
Allahümme Rabbenâ âtinâ... Velhamdü lillâhi Rabbil’âlemîn. Estagfirullah, 

estagfirullah, estagfirullah, estagfirullahel’azîm elkerîm ellezî lâ-ilâhe illâ huv 

elhayyel-kayyûme ve etûbü ileyh. 

Yolculukta okunacak duâ
Bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki:  
Evden çıkarken “Ayet-el kürsi”yi okuyan, eve dönünceye kadar belâlardan 
emin olur. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: 
“Evinden çıkarken "Bismillah, tevekkeltü alellah, La havle vela kuvvete illa 
billah" diyen, tehlikelerden korunur, şeytan ondan uzaklaşır.” 
Besmele çekerek "Bismillahi mecraha ve mürsaha inne rabbi le gafururrahim" 
(Hud 41) ayet-i kerimesini okursa, otobüs, tren, taksi gibi her vasıtaya binerken 
okuyanın kazadan, belâdan, boğulmaktan korunacağı da bildirilmiştir. Yine bir 
hadis-i şerifte, gemiye binince, Zümer suresinin 67. ayet-i kerimesini okuyanın 
boğulmaktan emin olacağı bildirilmiştir. (Kurtubi) 

Yolculuğa çıkan iki rekat namaz kılmalı ve sadaka vermelidir! Zahid EbülHasen-i 

Gazvi hazretleri, “Yolculuğa çıkarken, Liilafiyi okuyan, bütün kötülüklerden 

emin olur” buyurdu.  
Şifa ayetleri 
Şifa ayetleri abdestili olarak yazılıp suya konup içilirse hastalıklara şifa olur.  
“Şifâ âyetleri” şunlardır: Tevbe sûresi, ondördüncü âyetinin sonu, Yûnüs 

sûresi, elliyedinci âyetinin ortası, Nahl sûresi, altmışdokuzuncu âyetinin orta kısmı, 

İsrâ sûresi, seksenikinci âyetinin baş tarafı, Şü'ârâ sûresinin sekseninci âyeti, 

Fussilet sûresi, kırktördüncü âyetinin orta yeridir.  
M. Masum hazretleri buyuruyor ki: 
Ayet-i kerimenin, duânın tesir edebilmesi için, okuyan ve okunan kimsenin 
buna inanması ve okuyanın Ehl-i sünnet itikadında olması, Allahü teâlânın rızası
için okuması, kul hakkından sakınması, haram yememesi ve karşılığında ücret 
istememesi şarttır. 
Nazar duâsı   
Nazar haktır. İnsana, hayvana ve hatta cansıza da nazar değer. Nazar 
hastalık yapar, hatta öldürür. Kadınlara ve çocuklara daha çok tesir eder.  
Peygamberimiz, nazar ile ilgil olarak,”Nazar insanı mezara, deveyi kazana 
sokar” “Hoşa giden bir şeyi görünce, "Maşaallah lla kuvvete illa billah" denirse o 
şeye nazar değemez.” 
Sabah-akşam, 3 defa “Bismillahillezi la yedurru maasmihi şeyün fil erdi vela 
fissemai ve hüvessemiulalim” okuyan, büyü, nazar ve zulümmden korunur.”  
Göz değene, Peygamber efendimizin bildirdiği şu tavizi okumalıdır:  
“Euzü bi-kelimatillahittammati min şerri külli şeytanın ve hammatin ve 
min şerri külli aynin lammetin.” 
Nazar değen kimseye şifa için Ayet-el-kürsi, Fatiha, Muavvizeteyn ve 
Kalem suresinin son iki ayetini okumanın muhakkak iyi geldiği bildirimiştir. Ayat-ı
hırzı okumak ve üzerinde taşımak da çok faidelidir. 
Herkes, bilhassa nazarı değen kimse, beğendiği birşeyi görünce 
“Maşaallah” demeli, ondan sonra, ne söyliyecekse, o şeyi söylemelidir. Önce 
Maşaallah deyince, nazar değmez. 
Büyüklerimizin bildirdiği Nazar Duâsı şöyle: 
Bismillâhirrahmânirrahîm bismillâhi azîm-iş- şâni şedîd-il birri mâ 
şâallahü kâne habese hâbisün min hacerin yâbisin ve şihâbin kâbisin. 
Allahümme innî radedtü ayn-el âini aleyhi ve alâ men ehabb-en-nâsi ileyhi ve 
fî keyedihî ve kilyetihî lahmün rakîkun ve azmün dakîkun fîmâ lehû yelîku 
ferci-il basara hel terâ min fütûrin sümmerci-il basara kerrateyni yenkalib 
ileyk-el basaru hâsian ve hüve hasîr ve in yekâdüllezîne keferû leyüzlikûneke 
biebsârihim lemmâ semi-uz- zikra ve yekûlûne innehû lemecnûnün ve mâ 
hüve illâ zikrun lilâlemîne lâ havle velâ kuvvete illâ billâh-il aliyy-il azîmi Lâ 
ilâhe illallâhü hısnî, men kâle-hâ dehale hısnî, ve men dehale hısnî emine min 
azâbî. Sadaka rasûlullahi sallalahü teâlâ aleyhi ve selleme. 
Büyüden, sihirden kurtulmak için duâ
Sihir, büyü nedir? 
Cinlerin insanlarda yaptıkları hastalıklara “Sihr=Büyü” denir. Müslüman olan 
cinlerin insanlarla bir alâkası yoktur. Bunlar, yalnız ibâdet ederler. Bunlardan 
insanlara zarar gelmez. Kâfir olan cinler, insandan ayrılmazlar. Cinler her şekilde 
görünürler. Böcek şekline, mikrob şekline de girerler. İnsanın damarlarında 
dolaşırlar. Yalnız mü’minlerin kalbine giremezler. Kâfir cinler, iyi insan şekline de 
girer. Her iyiliği yapar. İnsanlara fâideli olurlar. Kâfir ve fâsıklarla arkadaşlık 

yapınca, hiç ayrılmazlar. Kâfir insanlar gibi, her iyiliği yapınca, arkasından küfre, 

fıska sebeb olurlar. İnsanın göstereceği kimselerde hastalık, sihir yaparlar. Bu 

hastalıkdan kurtulmak için, bu cinni yok etmek veyâ kovmak lâzımdır.  
Sihir, büyü yapmak olup haramdır. Sihir vâsıtasiyle her dilediğini yapacağına 
inanırsa, kâfir olur. Sihirin te'sîrine inanmayan da kâfir olur. Sihrin, diğer ilâclar gibi, 
Allahü teâlâ dilerse te'sîr edebileceğine inanmalıdır. Her dilediğini, Allahü teâlânın 
yaratacağına inanmak küfür olmaz ise de, büyük günahtır. 
Peygamber efendimize büyü yaptılar. Ağır hastalandı. Cenâb-ı Hak, Felâk ve 
Nâs sûrelerini gönderdi, bunları okuyarak büyüden kurtuldu. Resulullah efendimiz 
buyurdu ki: “Müslüman büyü yapmaz. Allah saklasın, îmânı gittikten sonra 
büyü te'sir eder.” ”Falcıya, büyücüye, kâhine giderek, onların söylediklerine 
inanan, Kur'ân-ı kerîme inanmamış olur.”
Hayırlı iş yapmak için de haram işlemek (büyü çözmek için büyü yapmak) 
câiz değildir.  Büyüden kurtulmak için, diğer hastalıklarda olduğu gibi sebeblere 
yapışmak lâzımdır.  
Bu sıkıntılar, ruhi hastalıklar için, kıymetli kitaplarda bildirilen duâlardan 
bazıları şunlardır:  
- Bir miktar suya Ayet-el kürsi, İhlas ve Muavvizeteyn [Nas ve Felak] 
surelerini okumalıdır! Büyü yapılan kimse bundan üç yudum içmeli, kalan su ile 
gusledilmelidir! 
- Üç kere Salevat-ı şerife okumalı, sonra yedi Fatiha, yedi Ayet-el kürsi, yedi 
Kâfirun suresi, yedi İhlas-ı şerif, yedi Felak ve yedi Nas surelerini okuyup kendi 
üzerine veya hastanın üzerine üflemelidir! Bunları tekrar okuyup hastanın odasına, 
yatağına, evin her yerine, bahçesine üflemelidir! 
- Fatiha, Ayet-el kürsi ve dört kul, (yani Kâfirun, İhlas, Felak ve Nas sureleri) 
yedişer kere okunup hastaya üflenirse, bütün afetler, dertler için, sihir (büyü), 
nazar için iyi gelir. Tuz üzerine okunup, suda eritilerek içmek de olur. 
- Sabah akşam, Bekara suresinin başından dört ayet ve Ayet-el kürsi ile, 
Ayet-el kürsiden sonraki iki ayeti ve Bekara suresinin sonundaki 3 ayet, hastanın 
üzerine okunursa, iyi olur. 
- “La ilahe illallahü vahdehü la şerike leh lehülmülkü ve lehülhamdü ve hüve 
ala külli şeyin kadir” okunmalıdır! 
- Günde 500 kere “La havle vela kuvvete illa billah-il-aliyyilazim” okunmalıdır! 
Başlarken yüz kere salevat ve bitirince de yine yüz kere salevat getirmelidir! 
- 25 kere Estagfirullah denir. Sonuncusunda ve etubü ileyhe kadar okunur. 
Sonra onbir ihlas ve yedi kere Fatiha-i şerife ve otuz üç kere, Allahümme salli ve 
sellim ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina muhammed okuyup, sevabı
Peygamber efendimizin ve Eshab-ı kiramın ve Evliyanın ruhlarına ve sonra Silsile-i 
aliyye denilen büyük âlimlerin isimlerini söyleyip; bu büyüklerin ruhlarına hediye 

edilir. Bunların hürmetine şifa vermesi için Allahü teâlâya duâ edilir. Hergün 

sabahakşam böyle duâ edilir. (Silsile-i aliyye büyüklerinin isimleri “Şifa için okunacak 

duâ” bahsinde yazılıdır.) 
- Ayatı hır okumak ve üzerde taşımak. 
Ayat-i hırz nasıl okunur? 
Abdest alınıp, 7 istigfar ve 11 salevat okunup, hastanın sıhhatine niyet 
ederek, güneş doğduktan ve ikindi namazından sonra, günde iki defa hasta 
üzerine okunmalı, işaretli yerlerde, hasta üzerine üfürülmeli, şifa buluncaya kadar 

[kırk gün kadar] devam etmeli. Her defası sonunda, bir Fatiha okuyarak sevabı, 

Peygamber efendimizin ve Behaeddin Buharî, Ahmed Rifai ve İmam-ı Rabbanî 

hazretlerinin ruhuna hediye edilmeli. Bir nüsha da yazıp, yanında taşırsa, sihirden, 
büyüden, nazar değmesinden korur. Muradı hasıl olur.  
Ayat-i hırz nedir? 
Ayat-i hırz, şu sure ve ayetlerdir:  
Fatiha, Bekara 1,2,3,4,5 ve 163,164 ve 255, 256,257 ve 285,286, Al-i İmran 
18,19. ayetten sadece: “İnneddine indellah-il-islâm” kısmı, Al-i İmran 26,27, Al-i 
İmran 154, Enam 17, Araf 54, 55,56, Tevbe 51, Tevbe 128,129, Yunüs 107, Hud 
56, İbrahim 12, İsra 43 ve 110,111, Müminun 116,117,118, Ankebut 60, Rum 
17,18, Fatır 2, Yasin 83, Saffat 1,2,3,4, 5,6,7,8,9,10,11, Saffat 180,181,182, Feth 
27, 28,29, Rahman 33,34,35,36, Hadid 1,2,3,4,5, Haşr 21,22,23,24, Cin 
1,2,3,4,5,6, Buruc 20, 21,22, İhlas, Felak ve Nas sureleri.( Bu âyetler, Hakîkat 
Kitabevi’nin (0212 523 45 56) neşrettiği, “İslâm Ahlâkı “ kitabında ayat-ı hırz 
hakkında geniş bilgi vardır. Ayrıca yine aynı yayınevinin “Teshîl-ül-menâfi” 
kitabının sonunda  bu ayetlerin orijinali yazılıdır.)   
Ruhu sıkıntılar için ayrıca fenni tedavi için doktora da gitmek gerekir. Organik 
bir rahatsızlık da olabilir. Peygamber efendimizin üç türlü ilaç kullandığı
bildirilmiştir. Kur'an-ı kerim veya duâ okurdu. Fen ile bulunan ilaçları kullanırdı. Her 
ikisini karışık da kullanırdı.  
Şeytân ve düşman şerrinden korunmak için

E’ûzü Besmele ve Kul e’ûzü sûrelerini okuyup, sonra “E’ûzü 

bikelimâtillâhittâmmati min şerri külli şeytânın ve hâmmatin ve min şerri külli 

aynin lâmme” okumalı ve “Bismillâhillezî lâ-yedurru ma’asmihî şey’ün fil’ardı
velâ fissemâ ve hüvessemî’ul’alim” okumalı ve yetmiş kerre “Estagfirullah min 
külli mâ kerihallâhül’azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüvel-hayyel kayyûm ve etûbü”
okumalı ve hepsini okurken, manâlarını düşünmelidir. Estagfirullah: beni afv et yâ 
Rabbî demekdir ve “Allahümme innî e’ûzü bike min hemezâtişşeyâtîn”
okumalı, sonra “Allahümme innî e’ûzü bike min azâbil-kabri ve min azâbinnâr 
ve min fitnetil mahyâ velmemâti ve min fitnetil Mesîhiddeccâl” okumalıdır. 
İftar Duâsı  
Güneşin battığı iyi anlaşılınca, önce E’ûzü ve Besmele okuyup, (Allahümme 
yâ vâsi’al-magfireh igfirlî ve li-vâlideyye ve li-üstâziyye ve lil-müminîne vel 
müminât yevme yekûmülhisâb) denir. Bir iki lokma iftârlık yiyip, (Zehebezzama’ 
vebtelletil-urûk ve sebetel-ecr inşâallahü teâlâ) denir ve yemeğe başlanır.  
Şifa için okunacak duâ
Hasta, sabâh ve yatsı nemâzlarından sonra, abdestli olarak üç istigfâr, sonra 
üç Fâtiha okuyup şöyle duâ yapar: 
“Elhamdülillâhi Rabbil’âlemîn vessalâtü vesselâmü alâ Resûlinâ 
Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecma’în. 
Yâ Erhamerrâhimîn. Yâ Rabbî! Okuduğum Fâtiha-i şerîfeleri hediyye 
eyledim. Kabûl eyle. Hâsıl olan sevâbları, sevgili peygamberimiz Muhammed 
aleyhisselâmın ve Âlinin ve Eshâbının ve bütün âlimlerin ve sâlihlerin ve velîlerin 

rûhlarına hediyye eyledim vâsıl eyle. Bilhâssa İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin ve 

Abdülkâdir-i Geylânînin ve İmâm-ı Muhammed Gazâlînin ve Ebû Bekr-i Sıddîkın 

ve Selmân-ı Fârisînin ve Kâsım ve Ca’fer-i Sâdık ve Bâyezid-i Bistâmî ve Ebül 
Hasen Harkânî ve Ebû Alî Farmedî ve Yûsüf-i Hemedânî ve Abdülhâlık 
Goncdevânî ve Ârif-i Rîvegerî ve Mahmûd Encirfagnevî ve Alî Râmitenî ve 
Muhammed Bâbâ Semmâsî ve Seyyid Emîr Gilâl ve Seyyid Muhammed 
Behâüddîn-i Buhârî ve Alâüddîn-i Attâr ve Ya’kûb-i Çerhî ve Übeydullâh-i Ahrâr ve 
Kâdı Muhammed Zâhid ve Dervîş Muhammed ve Hâcegî Emkengî ve Muhammed 
Bâkî Billâh ve İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî ve Muhammed Ma’sûm ve 
Seyfeddîn ve Seyyid Nûr Muhammed ve Mazher-i Cân-ı Cânân ve Abdüllah-ı
Dehlevî ve Hâlid-i Bağdâdî ve Seyyid Abdüllah şemdînî ve Seyyid Tâhâ-i Hakkârî 
ve Seyyid Muhammed Sâlih ve Seyyid Fehîm-i Arvâsî ve Seyyid Abdülhakîm ibni 
Mustafâ hazretlerinin rûhlarına hediyye eyledim, vâsıl eyle yâ Rabbî. Bu velîlerin, 
bu sevdiklerinin hâtırları ve hurmetleri için benim derdime devâ ve şifâ ihsân eyle, 
beni bu marâzdan halâs eyle, bana sıhhat ve âfiyet ve emânet ve güzel ahlâk ve 
kaderine rızâ ihsân eyle yâ Rabbî, âmîn. Velhamdülillâhi Rabbil âlemîn.” 
Şifa için başka bir duâ 
Bismillâhirrahmânirrahîm. Yâ Rabbî! Hastalığım sebebi ile düşmanlarımı
sevindirme. Kur’ân-ı kerîmi benim için şifâ ve devâ eyle. Ben hastayım, sen ise 
devâ ihsân edicisin. Yâ Rabbî! ‹’timâd ve ümmîdim Sensin. Senin hakkındaki 
hüsn-i zannımı şifâm kıl. Yâ Rabbî! Aklımı ve dînimi muhâfaza eyle. Azâmetin 
hürmetine yakînimi, ya’nî şeksiz şübhesiz îmânımı dâim eyle. Bana yetecek kadar 
halâl rızk ihsân eyle. Bana eziyyet verecek kimselerin kötülüğünü, şerrini benden 
uzak kıl. Beni doktorlara muhtâc etme. Yer yüzünde (hayâttayken) hatâ ve 
kusûrlarımı setr eyle. Kabre girdiğim zemânda bana merhamet eyle. Yâ Rabbî! 
Kıyâmet ve hesâb gününde beni bağışla, bana magfiret eyle. Besmele-i şerîf 
yolumdur. Allahü teâlânın Rahmân sıfatı mesnedim, arkadaşımdır. Bana dokunan 
her dürlü kötülükden, düğümlere üfüren büyücülerin şerrinden ve hasedcilerin 
hasedlerini ortaya koydukları zemân, onların kötülüklerinden Rahîm sıfatın ile beni 
koru. Allahım! Sen birsin. şerîkin ve nazîrin yokdur. 
Tevhid duâsı
Yâ Allah, yâ Allah. Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah. Yâ Rahmân, yâ 
Rahîm, yâ afüvvü yâ Kerîm, fa’fü annî verhamnî yâ erhamerrâhimîn! Teveffenî 
müslimen ve elhıknî bissâlihîn. Allahümmagfirlî ve li-âbâî ve ümmehâtî ve li âbâ-i 
ve ümmehât-i zevcetî ve li-ecdâdî ve ceddâtî ve li-ebnâî ve benâtî ve li-ihvetî ve 
ehavâtî ve li-a’mâmî ve ammâtî ve li-ahvâlî ve hâlâtî ve li-üstâzî Abdülhakîm-i 
Arvâsî ve li kâffetil mü’minîne vel-mü’minât. “Rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în.” 
İstihare namazı ve duâsı  
Gusül abdesti alınır. Gusülden sonra, “İstihâreye niyet ettim” diyerek iki rekât 
namaz kılıp, yatılır. Birinci rekâtta (Kâfirûn), ikinci rekâtta (İhlâs) sûresi okunur.  
İstihâre yapması sünnettir. İstihâre namazından sonra şu duâ okunur: 
“Allahümme estehîrüke bi-ilmike ve estaktirüke bi-kudretike ve es'elüke min 
fadlikel'azîm fe inneke tükaddirü ve lâ ükaddirü ve tâlemü velâ a'lemü ve ente 
allâmül-guyûb” Yedi gece böyle istihâre yapılır. Sonra, kalbe gelen şey yapılır. İstihâreden 
sonra, abdestli olarak, kıbleye dönüp yatılır. Rü'yâda beyaz veya yeşil görmek 
hayra alâmettir. Siyah veya kırmızı görmek şerre alâmettir denildi. İstihâre 
namazını başkasına kıldırmak sünnet değildir. İstihâre yapmasını öğrenmeli, bu 
sünneti kendisi îfâ etmelidir. Bedenle yapılan ibâdetleri başkasına yaptırmak câiz 
değildir. 
İstihâreden istenilen neticenin sağlıklı bir şekilde alınabilmesi için, öncelikle 
düzgün bir itikada sahip olmala beraber, guslün de şartlarına uygun alınmış olması
lazımdır. Hanefi mezhebinde diş dolgusu ve kaplaması olanın guslü geçerli 
olmadığı için, böyle kimsenin Mâliki mezhebini taklid ederek gusletmesi gerekir. 
Taklid nasıl yapılacağı hakkında, “Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye “ kitabında 
geniş bilgi vardır. (Hakikat kitapevi, 0212 523 45 56) 
Tecdidi imân ve nikâh duâsı  
Tecdidi imân: 
Yâ Rabbî! Hîn-i bülûgumdan bu âna gelinceye kadar, islâm düşmanlarına ve 
bid'at ehline aldanarak, edindiğim yanlış, bozuk i'tikâdlarıma ve bid'at, fısk olan 
söylediklerime, dinlediklerime, gördüklerime ve işlediklerime nâdim oldum, pişmân 
oldum, bir dahâ böyle yanlış inanmamağa ve yapmamağa azm, cezm ve kasd 
eyledim. Peygamberlerin evveli Âdem aleyhisselâm ve âhiri bizim sevgili 
Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmdır. Bu iki Peygambere ve ikisi arasında 
gelmiş geçmiş Peygamberlerin cümlesine îmân etdim. Hepsi hakdır, sâdıkdır. 
Bildirdikleri doğrudur. Âmentü billah ve bi-mâ câe min indillah, alâ murâdillah, ve 
âmentü bi-Resûlillah ve bi-mâ câe min indi Resûlillah alâ murâd-i Resûlillah, 
âmentü billâhi ve Melâiketihi ve kütübihi ve Rüsülihi velyevmil-âhiri ve bilkaderi 
hayrihi ve şerrihi minallâhi teâlâ vel-ba'sü ba'delmevti hakkun eşhedü en lâ ilâhe 
illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resûlüh. 
Tecdidi nikah: 
Tecdid-i imandan sonra, iki şahid yanında tecdid-i nikah yapmak iyi olur. 
Kolaylık olmak için, nikahı yenilemeye hanımdan vekalet almalı, iki şahid yanında, 
“Öteden beri, nikahım altında bulunan hanımımı, onun tarafından vekil olarak ve 
tarafımdan asil olarak kendime nikah ettim” demelidir. Camilerde Cuma akşamları
yapılan meşhur tecdid-i iman ve tecdid-i nikahı cemaat ile okumak bu hükme 
dayanmaktadır. 
Camide, imam efendi, yukarıdaki ifadeyi cemaat ile birlikte söylerse, cemaat 
birbirlerine şahid olmuş, hanımından vekalet alanların nikahları tazelenmiş olur. 
Cemaat ile birlikte, “Allahümme innî ürîdü en üceddidel îmâne vennikâha 
tecdîden bi-kavli lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah.” duâsını okuyanlar, 
“İmanınızı La ilahe illallah sözü ile yenileyin!” hadis-i şerifindeki emre uymuş
olurlar. 
Nikâh ve Duâsı
Dinimize göre nikâh ve duâsı şöyle yapılır:  
İki veya daha çok müslüman erkek toplanır. Kadının vekîli mehr olacak altın 

sayısını söyler, bir sayıda uyuşulur.  Nikah kıyacak kimse: önce erkeğin adını, 

meselâ Ahmed oğlu Salih yazar. 

Sonra kızın adını mesela, Ömer kızı Ayşe yazar. Sonra kadının vekîlini ve iki erkek 
şâhidin adını yazar. Sonra, uyuştukları mehr-i müecceli yazar. Sonra, istigfâr okur. 
E'ûzü Besmele okur. (Elhamdü lillahillezî zevvecel ervâha bil eşbâh ve 
ehallennikâha ve harremessifâh. Vessalâtü vesselâmü alâ resûlinâ 

Muhammedinillezî beyyene-l-harame ve-l-mubâh ve alâ Âlihi ve Eshâbihillezîne hüm ehlüssalâhi velfelâh) der. 

E'ûzü Besmele çekip, Nûr sûresinin 

otuzikinci âyetini okur. (Sadakallahül'azîm) deyip, kâle Resûlullah,  (En-nikâhü 
sünnetî femen ragibe an sünnetî feleyse minnî) sadaka Resûlullah. (Bismillâhi 
ve alâ sünnet-i resûlillah).  
Sonra, kızın vekiline dönüp Allahü teâlânın emr-i şerifi ile ve Peygamberimiz 
Hazret-i Muhammeden-il Mustafâ efendimizin sünnet-i seniyyesi ile ve amelde 
mezhebimizin imamı, imam-ı a'zam Ebû Hanîfe hazretlerinin ictihâdı ile ve hazır 
olan müslümanların şehâdetleri ile, vekîli olduğun Ömer kızı Ayşe’yi,...... lira mehr-i 
müeccel ve aralarında mâlûm olan mehr-i muaccel ile, tâlibi olan Ahmet oğlu 
Salih’e tezvîce, [helâllığa vermeye] vekâletin hasebi ile, verdin mi der. Sonra 
damada dönüp, yine (Bismillâhi ve alâ)dan başlayıp okur. Sen dahî, Ömer kızı
Ayşe’yi,...... lira mehr-i müeccel ve aranızda mâlûm olan mehr-i muaccel ile, aldın 
mı? der. Her ikisine üçer kere sorar ve cevap alır. Ben dahî akt-i nikâh ettim der. 
Sonra, şu duâyı okur:“Allahümmec'al hâzel akte meymûnen mubâreken vec'al 
beyne-hümâ ülfeten ve mehabbeten ve karara ve lâ tec'al beyne-hümâ 
nefreten ve fitneten ve firârâ. Allahümme ellif beynehümâ kemâ ellefte beyne 
Âdeme ve Havvâ. Ve kemâ ellefte beyne Muhammedin ve Hadîce-tel-kübrâ ve 
Âişe-te ümm-il mü'minîne. Ve beyne Alîyyin ve Fâtıma-tez-zehrâ. Allahümme 
a'ti le-hümâ evlâden sâlihan ve ömren tavîlen ve rızkan vâsi'an. Rabbenâ heb 
lenâ min ezvâcinâ ve zürriyyâtinâ kurrete a'yünin vec'alnâ lil müttekîne 
imâma. Rabbenâ âtinâ fiddünyâ haseneten ve fil âhıreti haseneten ve kınâ 
azâbennâr. Sübhâne Rabbike Rabbil izzeti ammâ yasifûn ve selâmün alel 
mürselin vel hamdülillahi rabbil âlemin”. (75/2)  
Sonra Fâtiha der. Bu duâyı Peygamber efendimiz ve bütün Âlimler, Velîler 
okudular. Bunu okuyunca, karı-koca arasında, ölünciye kadar muhabbet mevcut 
olur. Rahat ve huzur içinde yaşarlardı. Evlerinden bereket eksik olmazdı. 
İki erkek şahidin yanında, erkekle kadın arasında “aldın mı ver din mi?” faslı
yapıldığında nikah yapılmış, nikahın farzı yerine gelmiş olur. Geri kalan kısmı
sünnettir. Ne kadarı yapılabilirse o kadar çok sevaptır. 
(Müslüman haram işlemediği gibi suç da işlemez. Bunun için, önce Belediye 
nikah memurluğuna müracaat edip, buradaki resmi işlemleri tamamladıktan sonra 
dini nikah yapılmalıdır.) 
Küfürden kurtulmak için 
Erkek olsun, kadın olsun, her Müslümanın, her sözünde, her işinde, Allahü 
teâlânın emrlerine, ya’nî farzlara ve yasak etdiklerine ya’nî harâmlara uyması
lâzımdır. Bir farzın yapılmasına, bir harâmdan sakınmağa ehemmiyyet vermiyenin 
îmânı gider, kâfir [Allahın düşmanı] olur. Kâfir olarak ölen kimse, kabrde azâb 
çeker. Âhıretde Cehenneme gider. Cehennemde sonsuz yanar. Afv edilmesine, 

Cehennemden çıkmasına imkân ve ihtimâl yokdur. Kâfir olmak çok kolaydır.

 Her sözde, her işde kâfir olmak ihtimâli çokdur. Küfrden kurtulmak da çok kolaydır. 

Küfrün sebebi bilinmese dahî, hergün bir kerre, (Yâ Rabbî! Bilerek veyâ bilmiyerek 
küfre sebeb olan bir söz söyledim veyâ bir iş yapdım ise, nâdim oldum, pişmân 
oldum. Beni afv et) diyerek tevbe etse, Allahü teâlâya yalvarsa, muhakkak afv olur. 
Cehenneme gitmekden kurtulur. Cehennemde sonsuz yanmamak için, hergün 
muhakkak tevbe etmelidir. Bu tevbeden dahâ mühim bir vazîfe yokdur. Tekrâr 
bildirelim ki, kul hakkı bulunan günâhlara tevbe ederken, bu hakları ödemek ve 
terk edilmiş nemâzlar için tevbe ederken, bunları kazâ etmek lâzımdır. 
İmanımızın yenilenmesi ve muhafazası, günahlarımızın affı, yakınlarınızın, 
büyüklerimizin, sevdiklerimizin af ve magfireti için bu duâyı devamlı okumalıyız. 
DİĞER BAZI DUÂLAR 
Cuma günü okunacak dualar 
Cumâ namazından sonra şu düâyı okumak müstehabdır: Allahümme yâ 
ganiyyü, yâ hamîdü, yâ mübdiü, yâ mu’îdü, yâ rahîmü, yâ vedûd. Eğninî 
bihalâlike an harâmike ve bifadlike ammen sivâke. 
Ey Ganî, Hamîd, Mübdi, mu’îd, Rahîm, Vedûd olan Allahım. Beni halâl 
ettiklerinle iktifâ ettir, haramlara düşürme. Fadlınla, ihsân ederek beni Senden 
başkasına muhtâc etme! demektir.  
Bu düâya devam edenleri Allahü teâlâ başkalarına muhtâc etmez ve 
ummadığı yerden rızıklandırır . 
Abdullah bin Ömer buyurdu ki: Hâceti olan bir kimse çarşamba, Perşembe ve 
Cum’a günleri oruç tutsun. Cum’a günü temizlenip namaza gitsin. Az veya çok 
sadaka versin. Namazdan sonra şu düâyı okursa Allahü teâlâ’nın izni ile düâsı
kabûl olur. 
Allahümme innî es’elüke bismike bismillâhirrahmânirrahîm. Ellezî lâ 
ilâhe illâ hû. Âlimül ğaybi veşşehâdeti hüverrahmânürrahîm. Ve es’elüke 
bismike bismillâhirrahmânirrahîm. Ellezî lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm. Lâ 
te’huzühû sinetün ve lâ nevm. Ellezî meleet azametühüsse-mâvâti vel arde. 
Ve es’elüke bismike bismillâhirrahmânirrahîm. Ellezî lâ ilâhe illâ hüve ve anet 
lehül vücûhü ve haşe’at lehül ebsâru ve veciletil kulûbü min haşyetihi en 
tusalliye alâ Muhammedin ve en tu’tînî hâcetî diyerek hâcetini söylemelidir.  
Cennet ehlinden olmak için  
Şu düâyı yakîn ile inanarak gündüz okuyan kimse gece olmadan ölürse 
Cennet ehlinden olur. Yine inanarak gece okuyan sabah olmadan ölürse yine 
Cennet ehlinden olur.  
Allahümme ente rabbî lâ ilâhe illâ ente halâktenî ve ene abdüke ve ene 
alâ ahdike ve va’dike mesteta’tü eûzü bike min şerri mâ sana’tü ebûü leke bi 
ni’metike aleyye ve ebûü bizenbî fağfir lî feinnehû lâ yağfirüzzünûbe illâ ente. 
Allahım sen benim Rabbimsin. Senden başka ilâh yoktur. Sen beni yarattın. 
Ben de senin kulunum. Gücüm yettiği kadar senin va’din ve ahdin üzerineyim. 

Yaptıklarımın şerrinden sana sığınırım. Senin bana verdiğin ni’metini îtiraf ederim. 

Günâhımı da îtiraf ederim. Günâhımı da îtirâf ederim. Beni mağfiret et. Çünki 

günahları ancak sen bağışlarsın. 
Dua kabul olduğunda okunacak dua  
Düâsı kabul olduğunda, Allahü teâlâ’ya hamd etmelidir. Hadîs-i şerîfde: 
“Sizden biriniz hastalıktan şifâ bulduğu veya seferden döndüğünde düâsının kabûl 
olduğunu sezerse, şöyle düâ etmelidir: “Elhamdü lillâhillezî biizzetihî ve celâlihî 
tetimmüssâlihât” buyurulmuştur. Düânın mânası: Hamd o Allahü teâlâ’ya 
mahsustur ki, izzeti ve celâli sayesinde bütün iyi işleri tamamlanır. 
Giriştiği işi başarır, arzû ettiğine kavuşursa, elhamdü lillâhillezî bini’metihi 
tetimmüs sâlihât der. Arzû ettiğine kavuşmazsa, elhamdü lillâhi alâ külli hâl
der. Olmamasında gizli bir hikmet olduğunu düşünür. Çünki işlerin en hayırlısı, 
şüphesiz Allahü teâlâ’nın ihtiyâr ettiğidir. 
Bir işe başlarken, bunun kolay ve hayırlı olması için devamlı şu dua 
edilmelidir:  
“Rabbi yessir ve lâ tüassir Rabbi tembim bil hayr.” 
Kurban keserken 
Şu düâ okunmalıdır: Allahümme hâzâ minke ve leke inne salâtî ve nüsükî 
ve mahyâye ve memâtî lillâhi rabbil âlemîn. Allahümme tekabbel min fülân 
bin fülân. 
Su içerken 
Suyu üç nefesde içmeli, her nefesde ağzını bardaktan çekmelidir. 
Peygamber efendimiz de böyle yaparlardı. Birinci nefeste Rabbine, verdiği ni’met 
sebebiyle şükretmeli, ikinci nefeste, kendisine ortak olmaması için Allahü teâlâ’ya 
şeytandan sığınmalı, üçüncü nefeste içtiği suyun şifâ olması için Allahü teâlâ’ya 
niyazda bulunmalıdır. Her nefesin sonunda da Allahü teâlâ’ya hamd ederse içtiği 
su, diğer su içmesine kadar karnında tesbîh eder. Hadîs-i şerîfde: “Günâhı çok 
olan, çok su dağıtsın” buyurulmuştur. 
Zemzem içerken 
Zemzem suyu ikrâm edildiğinde, güzel kokuda olduğu gibi geri çevirmemeli, 
almalıdır. Su içtikten sonra Resûlullah’ın yaptığı gibi: “Elhamdü lillâhillezî 
ce’alehü azben fürâten birahmetihî ve lem yec’alhü milhen ücâcen bizünûbî”
düâsını okumalıdır.  
Düâda, rahmeti ile suyu tatlı yapıp günahların sebebi ile acı bir tuz hâline 
getirmeyen Allahü teâlâ’ya hamd olsun denilmektedir.  
Zemzem ne niyetle içilirse ona faydası olur. Bunun için, şifa için, sıkıntıdan 
kurtulmak için, son nefeste iman ile olmek için... Onun için niye çok ihtiyacımız 
varsa ona niyyet edip içmeli. Birden fazla şeye de niyyet edilebilir.Zemzem içmeyi 
bir nimet bilmelidir.Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: 
“Zemzem, doyurucu ve hastaya şifa vericidir.”  
“Zemzemi, belalardan korunmak niyeti ile içeni Allah korur.”  
Abdullah ibni Mübarek hazretleri, (Resulullah “Zemzem, içildiği niyete göre 

faydalı olur” buyurduğu için, ben de kıyamette susuzluktan kurtulmak için 

zemzemi içiyorum) derdi. İbni Abbas hazretleri de, zemzem içerken, (Ya Rabbi, senden 

faydalı ilim, bol rızık ve her türlü hastalıktan şifa istiyorum) diye duâ ederdi. 
Aksırınca 
Aksırınca “Elhamdülillah” demeli, bunu duyan müslüman da, “Yerhamükellah” 
yani (Allah sana rahmet etsin.) demelidir! Üçüncü biri varsa “Yehdina ve 
yehdikümullah” demelidir! Üçüncü bir kimse yoksa, aksıran cevap olarak aynı şeyi 
söylemelidir! Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Aksırınca "Elhamdülillah" diyen göz 
ağrısı görmez.” “Aksırınca Elhamdülillah diyeni,  70 türlü belâdan korunur.” 
Elbise giyerken  
Elbise giyerken şu duâ okunmalıdır:  
Elhamdü lillâhillezî kesânî hâzessevb ve rezekanîhi min gayri havlin 
minnî ve lâ-kuvveh. Resûlullah her yeni elbise giydiği zaman bu duâyı okurdu: 
“Elhamdü lillâhillezî kesânî mâ ûriye bihi avretî.” 
Elbise giyerken sağdan başlamalı, çıkarırken soldan çıkarmalıdır. Resûlullah 
Efendimiz böyle yapardı. Giyinirken Allahü teâlâya hamd eder, şöyle düâ ederdi: 
“Allahümme lekel hamdü. Ente kesevtenîhi. Es’elüke min hayrihi ve hayri mâ 
suni’a lehu ve eûzü bike min şerrihi ve şerri mâ suni’a lehü.” Mânası: Allahım, 
hamd sana mahsustur. Sen bana bu elbiseyi giydirdin. Senden onun hayırlı
olmasını ve ne için yapılmış ise, onun da hayırlı olmasını dilerim. Onun şerrinden 
ve ne için yapılmış ise o şeyin de şerrinden sana sığınırım. 
Gıybet etmenin keffareti 
Gıybet etmenin keffâreti, gıybet ettiği kimse için istiğfar etmek ve onunla 
helallaşmaktır.  Oturduğu yerden kalkmadan, şu düâyı üç defa okur: 
“Allahümmağfir lehü verhamhü ve tecâvez anhü vec’al mâ kulnâ fîhi 
keffâreten li-zünûbihî ve kurbeten ve zülfâ bi-rahmetike yâ erhamer-râhimin”
ya’nî, yâ Rabbi, onu mağfiret eyle, ona merhamet eyle, ona merhamet eyle, 
yaptıklarını bağışla, hakkında konuştuklarımızı günahlarına keffâret, kurbet ve 
zülfâ eyle. Rahmetinle, ey erhamer-râhimîn demektir. 
İnsandan bir günah sadir olunca, hadiste belirtildiği gibi temiz bir abdest alıp 
iki rek’at namaz kılmalı ve sonra şöyle istiğfar etmelidir: 
Esta’ğfirullah esta’ğfirullah, esta’ğfirullahe’l-kerîme’llezi lâilâhe illâhu, 
el-Hayye’l-kayyûme ve etûbu ileyh, tevbete abdin zalimin li nefsihî lâ-yemliku 

linefsihî mevten velâ hayâten ve lâ nuşûra, ve es’eluhu’t-tevbete ve’lmağfirate

lenâ innehû huve’t-tevâbu’r-rahîm. 

Resûlullah’ı rü’yada görmek için
Resûlullah’ı rü’yada görmek: Rû’yâsında Peygamber Efendimizi görmek 
istiyen, ona çok salâvat okusun ve şu düâyı okumağa devâm etsin: “Allahümme 
rabbel beledil-harâm veş-şehril harâmi vel-hılli verrükni vel-harâmı ver-rükni 
vel-makam ikra’ alâ rûhi Muhammedin minesselâm.” 
Ebû Hüreyre hazretleri,Resûlullah’dan bildirir: “Cum’a gecesi iki rek’at namaz 
kılıp, her rek’atında bir Fâtihadan sonra bir Âyete’l-kürsî, oneş İhlâs okuyup selâm 
verdikten sonra bana bin salevât okuyan, öbür Cum’aya varmadan beni rü’yada 
görür” buyurdu.  Düşmanın şerrinden kurtulmak için 
Resûlullah Efendimiz, düşmandan çekindiği zaman: “Allahümme innâ 
nec’alüke fî nuhûrihim ve ne’ûzü bike min şurûrihim” derdi. Ya’nî, Yâ Rabbi, 
heybetini onların kalblerine verir, şerlerinden sana sığınırız.” 
Evlilikte ilk gece okunacak dua 
Dâmad, gelinin yanına girince, ikisi de, iki rek’at namaz kılmalıdırlar. Sonra 
dâmad, gelinin kâkülünden tutup: “Allahümme bârik lî fî ehlî ve bârik lî ehlî 
fiyye, Allahümmerzuknî minhâ verzukhâ minnî. Allahümmecma’beynenâ mâ 
cema’te fî hayrin ve ferrik beynenâ izâ ferrakte fî hayrin” düâsını okur. Onunla 
cim’ edeceği zaman: “Allahümme bismike estahleltü fercehâ ve bi emânetike 
ehaztühâ. Allahümme femâ kadayte şey’en min rahmihâ fec’alhü bârren 
takıyyen, vez’alhü müslimen seviyyâ ve lâ tec’alhü müfsiden şerîken liş-
şeytanî” der. 
Biri de, cima’ ederken şeytandan Allahü teâlâ’ya sığınmaktır. Bu esnâda 
şöyle der: “Bismillâhi Allahümme cennibnâ-ş-şeytâne ve cennibi-ş-şeytâne 
mâ razaktenâ”, ya’ni şeytanı bizden ve bize verdiğin çocuktan uzak eyle der. Bu 
durumda kendilerine çocuk verilirse, şeytan ona zarar vermez. 
Erkek çocuk olması için okunacak dua 
Cima’dan önce ihlâs sûresini okur ve: “Yâ Rabbi, bu cima’dan bana bir oğul 
ihsân edersen, ismini Muhammed koyacağım” der. Bu düâyı yaparsa, Allahü teâlâ, 
inşâallah ona erkek çocuğu verir.  
Peygamber Efendimiz buyurdu: “Eşi hâmile iken, elini hanımının karnına 
koyup: Bismillâhil ahadis samed ellezî lem yelid ve lem yûled, yâ Rabbi, bu 
karında olan çocuğun ismini, Muhammed aleyhisselâmın isminin hürmetine, 
Muhammed koydum derse, bu çocuk erkek olur.”  
Çocuk konuşmaya başlayınca  
Çocuk konuşmağa başlayınca, en önce Lâ ilâhe illâllah kelimesini ona 
öğretir. Bunu yedi defa ona telkîn eder. Sonra ona: “Fe te’âlâllahül melikül 

hakku lâ ilâhe illâ hüve Rabbül arşil kerîm” âyetini telkîn eder. Sonra Âyet’lkürsî’yi ve 

Haşr sûresinin sonu olan Hüvallahüllezî’yi okuyup öğretir. 

Sıkıntılı zamanlarda 
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Sıkıntılı zamanında on defa, Hasbiyallahü lâ 
ilâhe illâ hüve aleyhi tevekkeltü ve hüve rabbül arşil azîm’i okursa, Allahü teâlâ 
üzüntüsünü giderir. On kişiye de selâm veren köle âzâd etmiş gibi olur.” 
Hastalıkta okunacak dua 
Hastalık hâlinde, günahlarına tevbe etmesi sünnettir. Hadîs-i şerîfde: “Bir kul 
hastalanıp, sonra iyileşince, hâli iyi olmazsa, yanındaki hafaza melekleri, biz onu 
iyileştirdik, ama o âfiyyet bulmadı, ya’nî hâlini düzeltmedi derler” buyuruldu. 
Hasta iken şu düâyı çok okur: “Lâ ilâhe illâllahü vahdehü lâ şerîke lehü 

lehül mülkü ve lehül hamdü yuhyî ve yümîtü ve hüve hayyün lâ yemûtü ebeden. 

Sübhânellahi Rabbil ibâdi ve rabbil bilâd. Vel hamdü lillâhi kesîren 

tayyiben mübâreken fîhi alâ külli hâl. Vallahü ekberü kebîren, celâlullahi ve 
kibriyâühü ve azametühü ve kudretühü bikülli mekân. Allahümme in künte 
kadayte aleyyel mevte fağfirlî verhamnî min zünûbî ve eskinnî cennete 
adnin.” 
Hazret-i Âişe anlatır: Resûlullah’dan  duydum: “Birinize derd, keder, hastalık 
gelince, üç defa “Sübhâneke innî küntü minezzâlimîn” desin” buyurdu. Hazret-i 
Enes anlatır. Resûlullah’a bir köylü gelip, “ben hastayım, yediğim içtiğim karnımda 
durmuyor; iyi olmam için bana düâ et” dedi. Resûlullah: “Bir şey yediğin veya 
içtiğin zaman, “Bismillâhillezî lâ yedurru me’asmihî şey’ün fil-ardı ve lâ 
fissemâi ve hüves-semî’ul alîm, yâ hayyü yâ kayyûm” söyle, büyük de olsa, 
hastalık sana zarar vermez” buyurdu.  
Peygamberimiz Eshâbına, bütün ağrı ve ateşli hastalıklar için: “Bismillâhil 
kebîr eûzü billâhil azîm min şerri külli ırkın ne’ar ve şerri harrin-nâr” düâsını
okumağı öğretirdi. 
Baş ağrısında okunacak dua 
Resulullah, Hazret-i Alî’ye buyurdu ki: “Başın ağrıyınca, elini başına koy ve 
Haşr sûresinin sonunu – Lev enzelnâ’dan itibaren – oku.”  
Resûlullah’ın Haşr sûresinin bu kısmını okuduğu zaman, mübârek elini, 
mübârek başına koyduğu ve: “Ölüm hâriç, bu her hastalığa şifâdır” buyurduğu 
bildirilmiştir.  
 (Menâfi'un-nâs) kitabında diyor ki: Baş ağrısı devâ, ilaç ile geçmezse, 
Bekara sûresinin 196. âyetini, femen den ev-nüsük kadar yazıp, muska haline 
getirerek başına korsa (başörtüsünün veya başlığın altına iliştirirse), bi-iznillah şifâ 
bulur. Başına besmele ve sonuna üskün lillah yazılır. Abdestli olarak ve Kur’an-ı
kerim harfleri ile yazmalıdır.(74/1)
Kaybolan kimseye kavuşmak için  
Ce’fer-i Huldî hazretleri buyurdu ki: Birşeyin kaybolduğu veya bir kimse ile 
buluşmak istediğin zaman, yâ câmi’an-nâsi li-yevmin lâ raybe fîh, innallahe lâ 
yuhlifül mîâd deyip, kimle ve neyle buluşmak istiyorsa, beni onunla buluştur 
söyleyip, onun ismini belirtir. Böyle söylersem, Allahü teâlâ muhakkak seni o şey 
veya o kimse ile buluşturur. Bunu söylediğim her zaman, düâm kabûl edildi. 
Defin esnasında okunacak dua 
Defn esnasında şu yedi sûreyi ve bu düâyı okumak müstehabdır. Bu sûreleri 
hasta üzerine okumak da müstehabdır. Bu yedi sûre, Fâtiha, Muavvizeteyn (Kul 
eûzüler), İhlâs, İzâ câe, Kul yâ eyyühel kâfirûn ve İnnâ enzelnâhü sûreleridir. Düâ 
ise şudur: “Allahümme innî es’elüke bismikel azîm. Ve es’elüke bismikellezî 
hüve kıvâmüddîn. Ve es’elüke bismikellezi yurzeku bihil ibâd. Ve es’elüke 
bismikellezî kamet bihis semâvâtü vel ard. Ve es’elüke bismikellezî tuhyî 
bihil hayyü ve tümîtü bihil-mevtâ. Ve es’elüke bismikellezî izâ süilet bihi 
a’teyte ve izâ dui’yet bihi ecebte. Rabbe Cebrâile ve Mîkâile ve İsrâfile ve 

Azrâile. Yâ Bedî’as-semâvâti vel-ard. Yâ Zelcelâli vel-ikrâm. Allahümme salli alâ 

Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Vağfir lenâ ve lehü, verhamnâ ve 

iyyâhü birahmetike yâ erhamerrâhimîn.” 
Teheccüd namazında okunacak dua
Hz. Peygamberin, teheccüd namazına kalktığı zaman okuduğu duâ:  
İbni Abbas hazretleri Peygamber Efendimizin teheccüd namazına kalktığı
zaman şu duayı okuduğunu bildirmiştir:  
Allâhumme leke-l-hamdu ente kayyimu’s-semâvâti ve’l-ardi ve men 
fîhinne, ve leke’l-hamdu ente meliku’s-semâvâti ve’l-ardi ve men fîhinne, ve 
leke’l-hamdu ente nûru’s-semâvâti ve’l-ardi ve men fîhinne, ve leke’l-hamdu 

ente’l-hakku ve va’duke’l-hakku ve likauke hakkun ve kavluke hakkun ve’lcennetu 

hakkun ve’n-nâru hakkun ve’n-nebiyyune hakkun ve Muhammedun 

hakkun ve’s-sâatu hakkun Allahumme leke eslemtu ve bike âmentu ve 
aleyke tevekkeltu ve ileyke enebtu ve bike hasamtu ve ileyke hakemtu fe’ğfir 
lî ma kaddemtu vemâ ahhartu vemâ asrartu vemâ a’lentu ente’l-mukaddimu 
ve ente’l-muahhir velâ ilâhe illâ ente evlâ ilâhe ğayruke velâ havle velâ 
kuvvete illâ billâh. 
Yeni hilâli görünce 
Yeni hilâli görünce şu duâ okunur: 
“Allahu ekber Allahu ekber Allahu ekber lâilâhe illâllah. Allahumme 
ehlilhû aleynâ bi’l-emni ve’l-îmâni ve’s-selâmeti ve’l-islâm”  (Allah en 
büyüktür. Allah’tan başka İlah yoktur. Allahım ayı bize güven, huzur ve İslâm ile 
geçir.) 
Banyoya girerken çıkarken okunacak dua 
Banyoya girerken şu duâ okunur: 
“Allahumme innî es’eluke min’el-cenneti ve naîmihâ ve eûzu bike 
mine’n-nâri ve hamîmihâ “ (Allahım senden cenneti ve cennet nimetlerini 
istiyorum, cehennemden ve cehennemin hararetinden sana sığınıyorum) 
Banyodan çıkarken: 
“Elhamdu lillâhillezi ezhebe annî’l-ezâ ve âfanî” denilir. 
Helaya girerken çıkarken 
Tuvalete gideceği sırada okunur: 
“Allahumme innî eûzu bike mine’r-ricsi’l-habîsi’l-muhbisi mine’ş-
şeytâni’r-racîm” (Allahım, pislikten, kötü, kavulmuş şeytandan sana sığınırım.) 
Tuvaletten çıkınca şu okunur: 
“Elhamdu lillâhillezî ezhebe annî mâ-yu’zînî ve emseke aleyye mâ 
yenfeunî subhaneke ğufrâneke rabbenâ ve ileyke’l-masîr” (Bana eziyet veren 
şeyi benden gideren, bana yararlı olanı bende bırakan Allah’a hamdolsun. Yücesin 
Rabbim, mağfiretine sığınıyorum, Rabbimiz, dönüş sanadır.) 
Hadîs-i  şerîfde: “Cin ve  şeytanlar halâda insanları ifsâd ve eziyyet için 
beklerler. Sizden biriniz halâya girerken  Eûzü billâhi minel hubüsi vel habâis
desin” buyuruldu. Bir zarar meydana geldiğinde 
Bir ziyan halinde şöyle de: 
“Asâ rabbunâ en-yubdilenâ hayran minhâ innâ ilâ rabbinâ râğibûn.” (Ola 
ki Allah onun yerine bize ondan daha hayırlısını vere. Biz Rabbimizi arzu 
ediyoruz.) 
Öfkeli halde edilecek dua 
Kızdığın zaman şöyle de: 

“Allahummâğfir lî zenbî ve’zheb ğâyza kalbî ve ecirnî mine’ş-şeytâni’rracîm 

(Allahım, günahımı bağışla, kalbimin öfkesini gider, beni kovulmuş

şeytandan uzak tut.) 
Hadîs-i şerîfte, öfke, kızgınlık halinde bu duânın okunması emrolundu:  
 “Allahümmagfir li-zenbî ve ezhib gayza kalbî ve ecirnî mineşşeytan”
Mânası, (Yâ Rabbî! Günahımı affeyle. Beni kalbimdeki gadaptan ve şeytanın 
vesvesesinden kurtar) demektir. (.....) 
Peygamber Efendimiz, “ Ya Rabbî, bana ilim ve hilm (yumuşak huyluluk) 
ve takvâ ve âfiyet ihsan eyle!” duasını çok söylerdi.  
Fırtınada okunacak dua  
Resûlullah Efendimiz şiddetli rüzgârlar eserken dizlerinin üzerine oturup 
“Allahümmec’alhâ rahmeten ve lâ tec’alhâ azâben, Allahümmec’alhâ riyâhan 
ve lâ tec’alhâ lenâ rîhan” düâsını okurdu. Ya’nî Allahım! Bu rüzgârları
hakkımızda rahmet kıl, azâb kılma. Yâ Rabbi bunları bizim için rahmet kıl, azab ve 
elem kılma demektir.  
Bir de: “Allahümme lâ taktülnâ biğadabike ve lâ tehlüknâ biazâbike ve 
âfina kable zâlike” düâsını okurdu. Burada da Allahım! Bizi gadabınla öldürme, 
azâbınla helâk etme ve bize âfiyetler ihsân et buyurulmaktadır. 
İbni Abbâs buyurdu: Gök gürlerken “Sübhânellezi yüsebbihurra’dü 
bihamdihî vel melâiketü min hıyfetihî ve hüve alâ külli şey’in kadîr” düâsını
okuyan yıldırım düşmesinden korunur. 
Fakirlikten kurtuluş  duâsı  
Dinimiz çalışarak kazanmayı emretmektedir. Hz.Ömer, “Çalışın, kazanın! 
Çalışmadan rızık beklemeyin! Allahü teâlâ gökten para yağdırmaz” buyurdu. 
Hz.Lokman Hakim de, “Çalış, kazan! Çalışmayıp muhtaç olanın dini ve aklı
noksandır” buyurdu. 
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:    
“Eve girerken "İhlas" suresini okuyan, fakirlik görmez.”  
“Sıkıntıya düşen veya borçlanan, bin kerre "La havle ve la kuvvete illa billahil 
aliyyil azim" derse, Allahü teâlâ işini kolaylaştırır.”  
“Her gün yüz defa "La havle ve la kuvvete illa billah" diyen fakirlik görmez” 
Rızık için endişe etmemelidir! Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: 
“Her canlının rızkı Allaha aittir.” [Hud 6] 
“Şeytan, sizi fakirlikle korkutup, fahşaya sürükler (cimriliğe, her türlü kötülüğe 

teşvik eder.)” [Bekara 268] Şu duâyı okuyan fakirlikten kurtulur demek, o duâ

 kabul olmuşsa, ona bir 

çalışma kapısı açılır veya ummadığı yerden rızka kavuşur demektir. Hastalığı için 
duâ eden de şifaya sebep olan ilaca veya başka bir sebeple sıhhate kavuşur. 
Çalışmak rızkı artırmaz. Rızkı veren Allahü teâlâdır. Çalışmak sebebe yapışmaktır. 
Sebeplere yapışmak sünnettir.  
İhtiyaçtan kurtulmak, bereketli rızka kavuşmak için sebeplere yapışmalıdır! 
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: 
“Ömrüm uzun, rızkım bol olsun diyen, akrabasını ziyaret etsin, görüp 
gözetsin!)  
“Sabah uykusu rızka manidir.”  
“İhtiyaçlarını insanlara açan, ihtiyaçtan kurtulamaz. Allahü teâlâya arz eden 
ise, ihtiyaçtan kurtulur.”  
 “Rızka kavuşan çok hamd etsin! Rızkı azalırsa istigfar etsin!”  
Hamd, "Elhamdülillah", İstigfar, "Estagfirullah" demektir. İstigfar etmek, 
günahların affına sebep olan iyilikleri yapmaktır. 
Cenaze duâsı  
Allahumme’ğfir li hayyinâ ve meyyitinâ ve şahidinâ ve ğaibinâ ve zekerinâ ve 

ünsânâ ve sağrinâ ve kebirina. Allahumme men ahyeytehû minnâ feahyihî alâ’lislâmi 

ve men teveffeytehû minnâ fe-teveffehû alâ’l-iman. Ve hussa hazâ’l-meyyite 

bi’r-ravhi ve’r-rahati ve’l-mağfirati ve’rıdvan. Allahumme in kâne muhsinen fezid fi 

ihsanihi ve in kâne musî’en fetecâvez anhu ve lekkihi’l-emne va’l-buşrâ 

ve’lkerameteve’z-zulfâ bi-rahmetike yâ erhame’r-rahimin. ( Cenaze kadın ise, 

“..hussa’dan sonraki zamirler müennes olarak okunur) 
Uykuda korku duâsı  
Eûzu bi-kelimâtillâhi’t-tammâti min-ğadabihi veşerri ibadihi ve min 
hemezâti’ş-şeyâtîni ve en yahdurûn (Allah’ın gazabından ve kullarının şerrinden, 
şeytanların uğramasından ve gelmesinden tüm kelimeleriyle Allah’a sığınırım). 
Namaza uyanabilmek için: Uyumadan önce, İnnâateynâ... suresini 
okuyanın ve sabah namazına kalkabilmesi için Allaha sığınanın namaza kalkması
kolay olur. 
Yağmur duâsı
İstiska, yağmur duâsı için sahraya çıkmak demektir. Hamd ederek, istigfar 
okuyarak duâ edilir. Peygamber efendimiz ve Eshab-ı kiram ve islâm âlimleri 
yağmur duâsı yaptılar. Sahrada iki rekat namaz kılınır. İmam, asaya dayanıp hutbe 
okur. Sonra kıbleye dönüp avuçlarını semaya karşı açık olarak omuz hizasına 
kadar kaldırıp ayakta duâ eder. Hazır olanlar oturarak amin derler. Yalnız yağmur 
duâsında eller omuzdan yukarı kaldırılır. Bir şey istemek için yapılan duâlarda, 
avuçları semaya karşı açılır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Allahü teâlâ, ellerini 
kaldırıp da duâ edenin duâsını kabul etmemekten hayâ eder.” 
Hastalık, kıtlık ve düşmandan kurtulmak için yapılan duâlarda avuç içleri yere 
çevrilir. Yağmur duâsında, ara vermeden 3 gün çıkmak, eski yamalı elbise giymek, 
duâya giderken sadaka vermek, 3 gün oruç tutmak, çok tevbe-istigfar etmek, kul 

haklarını ödemek, hayvanları da çıkartıp yavrularından ayrı bulundurmak, ihtiyarları ve 

çocukları da çıkarmak sünnettir. Kâfir, dinsiz, getirilmez. Bebekler 

analarından ayrı bulundurulur. Elbiseler ters çevrilmez. 
Secde âyetleri ile duâ 
Bir kimse hüzünden, sıkıntıdan kurtulmak için, Allahü teâlâya kalbinden 
yalvararak, ondört secde âyetini ayakta ezberden, okuyup, herbirinden sonra, 
hemen yatıp secde ederse, yani secde-i tilavet yaparsa, Allahü teâlâ, o kimseyi o 
derd ve belâdan kurtarır ve korur. Son secdeden kalkınca, ayakta ellerini ileri 
uzatır. Kendinin veya bütün müslümanların dünya ve dinlerine gelen belâdan, 
sıkıntıdan kurtulmaları, korunmaları için duâ eder. Ayetleri ezbere bilmeyen, 
ayakta Kur’an-ı kerimden okuyabilir. (75/1)
Borç ve sıkıntı duâsı
Ebû Abdullah el-Kureşî hazretleri, duâsı makbûl bir zât idi. Mısır’da 
bulunduğu sırada büyük bir kıtlık olmuştu. Bunun üzerine Mısır’dan ayrılıp Kudüs’e 
gitti. Filistin’deki Halîlürrahmân denilen yerdeki İbrâhim aleyhisselâmın makâmını
ziyâret etti. Ziyâret sırasında İbrâhim aleyhisselâmın makâmı yanında uyuya kaldı. 
Rü’yâsında İbrâhim aleyhisselâm tarafından karşılandı. Ebû Abdullah el-Kureşî, 
İbrâhim aleyhisselâma; “Ey Halîlullah! Mısır’da büyük bir kıtlık var. Duâ buyurunuz” 
diye arzetti. Hz. İbrâhim de kıtlığın kalkması için duâ etti. Ebû Abdullah el-Kureşî 
daha sonra uyanıp Kudüs’e döndü. Çok geçmeden kıtlığın kalktığı haberini 
öğrendi. 
Abdullah Kureşî buyurdu ki:  
Bir gün hocam Ebü’r-Rabî bana, “Sana bitmek tükenmek bilmeyen bir hazîne 
öğreteyim mi?” dedi. Ben de, “Evet” deyince, Ebü’r-Rabî bana, “Şu duâyı devamlı
oku” dedi... 
Okumamı istediği duâ şöyle idi: “Yâ Allah, yâ Vâhid, yâ Mûcid, yâ Cevâd, 
yâ Bâsit, yâ Kerîm, yâ Vehhâb, yâ ze’t-Tavl, yâ Ganî, yâ Mugnî, yâ Fettâh, yâ 
Rezzâk, yâ Alîm, yâ Hayy, yâ Kayyûm, yâ Rahmân, yâ Rahîm, yâ 
Bedîassemâvâti vel-ard, yâ ze’l-celâli vel ikrâm... Yâ Hannân, yâ Mennân 
infehnî minke bi nafhati hayrin tugnînî bihâ ammen sivâk... in testeftihû 
fekâd câekümü’l-feth... İnnâ fetehnâ leke fethan mübînâ... Nasrun minellahi 
ve fethun karîb... Allahümme yâ Ganî, yâ Hamîd, yâ Mubdi’, yâ Muîd, yâ 
Vedûd, yâ ze’l-arşil Mecîd, yâ Fe’âlen limâ yürîd, ikfini bihelâlike an harâmike 
ve agninî bi fadlike ammen sivâke vahfaznî bimâ hafizte bihizzikr... Vensurnî 
bimâ nasarte bihirrusül... inneke alâ külli şey’in kadîr...”  
Sonra bana, “Her kim bu duâyı namazlardan sonra, özellikle Cum’a 
namazından sonra okursa, Allahü teâlâ onu her türlü kötülükten muhafaza eder. 
Düşmanlarına karşı muzaffer kılar, ona ummadığı yerlerden rızıklar verir, geçimini 
kolaylaştırır. Borcu dağlar kadar büyük ve kabarık olsa dahî, Allahü teâlânın lutfu, 
keremi ve inâyeti ile öder” dedi. 
Kendisi şöyle anlatır:  
Bir gün Abdullah el-Muâvirî’ye gittim. Bana, “Ey şerîf! Başın darda kaldığı
zaman, yapacak olduğun bir duâ öğreteyim mi?” diye sordu. Ben de “Evet” dedim. 
Bunun üzerine şu duâyı öğretti: “Yâ Vâhid, yâ Ehad, yâ Vâcid, yâ Cevâd, 
İnfehnâ minke bi nefh
Başım darda kalmadı... Abdullah el-Muâvirî bu duâyı bana öğretmek için okuduktan sonra, başım hiç 
darda kalmadı, rızkım çoğaldı. Duâda, maksadın hâsıl olması için, duâ eden 
kimsenin i’tikâdının düzgün olması, namazını muntazam kılması ve dînin emir ve 
yasaklarına elinden geldiği kadar uyması şarttır. 
Ayrıca, bir kimse bir derde veya borca giriftâr olursa, “Allahümme innî eûzü 
bike minel hemmi vel hazeni ve eûzü bike minel aczi vel keseli ve eûzü bike 
minel cübni vel buhli ve eûzü bike min galebetid deyni ve kahrirricâl” düâsını
okusun, buyurulmuştur. 
  Kur’an-ı kerimdeki bazı dua ayetlerinin meali:        
Ey Rabbimiz bize dünya ve ahirette iyilik ver, bizi Cehennem azabından koru! 
(Bekara 201) 
Ey Rabbimiz bize sabır, cesaret ve sebat ver, kâfirlere karşı bize yardım et! 
(Bekara 250) 
Ey Rabbimiz, unutur veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma, bizden 
öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme! 
Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği işleri de yükleme, bizi affet, bizi 
bağışla, bize acı, sen bizim Mevlamızsın. Kâfirlere karşı bize yardım et! (Bekara 
286) 
Ey Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalblerimizi kaydırma! [bizi 
sapıtma] Bize, tarafından rahmet bağışla! Lütfu en bol olan sensin. (A.İmran 8) 
Ey Rabbimiz, iman ettik; günahlarımızı bağışla, bizi Cehennem azabından 
koru. (A.İmran 16) 
Ey Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığı bağışla; ayaklarımızı
[yolunda] sabit kıl; kâfirlere karşı bizi muzaffer eyle! (A.İmran 147) 
Ey Rabbimiz, "Rabbinize inanın" diyen davetçiyi [peygamberi] işittik, hemen 
iman ettik. Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle 
beraber al! Ey Rabbimiz, bize, peygamberlerin vasıtasıyla vâdettiklerini de ikram et 
ve kıyamette bizi rezil-rüsvay etme; şüphesiz sen vâdinden caymazsın. (A.İmran 
193-194) 
Ey Rabbimiz, bize çok sabır ver, müslüman olarak canımızı al! (Araf 126) 
Ey Rabbim, beni ve neslimi namazı devamlı kılanlardan eyle; duâmı kabul et, 
kıyamette hesab olunacağı gün beni, ana-babamı ve müminleri bağışla! (İbrahim 
40-41) 
Ey Rabbim, bana hikmet ver ve beni salihler arasına kat! (Şuara 83) 
Secdede Duâ 
Namaz kılarken secdede duâ edilmez. Ancak bazı nafile namazlarda, 
secdede iken duâ edilir. Namaz kılmadan da secdeye kapanıp duâ etmek iyi olur. 
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: 
“Kulun Rabbine en yakın hali secdede ikendir. Öyle ise, secdede çok duâ 
edin.” 
“Rükû ve secdede duâya gayret edin. Bu duâ kabule layıktır.” 
“Secdede 3 kere, Rabbiğfirli diyen secdeden kalkmadan mağfiret olur.” Vesveseden kurtuluş duâsı
Hz.İmam-ı Gazalî buyurdu ki: 
Her insana musallat olan en az bir şeytan vardır. Şeytanın vereceği 
vesveselerden korunmaya çalışmalıdır! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: 
“Kanın damarlarda dolaştığı gibi, şeytan da, insanın vücudunda dolaşır. 
Açlıkla [az yemekle, oruç tutmakla] onun yollarını daraltın!” 
“Şeytan, kalbe vesvese verir. Allahü teâlânın ismi söylenince hemen kaçar. 
Söylenmezse vesvese vermeye devam eder.” 
Vesvese, duâ ederek, zikrederek azalır ve yok olur. Bunun için, bilhassa 
günah işleme meyli olduğu zaman, hemen Allahı hatırlamaya, onu anmaya 
çalışmalı, istigfar, salevat ve duâ okuyarak şeytanı uzaklaştırmaya çalışmalıdır! 
Günahlara tevbe etmelidir! Şeytanın vesvesesinden ve sıkıntılardan kurtulmak için, 
hergün şu duâyı okumalıdır:  
“Ya Allah-ür-rakib-ül-hafiz-ür-rahim. Ya Allah-ül-hayy-ül-halim-ülazim-ür-rauf-
ül-kerim. Ya Allah-ül-hayy-ül-kayyüm-ül-kaimü ala külli nefsin bima kesebet, hul 
beyni ve beyne adüvvi!”  
İsm-i a’zam duâsı   
İsm-i a'zâm duâsı, kesin belli değildir. Peygamber efendimiz, ism-i a'zâm 
duâsı hakkında bazı işaretler bildirmiştir.  
Hz. Âişe vâlidemiz anlatır: Resûlullah, duânın kabul olmasına sebep olan 
ism-i a'zâmı bilip bilmediğimi sordu. Bilmediğimi söyleyince, “Yâ Âişe onu 
öğretmek, onunla dünya için birşey istemek uygun olmaz” buyurdu. Kalkıp abdest 
aldım ve iki rek'at namaz kılıp, “Allahümme innî ed'ûkellah ve ed'ûkerrahmân 
ve ed'ûkelberrerrahîm ve ed'ûke biesmaikelhusnâ külleha mâ alimetü minhâ 
ve mâ lem a'lem entagfirelî ve terhamenî” duâsını okudum. Gülümsiyerek “İsm-i 
a'zâm, okuduğun duânın içindedir” buyurdu.  
 Peygamber efendimiz, “Allahümme innî es-elüke bienne lekelhamde lâ 
ilâhe illâ ente yâ hannân, yâ mennân, yâ bedîassemâvâti vel erdı, yâ zel-celâli 
vel-ikrâm” okuyan kişiye buyurdu ki: 
“İsm-i a'zâmla dilekte bulundun, bununla duâ edilince, o duâ kabûl olur ve bu 
duâ ile bir dilekte bulununca, dileği yerine gelir.” 
 Başka bir zaman da, İsm-i a'zâm, "Ve ilâhüküm ilâhün vahid, lâ ilâhe illâ 
hüverrahmânürrahîm" âyeti ile "Allahü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm" âyeti 
içindedir” buyurdu.  
Hazret-i Ali’nin bildirdiği ism-i a’zam duâsı var. “Bu duâya sımsıkı sarılın. 
Çünkü o Arş-ı a'zamın hazinelerinden bir hazinedir.” buyurduğu duâ şöyle: 
"Allahümme innî es'elüke yâ âlimel hafiyye, ve yâ men-is-semâu 
bikudretihi mebniyye, ve yâ men-il-erdu biizzetihi mudhıyye, ve yâ men-iş-
şemsü vel-kameru binûri celâlihi müşrika ve mudıyye ve yâ mukbilen alâ 

külli nefsin mü'minetin zekiyye ve yâ müsekkine ra'b-el-hâifîne ve ehl-ettakıyye,

 yâ men havaicul-halki indehü makdıyye, yâ men necâ Yûsüfe min 

rıkk-il-ubûdiyye, yâ men leyse lehü bevvâbün yûnâdî velâ sâhibun yağşa ve 
lâ vezîrun yu'tî ve lâ gayruhu rabbün yud'a ve lâ yezdadu alâ kesretil-havaici 
illâ keremen ve cûden ve sallallahu alâ Muhammedin ve âlihi ve a'tini süâli 

inneke alâ külli şey'in kadîr." Duâya, e'ûzü besmele, Allahü teâlâya hamdü 

senâ ve Resûlüne salâtü selâm 

ile başlamalıdır! Peygamber efendimiz, duâya başlarken, “Sübhâne Rabbiyel 
aliyyil a'lel vehhâb” derdi. Allahü teâlâ, salevât-ı şerîfeyi kabûl eder. Duânın başı
ve sonu kabûl olunca ortasının kabûl olmaması düşünülmez. 
Peygamber efendimiz, “Allahü teâlâya günah işlemiyen dil ile duâ edin”
buyurdu. Böyle bir dilin nasıl bulanacağı suâl edilince, “Birbirinize duâ edin! 
Çünkü ne sen onun, ne de o senin dilinle günah işlemiştir” buyurdu. Yine 
buyurdu ki:” Duânın kabûl olması için iki şey lâzımdır. Duâyı ihlâs ile 
yapmalıdır. Yediği ve giydiği helâldan olmalıdır. “ 
Hizb-ül-bahr 
Hizb-ül-bahr, kitabını evliyânın büyüklerinden, hadis âlimi ve Şâzilî yolunun 
ilk rehberi, Ebül-hasen-i Şâzeli hazretleri yazmıştır. Ebü’l-Hasan-ı Şâzilî, Allahü 
teâlânın ihsân ve ikrâmlarına kavuşmuş, görünen ve görünmeyen bütün 
olgunluklara erişmiş bir Allah dostudur. Yıllarca ilim öğrendi. Din ilimlerinin 
hepsinde derin âlim oldu. Hepsinin inceliklerine ve sırlarına kavuştu. “Her istediğim 
zaman, Resûlullahı baş gözümle görmezsem, kendimi Onun ümmeti saymam” 
buyururdu. “Hizb-ül-bahr” duası için, Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye ve İslâm 
Ahlâkı kitabında “pek faydalı” denilerek tavsiye edilmiştir.  
 “Hizb-ül-bahr” okumak derdlerden, sıkıntılardan kurtulmak için pek 
faydalıdır. Ayrıca, hasta üzerine sabah-akşam okunursa şifa bulur. Sihirden, 
büyüden kurtulur.   
Sabah namazından sonra okunursa, cin, şeytan ve kötü insanların şerrinden 
korunur. 
Kötü, zalim insanların yanına giderken okunursa, onların şerrinden, 
hilesinden korunur. 
Tehlikeli yolculuklarda okunursa tehlikeden emin olur.  
Önemli bir murada, dileğe kavuşmak için, 11 Fatiha, 11 Liilafi ve 3 defa 
Hizbül Bahr okunursa, Allahü teâlânın izniyle arzusu gerçekleşir.  

İşleri iyi gitmeyenler, borcunu ödemede güçlük çekenler, üç gün sabahakşam

 okurlarsa ödeme kolaylığına kavuşurlar.  

Ebül-hasen-i Şâzeli buyurdu ki: “ Allaha’a yemin ederek diyorum ki, kim bu 
hizbi tam bir ihlas ve samimi bir kalb ile okursa, sıkıntılardan kurtulur, muradına 
kavuşur” 
Esma-i hüsna              
Hadis-i şerifte, Esma-i hüsnayı manası ile birlikte ezberliyenin Cennete 
gideceği bildirilmiştir. Sedece isimler okunup duâ edilirse duâ kabul olur. Esma-i 
hüsna şunlardır: 
1- Allah: Her ismin vasfını ihtiva eden öz adı. 
2- Er-Rahman: Dünyada bütün mahlukata merhamet eden, şefkat gösteren, 
ihsan eden. 
3- Er-Rahim: Ahırette, müminlere acıyan. 
4- El-Melik: Yaratıcı, kainatın sahibi. 
5- El-Kuddüs: Her noksanlıktan uzak. 
6- Es-Selam: Her türlü tehlikelerden selamete çıkaran. 

7- El-Mümin: İman nurunu veren. 8- El-Müheymin: Her şeyi görüp gözeten, 

her varlığın yaptıklarından 

haberdar olan. 
9- El-Aziz: Mutlak galip, karşı gelinemiyen. 
10- El-Cebbar: Dilediğini yapan ve yaptıran. 
11- El-Mütekebbir: Büyüklükte eşi yok. 
12- El-Halık: Yaratan, yoktan var eden. 
13- El-Bari: Herşeyi kusursuz yaratan. 
14- El-Musavvir: Varlıklara suret veren, onları birbirinden ayıran özellikte 
yaratan. 
15- El-Gaffar: Günahları mağfiret eden. 
16- El-Kahhar: Her istediğini yapacak gücte. 
17- El-Vehhab: Karşılıksız nimetler veren. 
18- Er-Razzak: Her varlığın rızkını veren. 
19- El-Fettah: Her türlü sıkıntıları gideren. 
20- El-Âlim: Gizli açık, geçmiş, gelecek, herşeyi, ezelî ve ebedi ilmi ile çok iyi 
bilen. 
21- El-Kabıd: Rızıkları daraltan, ruhları alan. 
22- El-Basıt: Rızıkları genişleten, ruhları veren. 
23- El-Hafıd: Kâfir ve facirleri alçaltan. 
24- Er-Rafi: Şeref verip yükselten. 
25- El-Muız: Dilediğini aziz eden. 
26- El-Müzil: Dilediğini zillete düşüren. 
27- Es-Semi: Mükemmel işiten. 
28- El-Basir: Gizli açık, herşeyi çok iyi gören. 
29- El-Hakem: Mutlak hakim, hakkı bâtıldan ayıran. 
30- El-Adl: Mutlak adil, yerli yerinde yapan. 
31- El-Latif: Lütfeden, her şeye vakıf. 
32- El-Habir: Her şeyden haberdar. 
33- El-Halim: Cezada, acele etmez, hilm sahibi. 
34- El-Azim: Büyüklükte benzeri yok. 
35- El-Gafur: Affı, magfireti bol. 
36- Eş-Şekur: Az amele, çok sevab veren. 
37- El-Ali: Yüceler yücesi. 
38- El-Kebir: Büyüklükte benzeri yok. 
39- El-Hafiz: Herşeyi koruyucu olan. 
40- El-Mukit: Her çeşit rızkı yaratan. 
41- El-Hasib: Kulların hesabını en iyi gören. 
42- El-Celil: Celal ve azamet sahibi olan. 
43- El- Kerim: Keremi bol, karşılıksız veren. 
44- Er-Rakib: Her varlığı her an gözeten. 
45- El-Mucib: Duâları kabul eden. 
46- El-Vasi: Rahmet ve kudret sahibi, ilmi ile herşeyi ihata eden. 
47- El-Hakim: Her şeyi hikmetle yaratan. 
48- El- Vedud: İyiliği seven, iyilik edene ihsan eden. Sevgiye layık olan. 
49- El-Mecid: Zatı şerefli, nimeti, ihsanı sonsuz. 
50- El-Bais: Peygamber gönderen, mahşerde, ölüleri dirilten. 

51- Eş-Şehid: Her zaman her yerde her an hazır ve nazır olan. 52- El-Hak: Varlığı 

değişmeden duran. Var olan, hakkı ortaya çıkaran. 

53- El-Vekil: Kulların işlerini bitiren. 
54- El-Kavi: Kudreti en üstün ve hiç azalmaz. 
55- El-Metin: Kuvvet ve kudret menbaı. 
56- El-Velî: Müminleri seven, yardım eden. 
57- El-Hamid: Hamd ve senaya layık. 
58- El-Muhsi: Varlıkların sayısını bilen. 
59- El-Mübdi: Maddesiz, örneksiz yaratan. 
60- El-Muid: Yarattıklarını yok edip, sonra tekrar diriltecek olan. 
61- El-Muhyi: Mahluklara can veren. 
62- El-Mümit: Her canlıya ölümü tattıran. 
63- El-Hay: Ezelî ve ebedi bir hayat ile diri. 
64- El-Kayyum: Zatı ile kaim olan, mahlukları varlıkta durduran. 
65- El-Vacid: Hiçbir şey kendine gizli değil. 
66- El-Macid: Keremi, ihsanı bol olan. 
67- El-Vahid: Zat, sıfat ve fiillerinde benzeri ve ortağı olmıyan, tek olan. 
68- Es-Samed: Hiçbir şeye ihtiyacı olmıyan, herkesin muhtaç olduğu merci. 
69- El-Kadir: Kudret sahibi, dilediğini yapan. 
70- El-Muktedir: Dilediği gibi tasarruf eden, herşeyi kolayca yaratan kudret 
sahibi. 
71- El-Mukaddim: Şerefte birini öne alan.  
72- El-Muahhır: Dilediklerini tehir eden. 
73- El-Evvel: Ezelî, varlığının başlangıcı yok. 
74- El-Ahir: Ebedi, varlığının sonu yok. 
75- Ez-Zahir: Yarattıkları ile varlığı açık. 
76- El-Batın: Aklın tasavvurundan örtülü. 
77- El-Vali: Bütün kainatı idare eden. 
78- El-Müteali: Son derece yüce. 
79- El-Ber: İyilik ve ihsanı bol. 
80- Et-Tevvab: Tevbeleri kabul eden. 
81- El-Müntekım: Asilere ceza veren. 
82- El-Afüv: Affı çok, günahları yok eden. 
83- Er-Rauf: Çok merhamet eden, şefkatli. 
84- Malik-ül Mülk: Mülkünde hakim. 
85- Zül-Celale vel İkram: Celal, azamet, şeref, kemal ve ikram sahibi. 
86- El-Muksıt: Mazlumların hakkını alıcı. 
87- El-Cami: İki zıttı bir arada bulunduran. 
88- El-Gani: İhtiyaçsız. Herşey Ona muhtaçtır. 
89- El-Mugni: İhtiyaç gören, fazlıyla doyuran. 
90- El-Mani: Dilemediklerine mani olan. 
91- Ed-Dar: Elem, zarar verenleri yaratan. 
92- En-Nafi: Menfaat veren şeyleri yaratan. 
93- En-Nur: Zatı açık ve âlemleri nurlardıran. 
94- El-Hadi: Hidayet veren. 
95- El-Bedi: Misalsiz, örneksiz yaratan. 
96- El-Baki: Varlığı ebedi olan. 
97- El-Varis: Her şeyin asıl sahibi olan. 98- Er-Reşid: İrşada muhtaç olmıyan. 
99- Es-Sabur: Ceza vermede, acele etmez. 
Esmâ-i hüsnâ’yı söylemenin faydaları  
Yûsuf Nebhânî hazretleri, Esmai hüsna’yı söylemenin faydalarını şöyle 
bildirir:  
Kalbin temizlenmesi için 
El-Âhiru ismi şerîfini söyliyenin gönlü temizlenir. Safâya kavuşur. Günde yüz 
defa söylenirse, Allahü teâlâdan başka her şeyin sevgisi kalbden çıkar.  
Manevi sırların açılması için
El-Alîm ismi şerîfini söylemeye devâm edene mânevî sırlar açılır, hikmet ve 
mârifete kavuşur.  
Hastanın şifa bulması için
Cumâ günü namazdan önce abdestli, elbisesi temiz ve kalbinden dünyâ 
düşüncelerini çıkarmış olarak iki yüz kerre “Yâ Allahü el-mahmûdü fî fiâlihi” 
derse, Allahü teâlâ onun hastalığına şifâ verir.  
Elem ve kederden kurtulmak için 
El-Azîm ismi şerîfini söyleyen, elem ve kederden kurtulur.  
Muhtaç olmamak için  
Bir kimse kırk gün günde kırk kerre el-Azîz ismi şerîfini söylerse Allahü teâlâ 
ona yardım eder ve onu üstün kılar. Mahlûkattan hiç birine muhtaç olmaz.  
İlim ve hikmet için 
Kim uyumadan önce elini göğsüne koyar ve yüz kerre el-Bâisü ismi şerîfini 
söylerse, Allahü teâlâ onun kalbini nurlandırır, ilim ve hikmet ile doldurur.  
Zarardan kurtulmak için  
El-Bâkî ismi şerîfini bin kerre söyleyen kimse, zarar ve kederden korunmuş
olur.  
Belalardan selamet için  
Yedi gün arka arkaya yüz defâ el-Bârî ism-i şerîfine devam eden belâlardan 
selâmet bulur, kurtulur.  
Kalb gözünün açılması için  
Bir kimse Cumâ namazından sonra yüz kerre el-Basîr ism-i şerîfini söylerse, 
Allahü teâlâ onun kalb gözünü açar.  
Bol rızık için  
Bir kimse ellerini açıp, el-Bâsit ismi şerîfini söylese geçimi genişler. Bol rızka 
kavuşur. 
Musibetlerden kurtulmak için  
El-Bedî’ ismi şerîfini yetmiş bin kerre söyleyen kimse, kendisine gelecek olan 
musîbetten kurtulur.  
İşte başarı için  
El-Alî ism-i şerîfini söyleyen, işlerinde muvafak olup ilerler. 
Zalimlerden korunmak için  
Sabah ve akşam el-Cebbâr ismi şerîfini okumaya devâm eden kimse 
zâlimlerin zulmünden korunmuş olur. Yolculukta da olsa zarar görmez.  Af ve magfirete kavuşmak için   
Cumâ namazından sonra yüz defâ el-Gaffâr ism-i şerîfini söyleyen, Allahü 
teâlânın af ve mağfiretine kavuşur.  
Ölümün kolay olması için  
El-Gafûr ism-i şerîfini söyleyenin son nefeste Kelime-i tevhîdi söylemesi ve 
ölümü kolay olur.  
Belalardan muhafaza için  
Hastalık veya bir musîbet geldiğinde el-Ganîyyü ism-i şerîfi okunduğunda, 
Allahü teâlâ âfiyet verir ve o belâdan muhâfaza eder.  
Zarardan korunmak için  
El-Hâfid ism-i şerîfini söyliyen zararlardan korunmuş olur.  
Yüzün nurlanması için 
Gece yarısı bir miktar zaman el-Hâlık ism-i şerîfini söyleyen kimsenin kalbi 
ve yüzü nûrlanır.  
Yolculuğun emin olması için  
El-Halîm ism-i şerîfini okuyan denizde ise boğulmaktan, bir vâsıtada ise 
helak olmaktan kurtulur.  
Takdir kazanmak için  
El-Hamîd ism-i şerîfini söyleyen, işinde, sözünde ve ahlâkında başkalarının 
övgüsünü kazanır.  
Şifa bulmak için  
Hastalanan kimse, el-Hayyü ism-i şerîfini bir tabağa yazar ve ona su koyar 
ve ondan üç gün içerse, Allahü teâlânın izniyle şifâ bulur.  
Sıkıntılardan kurtulmak için  
El-Kâbid ism-i şerîfini söyleyen, elem ve sıkıntılardan kurtulur.  
Dünya sevgisinden kurtulmak için  
El-Kahhâr ism-i şerîfini çok söylemekle kalbden dünyâ sevgisi çıkar.  
Bedenin kuvvetli olması için  
El-Kavî ism-i şerîfini söyleyenin cismine, bedenine kuvvet gelir.  
Hâfızanın kuvvetlenmesi için  
Hergün on altı defâ tenhâ bir yerde El-Kayyûm ismi şerîfi ahmağa okunursa, 
Allahü teâlânın izniyle abtallığı gider, hâfızası kuvvetlenir. 
İlim ve magfiret için  
El-Kebîr ism-i şerîfini söyliyene, ilim ve mârifet kapısı açılır.  
Dağınıklıktan kurtulmak için  
Her gün bin defâ el-Kuddûs ism-i şerîfini söyliyen kimsenin gönlü 
dağınıklıktan kurtulur. 
Huzur ve rahat için  
El-Latîf ism-i şerîfini söylemeye devâm edenin üzüntü ve elemi gider, rahat 
ve huzur bulur.  
Kalbin nurlanması için  
El-Mâcid ism-i şerîfini okuyanın kalbi nurlanır.  
Çok mal, mülk  için ) 
Kim Mâlik-ül Mülk ism-i şerîfine devâm ederse, Allahü teâlâ ona çok mal ve 
mülk ihsân eder. Onu kimseye muhtaç etmez.  Beladan korunmak için  
El-Mâni’ ism-i şerîfini söyleyen kimse, kendisine gelecek belâdan korunmuş
olur.  
Üzüntüyü gidermek için 
Her gün öğle vakti kim el-Melik ism-i şerîfini yüz kere söylerse, kalbi 
temizlenir ve üzüntüsü gider.  
Kolay tevbe için  
El-Muahhir ism-i şerîfini söyleyenin tövbe etmesi kolay olur.  
İtaat altına almak için
Muhsî ism-i şerifini söyliyen kimse, Allahü teâlânın izniyle başkalarını
cezbeder, itâati altına alır.  
Korkulan kimse için  
El-Muhyî ismi şerîfini söyleyen kimsenin korktuğu kimselerle arasında ülfet 
meydana gelir.  
Heybetli görünmek için 
El-Muizz ismi şerîfini akşam namazından sonra veya cumâ gecesi kırk defâ 
söyliyen, başkalarına heybetli görünür.  
Zafer için  
Muhârebe ânında bir kimse el-Mukaddim ism-i şerîfini söylediğinde kuvvet 
ve zafer bulur. 
 Vesveseden kurtulmak için  
El-Muksit ismi şerîfine devâm eden, ibâdette vesveseden kurtulur.  
Unutkanlık için  
Her kim gusül abdesti aldıktan veya namazdan sonra el-Müheymin ism-i 
şerîfini söylerse, kalbi aydınlanır, himmet ve şerefe kavuşur. Hâfızası kuvvetlenir, 
unutkanlığı gider. 
  
Nefsin itaati için  
El-Mümît ism-i şerîfini söyleyenin nefsi itâate gelir. 
Hâlin düzelmesi için 
El-Müte’âl ism-i şerîfini söyleyenin hâli düzelir, derecesi yükselir.  
Hayırlı rızk için  
El-Mütekebbir ism-i şerîfini söylemeye devâm eden kimse, hayırlı rızık ve 
bereketlere kavuşur. Allahü teâlâ bu ism-i şerîfi okuyanlara hayırlı evlâd nasîb 
eder.  
Zulümden  emin olmak için  
El-Müzill ism-i şerîfini yetmiş beş kere söyliyen ve sonra duâ eden kimse, 
hased edenin hasedinden ve zâlimin zulmünden emin olur.  
Kalbin nurlanması için  
En-Nûr ism-i şerîfini söyleyenin kalbi nurlanır.  
Maddi-manevi ihtiyaç için  
Er-Râfi’ ism-i şerîfini söyleyen, zâlimlerin zulmünden emin olur. Beş yüz kere 
söyleyenin maddî mânevî ihtiyâcı giderilir.  
Kalbin merhameti için  
Her kim her gün yüz kere Rahîm ism-i şerîfini söylerse, kalbinde rikkat ve 
mahlûkâta karşı merhamet peydâ olur Gafletten kurtulmak için  
Her kim namazdan sonra yüz defâ Rahmân ism-i şerîfini söylerse, Allahü 
teâlâ onun kalbinden nisyan ve gafleti çıkarır.  
Öfkeden kurtulmak için  
Kızgınlık ânında kim on defâ er-Raûf ism-i şerîfini söyler ve Peygamber 
efendimize salevât-ı şerîfe okursa öfkesi geçer, sâkinleşir.  
Amellerin kabul olması için  
Er-Reşîd ism-i şerîfini söyleyenin yaptığı ameller kabûl olur.  
Rızık genişliği için
Sabah namazından sonra er-Rezzâk ism-i şerîfini söyleyenin rızkı genişler. 
Cumâ namazından sonra yüz defâ er-Rezzâk ism-i şerîfi söylendiğinde hastanın 
sıkıntısı geçer.  
Belalardan kurtulmak için  
Güneş doğduktan sonra yüz kere es-Sabûr ism-i şerîfini söyleyen kimse, 
belâlardan kurtulur.  
Şifa bulmak için  

Eceli gelmeyen bir hastaya elem ve hastalıkları için yüz yirmi bir defâ (esSelâm) 

ism-i şerîfi okunursa, Allahü teâlânın izniyle o kimse şifâ bulur veya 

hastalığı hafifler.  
Murada kavuşmak için  
Duhâ namazından sonra beş yüz kere Semî’ ism-i şerîfini okuyan kimsenin 
duâsı kabûl olur ve Allahü teâlânın izniyle murâdına kavuşur.  
 Çocuğun itaatkâr olması için  

Ana-baba, isyankâr evlâdının alnından tutar ve Allahü teâlânın eş-Şehîd ismi şerîfini 

okursa, o çocuk Allahü teâlânın izniyle itâatkâr olur.  

Sıhhat ve selamet için  
Eş-Şekûr ism-i şerîfini söyleyenin vücûduna âfiyet gelir, sıhhat ve selâmete 
kavuşur. Geçimi bollaşır.  
Zalimin zulmünden kurtulmak için  
Bir kimse duhâ namazından sonra üç yüz altmış defâ et-Tevvâb ism-i şerîfini 
söylerse tövbesi kabûl olur. On defâ bir zâlim üzerine söylendiğinde zâlimin 
zulmünden kurtulur.  
Kalbin kuvvetli olması için  
El-Vâcid ism-i şerîfini okuyanın kalbi kuvvet bulur.  
Afetlerden kurtuluş için  
El-Vâlî ism-i şerîfini söyleyen, yıldırım ve başka âfetlerden kurtulmuş olur.  
Fakir olmamak için  
El-Vâsi’ ism-i şerîfini söyleyen, fakirlik sıkıntısına düşmez. Hırs, gayz ve 
hasedden kurtulur.  
Karı-koca muhabbeti için  
El-Vedûd ism-i şerîfini söyliyen karı-kocanın birbirine karşı sevgi ve 
muhabbeti çoğalır. 
 Muhtaç olmamak için  
El-Vehhâb ism-i şerîfini kim duhâ (kuşluk) namazından sonra söylerse, 
başkasına muhtaç olmaz. Kalblerde heybet hâsıl eder.  

Rızık kapısı açılması için  Bir şeyden korkan el-Vekîl ism-i şerîfini söylerse,

 emniyet bulur. Kendisine 

hayır ve rızk kapıları açılır.  
Evliyalık nuru için  
İşrak vaktinde ez-Zâhir ism-i şerîfi söylendiğinde kalbde evliyâlık nûru 
meydana gelir. 
 Kıymet ve şeref için  
Zülcelâli ve’l-ikrâm ism-i şerîfini söyliyenin kıymet ve şerefi artar.  
Salevatı- şerife okumak 
Resulullah sallallahü aleyhi ve sellemin ismini işitenin ömründe bir defa 
salevat getirmesi farz, okuyunca, yazınca, söyleyince, işitince ilkinde söylemek 
vacip, tekrarında müstehaptır.  
Namazların sonunda okunan salli barikler salevattır. Peygamber efendimize 
salevat getirmek için Allahümme salli ala Muhammed ve ala ali Muhammed
demek kâfidir. Namazda okuduğumuz, Salli barikleri okumak daha sevabdır 
Peygamber efendimize salevat-ı şerife getirmenin fazileti çoktur. Hadis-i 
şerifte buyuruldu ki: “Cebrail aleyhisselam "Sana kim salevat okursa, 70 bin melek 
ona salât okur. Meleklerin salât okuduğu kimse Cennet ehli arasına girer" dedi. İşi 
güçleşen, salevat okumayı çoğaltsın! Çünkü salevat, bütün sıkıntıları giderir, 
rızıkları artırır, işlerin hayırla bitmesini sağlar. Salevat, Sıratta nur, salevat okuyan 
da nur ehli olur. Nur ehli olan da Cehennem ehli olmaz.” 
Peygamberimiz buyurdu ki, “Her kim günde yüz defa salevât-i şerife okursa, 
kıyâmet gününde güneşin sıcaklığından kurtulup, Arşın gölgesi altında benimle 
berâberdir. Ve her kim benim için bir salevât-ı şerife getirirse, rahmet melekleri 
onun günahlarının affolması için duâ ve istiğfar ederler.” 
Resulullahın duâları   
 Abdullah İbn Abbas hazretleri  şöyle anlatır: 
Resûl-i Ekremin ne şekilde ibâdet yaptığını öğrenmem için babam Abbas, 
beni Resûl-i Ekreme gönderdi. Sabah namazında Efendimiz şöyle duâ etti: 
“Allahım! Gönlümü sana bağlayacak, darmadağan hâlimi bir araya 
toplayacak, dağınık ve parçalanmış işlerimi birbirine yaklaştıracak kötü itiyat ve 
fitnelerden beni koruyacak, dilimi ıslah edecek, bâtınımı koruyacak, zâhirimi 
yükseltecek, amelimi temizleyip arttıracak, yüzümü ak edecek, rızana ulaştıracak 
ve her kötülükten beni koruyacak olan rahmetini senin fazlından isterim. 
Allahım! Küfür düşünmeyecek şekilde sâdık ve yakîn bir îmânı, dünyâ ve 
âhirette de lûtuf ve kereminin en yüksek mertebesine beni ulaştıracak olan 
rahmetini senden isterim. 
Allahım! Kazâlarda sabır ve kurtuluşu, şehitler mertebesini, iyiler yaşayışını, 
düşmanlara galib gelmeği ve Peygamberlere arkadaş olmağı senin fazlından 
isterim. 
Allahım! Her ne kadar hayırlısını bilemezsem ve amelim kusurlu ise de, bütün 
dileklerimi sana arzeder, senden yardım dilerim. Yalnız senin rahmetine 
muhtâcım. Ey gönüllere şifâ verip bütün dertlere dermân olan Allahım! Büyük 

kudretinle birbirine yaklaşmış iki deniz suyunu yekdiğerine karıştırmadığın gibi, 

Cehennem azâbından helâk oldum diye feryad etmekten ve kabrin fitnesinden 

beni koru. 
Allahım! İstemesinde veya hak etmesinde kusur ettiğim ve kullarından 
herhangi birine va’dettiğin veyâ vereceğin her türlü iyilikleri candan arzular ve 
onları senin fazlından isterim. 
Allahım! Bizi, sapan ve saptıranlardan değil, hidâyette olup hidâyete 
ulaştıranlardan, düşmanlarından uzaklaştırıp dostlarına yaklaşanlardan, sana 
kulluk edenleri senin rızan için sevip, isyan edenlere rızan için husûmet besleyen 
kullarından eyle. 
Allahım! Ben dilimin döndüğü kadar duâ ediyorum. Kabûlü sendendir. Sen 
kabul eyle. Ben elimden geleni yapıyorum, itimadım sanadır. Biz Allah içiniz ve 
O’na yöneleceğiz. Kuvvet ve kudret ancak azamet sâhibi olan Allah’ındır. Kıyâmet 
gününde emniyeti, ebedî günde de ahdini yerine getirip rükû’ ve sücûd eden iyiler 
ile beraber Cenneti senden isterim. Kerem ve ihsânına nihâyet olmayan, dostluk 
edenlere sonsuz sevgisi olan ve dilediğini dilediği gibi yapan sensin.  
Ey izzet ridâsına bürünüp herkse galib olan Allahım! Seni noksan sıfatlardan 
tenzîh ederim. Ey ululuk ve yücelik ridâsına bürünerek kullarına fazl u in’âmını
esirgemeyen Allahım! Seni tesbîh eder, noksan sıfatlardan takdîs ederim. 
Allahım! Kalbimi, kabrimi, gözümü bütün bedenimi nurun ile tenvîr eyle, beni 
nurlandır ve nurumu arttır.”
Hz. Aişe validemize bildirilen duâ   
Resûl-i Ekrem efendimiz hazret-i Âişe’ye hitâben şöyle buyurmuştur: 
“Bütün duâların mânâlarını içine toplayan cümleler ile duâ et, duâ ederken 
şöyle söyle:  
‘Allahım! Hâlde ve gelecekte bildiğim ve bilmediğim bütün iyilikleri senden 
ister, bildiğim ve bilmediğim hâlde ve gelecekte bütün kötülüklerden sana 
sığınırım.  
Allahım! Cenneti ve Cennete götürecek söz ve işleri senden ister, 
Cehennemden ve Cehenneme sürükleyecek söz ve hareketlerden sana sığınırım.  
Allahım! Kulun ve Resûlün Muhammed sallâllahü aleyhi ve sellemin senden 
istediği hayır ve iyilikleri senden ister ve sana sığınıp ilticâ ettiği (kötülüklerden) her 
şeyden ben de sana sığınırım.  
Allahım! Benim için takdir ettiğin herşeyin sonu hayır olmasını senden, senin 
merhametinden dilerim. Ey merhamet edenlerin en merhametlisi!” 
 *      *    * 
Resûl-i Ekrem efendimiz hazret-i Fâtıma’ya şöyle buyurdu: 
“ Duâ ederken şöyle söyle:  
Ey hayy u kayyûm olan Allahım! Bütün işlerimi düzeltmeni, bir an bile beni 
kendi başıma bırakmamanı, rahmetine sığınarak senden isterim.” 
*     *            * 
Resûl-i Ekrem efendimiz Ebû Bekre şu duâyı öğretmiştir: 
“Allahım! Peygamberin Muhammed aleyhisselam, dostun İbrahim 
aleyhisselam, sırdaşın Mûsâ aleyhisselam, Kelîme ve ruhundan olan Îsâ 
aleyhisselam hürmetine,  Mûsâ’ya inen Tevrat, Îsâ’ya inen İncil, Dâvûd’a inen Zebûr, Muhammed’e 
aleyhisselema inen Kur’ân hürmetine, bütün peygamberlerine yaptığın vahiy 
hürmetine,  
Mahlûkâtın üzerindeki kazâ ve takdîrin, senden isteyenlere verdiğin, fakir 
ettiğin zenginler, zengin ettiğin fakirler, hidâyete ulaştırdığın sapıklar hürmetine; 
Mûsâ Aleyhisselâma bildirdiğin, kulların rızıklarını böldüğün yeryüzünün, 
hareketten sükûna erdirdiğin dağların, ayakta tuttuğun, arş-ı âzamı taşıttığın ism-i 
âzamın hürmetine;  
Kur’ân-ı Kerîmde nâzil olan samed, ahad ve tâhir isimlerinin hürmetine; 
gündüzleri aydınlatıp geceleri karartan ismin hürmetine; azamet-i Kibriyân ve nûr-i 
vechin hürmetine, 
Senin kuvvet ve kudretinle Kur’ân-ı Kerîmi okuyup anlamağı ve onu bütün 
vücûduma duyurmanı ve bütün hareketlerimi ona uydurmamı senden dilerim. 
Kuvvet ve kudret ancak sendendir. Yâ erhamerrahimîn.” 
****** 
Bir gün hz. Kabise, Resûl-i Ekrem’e: Yâ Resûlallah, yaşım ilerledi, birçok 
şeylerden kaldım, yapamaz âciz bir hâle düştüm, bana bir şeyler öğret ki, onlardan 
istifâde edeyim.  
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz: Dünyalığın için, akşam namazını
müteakip üç kere: “Sübhânallahi ve bihamdihi sübhânallahilazîm, lâ havle 
velâ kuvvete illâ bi’llâhi’l-âliyyi’l-azîm” de ve buna devâm et. Çünkü buna 
devam eden birçok hastalıktan, elem ve kederden emin olur. Âhiretin için de şu 
duâyı oku: 
“Allahümmehdinî min indike ve efıd aleyye min fadlıke venşur aleyye 
min rahmetike ve enzil aleyye min bereketike!” Allahım, bana kendi katından 
hidâyet ihsân eyle, kendi fazl u kereminden bana ihsân eyle, rahmetini bana akıt 
ve bereketlerinden bana inzâl eyle.” 
Sonra Resûl-i Ekrem devâmla şöyle buyurmuştur: “Bu duâya kim devâm 
ederse, Kıyâmet gününde kendisine Cennetin dört kapısı açılır, istediği kapıdan 
içeri girer.” 
Resûl-i Ekrem Büreyde’ye şöyle demiştir: 
“Yâ Büreyde! Allahü teâlâ’nın, hayır murad ettiği kimseye tâlim buyurduğu 
duâyı sana öğreteyim mi?” Büreyde: “Öğret yâ Resûlallah” deyince Resûl-i Ekrem 
şöyle buyudular: 
“Allahümme, innî daîfün fekavinî rıdâke da’fî ve huz ilel hayri binasıyetî 
vecalil islâme müntehâ rıdâye. Allahümme innî daîfün fekavvinî ve iunni 
zelîlün feızzenî ve innî fakırün feeğninî ya erhamerrâhımîn” 
“Allahım! Ben zayıf ve âciz bir kimseyim. Rızânı tahsil için sen beni 
kuvvetlendir, beni daimâ iyiliğe götür. Son emelimi İslâmiyet kıl. 
Allahım! Ben âcizim, sen beni kuvvetlendir. Ben zelil bir kimseyim, sen beni 
izzetlendir. Ben fakirim, sen beni zenginleştir yâ erhamerrahimîn.” 
Seyyidü’l-istiğfar  duâsı  
Peygamber Efendimiz namazın akabinde duâlarına başlarken önce, 
“Rab olarak Allahı, dîn olarak İslâmiyeti, Peygamber olarak da 

Muhammed aleyhisselâmı kabul ettim ve buna râzı oldum.” der sonra da: 

“Ey yer ve gökleri yaratan, gizli ve âşikâre herşeyi bilip herşeye mâlik olan 

Allahım! Bir olduğuna ve senden başka ibâdete lâyık kimsenin bulunmadığına 
şehâdet ederim. Kendi kötülüklerimden şeytanın hiyle ve desîselerinden sana 
sığınırım.” dedikten sonra şöyle devam ederdi. 
“Allahım! Senden, din ve dünyâm, mâl ve âilem hakkında af ve âfiyeti dilerim. 
Allahım, kusurlarımı ört ve beni tehlikelerden emin kıl. Hatalarımı azalt, 
önümden, ardımdan, sağımdan ve solumdan, beni koru ve azametinle alt Üzerinde 
yürüdüğüm şu topraklardan gelecek zararlardan beni koru. 
Allahım beni mekrinden, gadabından emin olanlardan kılma. Bana başkasını
musallat etme. Daimâ kusûrlarımı ört ve beni zikrinden ayrılan gafillerden kılma.”  
Sonra üç kere “Seyyidü’l-istiğfar” denilen şu duâyı ve diğer duâları okurdu: 
“Allahım! Sen benim Rabbimsin. Senden başka ibâdete lâyık mâbûd yoktur. 
Beni yaratan sensin. Ben senin kulunum, gücümün yettiği kadar sana verdiğim söz 
ve ahid üzerindeyim. Yaptığım kötülüklerden sana sığınır, verdiğin ni’metlere şükr 
eder, kusurlarımdan sana ilticâ ederim. Günâhlarımı mağfiret eyle, senden başka 
mağfiret eden yoktur.” Sonra üç kere: 
“Allahım! Gözüme, kulağıma ve bütün bedenime sıhhat ve âfiyet ihsân eyle. 
Senden başka hakikî mâbûd yoktur.” der; 
“Allahım kazâ ve kaderine rızâyı, öldükten sonra huzûr içinde ebedî saâdeti 
ve cemâlini müşâhede zevkini, sana vâsıl olma hevesini, dayanılmayacak 
zararlardan ve sapıtıcı fitnelerden beni korumanı, senden ister; zulmetmek ve 
zâlim olmaktan, başkasına tecâvüz etmek veya tecâvüze uğramaktan veyâ 
affedilmeyecek bir günâh irtikâbından da sana sığınırım.” 
 “Allahım! Din ve azmimde sebâtı, rüşdümde azîmeti, iyi işlere azmetmeyi 
senden isterim. Nimetine şükrü ve sana güzel ibâdet edebilmeyi senden isterim. 
Nimetine şükrü ve sana güzel ibâdet edebilmeyi senden isterim. Her şeyden sâlim 
ve huşû sâhibi kalbi, dürüst ahlâka sâdık ve zâkir lisâna sâhib olmayı, nîmetine 
şükür ile güzel ibâdet ve makbûl amellerde bulunmamı senden isterim. Bildiğin 
bütün iyilikleri senden ister ve bildiğin bütün kötülüklerden sana sığınırım. Bildiğin 
bütün günâhlardan sana tevbe ederim. Sen bilirsin ben bilemem. Bütün gizli 
şeyleri en iyi bilen sensin. Allahım! Geçmiş-gelecek, gizli-âşikâre ve senin bildiğin 
bütün kusurlarımı mağfiret et. İlk ve son, herşeye kaadir ve her gizliyi bilen sensin. 
Allahım! İrtidadı kabûl etmeyen îmânı, tükenmeyen nîmetleri, “Hüld” 
Cennetinde Resûl-i Ekrem Muhammed aleyhisselâma arkadaşlığı senden isterim. 
Allahım! Söz ve işlerin güzelini ve bütün iyilikleri, kötülüklerden uzak kalmağı, 
yoksulları sevmeyi, senden isterim. Seni sevmeyi ve seni seveni sevmeyi ve 
sevgine yaklaştıracak her ameli sevmeyi senden isterim. Günâhlarımı
bağışlamanı, beni mağfiret edip merhamet etmeni senden isterim. Kavmimi iptilâ 
edeceğin zamân hemen beni kendine al ve fitne ile karşılaştırma. 
Allahım! Gaybı bilmen ve her şeye olan kudretin hürmetine, hakkımda hayat 
hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat; ölüm hayırlı olduğunda da ruhumu kabzeyle. 
Gizli ve âşikâre haşyet üzere bulumamı, hiddet ve sükûnette adaletten 
ayrılmamamı, zenginlik ve fakirlikte itidâli ve zâtının cemâline bakmanın zevkini ve 
sana ulaşmanın aşk ve hevesini senden ister; zarar veren şeylerin mazaratından 
ve sapıtan fitnelerden sana sığınırım. Allahım îmân cevheri ile bizi süslendir. 

Hidâyette olup hidâyete ulaştıranlardan eyle. Allahım! İsyân ile aramızda perde 

olacak şekilde bize haşyet ihsân eyle. 

Cennetine ulaştıracak tâati, dünyâ ve âhiret musîbetlerini ehvenleştirecek yakîni 
bize ver. Allahım! Yüzümüzü hayâ, kalbimizi korku ile doldur. Sana kulluk edecek 
şekilde gönüllerimize heybet ve azâmetini yerleştir.En üstün sevgilimiz ve en çok 
korkacağımız sen ol.Allahım! İçine girdiğimiz bugünün evvelni salâh, ortasını felâh, 
matlûba ermek, sonunu da saâdet-i kâmileye ulaştırmak kıl.Allahım! Bugünün 
evvelini nîmet, ortasını rahmet, sonunu da mağfiret ve kerâmet kıl. 
Allahım! Bizi müttakî olan dostlarından, felâha ermiş cemaatinden ve sâlih 
kullarından eyle. Sevdiğin işleri bize tevfik eyle ve bizi lehimize olan iyi işlere 
teveccüh ettir. 
Allahım! İyilikleri toplayan evveli ve âhiri iyilik olan herşeyi senden ister, 
kötülükleri toplayan, evveli ve âhiri kötülük olan herşeyden sana sığınırız. 
Allahım! Benim üzerimde olan kudretin hakkı için bana rahmetinle teveccüh 
et. Sen tevbeleri kabûl eden azîm merhamete sâhibsin Allahım hilm ü keremin 
hakkı için beni affeyle, bağışla. Sen mağfiret edici ve hilm sâhibisin. Allahım, hâlimi 
bilirsin, merhamet et. Zîra sen merhamet edenlerin en merhametlisisin. 
Allahım! Bana olan mâlikiyyetin hürmetine, beni nefsime hâkim kıl ve nefsimi 
bana musallat etme. Zîra dilediği gibi yapan melik ve Cebbâr sensin. 
Allahım! Seni noksan sıfatlardan takdîs, tesbîh, tenzîb eder ve sana hamd 
ederim. Senden başka Tanrı yoktur. Kötülükler İrtikâbiyle nefsime zulüm ettim, 
günâhlarımı mağfiret eyle. Sen benim Rabbimsin, günâhlarımı ancak sen 
bağışlarsın. 
Allahım! Sana gidecek doğru yola beni ilhâm et ve nefsimin kötülüklerinden 
beni koru. Allahım! Beni ıkâb etmeyeceğin helâl lokmayı bana rızk et. Beni 
taksimatına kani olanlardan eyle ve bana ayırdığın rızk ile, senin kabûl edeceğin 
iyi şeylerde beni çalıştır.  
Allahım! Senden, günâhlarımın affını, vücûdumun âfiyetini, hüsn-ü yakîn ile 
dünyâ ve âhirette huzûr, refah ve saâdeti dilerim. Ey günâh kendisine zarar 
vermeyen ve mağfiret kendisinden bir şey eksiltmeyen Allahım, sana zararı
dokunmayan günâhlarımı bana bağışla, senden bir şey eksiltmeyen mağfiretini de 
bana ver.” 
“Ey Rabbimiz! Bize sabır ver, müslümân olduğumuz hâlde ruhumuzu 
kabzeyle.” 
“Sen dünyâ ve âhirette benim dostum, yardımcı ve koruyucumsun, benim 
canımı müslümân olduğum hâlde al ve sâlihlere kat.” 
“Sen bizim velimiz ve dostumuzsun bizi affet ve bize rahmet et, mağfiret 
edicilerin en hayırlısı sensin.” 
“Bizim için bu dünyâda ve âhirette güzel olanı yaz. Biz sana teveccüh ettik.” 
“Ey Rabbimiz! Sana tevekkül ve sana teveccüh ettik. Rücû ve dönüş ancak 
sanadır.” “Ey Rabbimiz! Bizi bu zâlim kavmin işkencesine uğratma.” 
“Ey Rabbimiz! Kâfirleri bize musallat etme. Bizi mağfiret eyle, sen muhakkak 
azîz ve hakîmsin.” 
“Ey Rabbimiz! Günâhlarımızı ve işimizdeki aşırı hareketlerimizi mağfiret 
eyle.” 
“Ey Rabbimiz! Bizi ve îmânda bizden önce olan din kardeşlerimizi mağfiret 
eyle ve kalblerimizde mü’minler için kin ve hased bırakma. Ey Rabbimiz! Sen çok 

şefkat ve çok merhamet sâhibisin.” “Ey Rabbimiz! Bize senin katından rahmet ver.

 İşimizde bize doğru bir yol 

tuttur.” “Ey Rabbimiz! Bize dünyâda hasene ver, âhirette de hasene ver ve ateşin 
azâbından bizleri koru.” 
“Ey Rabbimiz! Günâhlarımızı mağfiret eyle. Kusurlarımızı ört ve bizi iyiler 
meyânında öldür. Ey Rabbimiz, resûllerinin lisânı ile va’dettiklerini bize ver. 
Kıyâmette bizi rüsvây etme. Muhakkak ki sen sözünden dönmezsin.” 
“Ey Rabbimiz eğer unuttuk veyâ yanıldıysak bizi mes’ûl tutma. Ey Rabbimiz 
bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz takat 
getiremiyeceğimiz şeyleri bize yükleme. Bizi affet, hatâlarımızı bağışla. Bize 
rahmet eyle. Sen mevlâmızsın. Koruyucu ve yardımcımızsın. Kâfirlere karşı bize 
yardım et ve nusret ver.” 
“Rabbim! Beni, anne ve babamı mağfiret eyle. Onlur, küçüklüğümde beni 
acıyıp baktıkları gibi, sen de onlara rahmet eyle. Kadın erkek bütün mü’min ve 
müslümânların ölü ve dirilerini affet. Rabbim, bana mağfiret ve merhamet et. İzzet 
ve kerem sâhibi sensin. Merhamet edicilerin en hayırlısı, mağfiret edicilerin de en 
hayırlısı sensin. Biz Allah içiniz, Allah’tan geldik ve O’na döneceğiz. Kuvvet ve 
kudret, ulu ve yüce olan Allah'’ndır. Allah bize yeter. En iyi koruyucu O'dur. 
Hâtemü’l-Enbiyâ Hazret-i Muhammed ve âline salât ve selâm olsun.” 
Resûlullahın veda haccındaki Duâsı         

Resûlullah efendimiz, Veda haccında, "Vedâ hutbesini" bitirdikten sonra Bilâli Habeşî 

hazretleri, ezan-ı şerîfi okudu. Bütün Eshâb-ı kirâm, huzûr ve huşû içinde 

dinlediler. 
Peygamber efendimiz, namazı kıldırdıktan sonra devesine bindi. Cebel-i 
Rahme'nin dibine varıp kayaları önüne alıp, kıbleye dönerek vakfeye durdu. 
Herkesin vakfeye durmasını emretti.  
Daha sonra: 
"Hayır, ancak ahiret hayırdır." buyurdu. 
Mübârek ellerini göğüs hizâsında kaldırarak, bütün peygamberlerin yaptığı
pek fazîletli olan şu duâya başladı. Bizlere, bu şekilde duâ etmemiz için işaret 
buyurmuş oldu: 
"Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur. O birdir. Eşi ortağı yoktur. Mülk, O'na 
âittir. Hamd, O'na mahsustur... 
Ey Allahım! Kabir azâbından, kalbin vesvesesinden, işlerin dağınıklığından 
sana sığınırım! 
Ey Allahım! Rüzgârların getirdiği âfetin şerrinden sana sığınırım! Ey Allahım, 
gözümde bir nûr, kulağımda bir nûr, kalbimde bir nûr yarat! Ey Allahım, göğsüme 
genişlik ver, işimi kolaylaştır! 
Ey Allahım! Kalbe vesvese veren şeytandan, işlerin karışıklığından, kabir 
fitnesinin şerrinden, gecenin getirdiği şeylerin şerrinden, gündüzün getirdiği 
şeylerin şerrinden, korkunç rüzgârların getirdiği âfetlerin şerrinden, zamanın nöbet 
nöbet gelen mihnet ve belâlarının şerrinden sana sığınırım! 
Ey Allahım, sağlığın hastalığa çevrilmesinden, birden bire gelip çatacak 
azâbından ve bütün gazâbından sana sığınırım! 
Ey Allahım! Beni hidâyetine ulaştır. Geçmişimi, geleceğimi bağışla! Ey baş

vurulacakların en hayırlısı! Kendisinden istenilenlerin en keremlisi, en çok vereni!

 Ey Allahım! Sen, sözümü işitiyor, yerimi görüyor, gizli, açık neyim var ise 

biliyorsun. İşlerimden hiç biri sana gizli değildir. Ben çâresizim, yoksulum. Senden 
yardım ve eman diliyorum. 
Korkuyorum. Kusurlarımı îtirâf ediyorum. Bir çâresiz, senden nasıl isterse, 
ben de öyle istiyorum. Zelîl bir günahkar, sana nasıl yalvarırsa, ben de öyle 
yalvarıyorum. 
Yüce huzûrunda boynunu bükmüş, senin için gözlerinden yaşlar boşanan, 
senin uğrunda bütün varlığını zelîl eden, senin için burnunu topraklara sürten bir 
kulun sana nasıl duâ ederse, ben de öyle duâ ediyorum! 
Ey Rabbim! Duâmı kabûl buyurmaktan beni mahrûm eyleme. Bana Raûf ve 
Rahîm ol! Ey istenilenlerin en hayırlısı ve verenlerin en keremlisi!.. 
Ben, sana her an muhtâcım. Senin ise, bana hiç ihtiyâcın yok. Sen, ancak 
yaratanım olarak beni bağışlar, affedersin. 
Ey duâcıların duâlarını kabûl eden! Ey ümit bağlananların en üstünü! 
İslâmiyet ve Muhammed (aleyhisselâm) üzerindeki himâyen hürmetine sana 
yöneliyorum. Benim bütün suçlarımı bağışla! Beni şu durduğum yerden bütün 
hâcetlerimi yerine getirmiş, dileklerimi ihsân buyurmuş, temennilerimi 
gerçekleştirmiş olarak döndür!.. 
Bizler, topluca senin Beyt-i Harâm'ına geldik. Şu büyük Meşâir'de vakfeye 
durduk. Şu mübârek yerlerde hazır bulunduk. Ümîdimiz, yüce katındaki sevab ve 
mükâfâta nâil olmaktır. Ümîdimizi boşa çıkarma Allahım!"  
Resûlullah efendimiz, bu duâdan sonra vakfe yaptı. Akşam üzeri:  
"Bugün, dîninizi sizin için ikmâl eyledim. Üzerinize olan nîmetimi tamamladım 
ve size din olarak İslâmiyet'i vermekle râzı oldum (Mâide sûresi: 3) meâlindeki 
âyet-i kerîme nâzil oldu. 
Böylece, İslâm dini ikmal bulmuş oldu. Bildirilmemiş, açıklanmamış hiçbir 
emir, yasak kalmadı. Peygamber efendimiz de vazifesini tamamlamış oldu. Kısa 
bir müddet sonra da bu fâni dünyadan ayrıldı. 
Resulullahın bazı duâları         
Peygamber efendimiz, biz müslümanların nasıl duâ etmesi gerektiğini 
bildirmiştir. Bu duâlardan bazıları şunlardır 
Ya Rabbi, sana ve Resulüne itaat etmemizi ve bildirdiklerinle amel etmemizi 
nasip eyle! 
Ya Rabbi, faydasız ilimden, makbul olmıyan ibâdetten ve kabul edilmiyen 
duâdan, acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten ve her çeşit hastalıktan, 
gece ve gündüz gelecek kötülüklerden, sıkıntılardan kötü arkadaştan ve kötü 
komşudan sana sığınırım! 
Bildiğimiz-bilmediğimiz bütün iyilikleri ver, bildiğimiz-bilmediğimiz bütün 
kötülüklerden muhafa et, her işimizin sonunu güzel eyle, dünya sıkıntılarından ve 
ahıret azabından bizi koru! 
 Bizi dostlarına dost, düşmanlarına düşman olanlardan ve sabreden ve 
şükredenlerden eyle! 
İşinde sebat eden, nimetine şükreden, ibâdetini güzel yapan, doğru 
konuşanlardan, sıhhat, afiyet ve güzel ahlâk ver! Kaza ve kaderine rıza 
gösterenlerden eyle! Kulağıma, gözüme sıhhat ver! Küfürden, fakirlik ve kabir azabından, 
zulmekten ve zulme uğramaktan sana sığınırım. 
Kusurlarımızı ört, korkulardan emin kıl ve borçlarımızı ödememizi nasip eyle! 
Ölünceye kadar ibâdet etmemizi, ömrümüzün hayırlı amellerle sona ermesini 
nasıp et ve Cennetini ihsan eyle! 
Ya Rabbi, ize dünya ve ahırette güezllik ver ve Cehennem azabından bizi 
koru!  
Kur’ân-ı kerîmi bitirdiği zaman Resûlulah şöyle duâ okurdu: 
“Allahım! Kur’ân-ı kerîm hürmetine bana rahmet eyle, Kur’ânı bana 
îmân, nûr, hidâyet ve rahmet kıl, Allahım Kur’ân-ı kerîmden unuttuğum oldu 
ise bana hatırlat, anlamadığım olduğu ise bana anlat, gece ve gündüzde 
Kur’ân okumayı bana nasib et, Kur’ân-ı kerîmi lehimde hüccet kıl. Ey 
âlemlerin Rabbi.” 
Küfür ve imansızlak 
Kötülüklerin en kötüsü, Allahü teâlâya inanmamak, ateist olmaktır. İnanılması
lâzım olan şeye inanmamak küfür olur. Muhammed aleyhisselâma inanmamak 
küfür olur. Muhammed aleyhisselâmın, Allahü teâlâ katından getirip bildirdiği 
şeylerin hepsine kalb ile inanıp, dil ile de ikrâr etmeye, söylemeye, “ÎMAN” denir. 
Söylemeye mani bulunduğu zaman, söylememek affolur. 
Dinimizin emri gereğince, hürmet gösterilecek, ta'zîm olunacak şeyleri tahkîr 
etmek; kötülenecek şeyleri, ta'zîm etmek, hürmek göstermek küfürdür. 
Meselâ, Allahü teâlânın evliyâsı, enbiyâsı, âlimleri ve bunların sözleri, fıkh 
kitapları, fetvâları ta'zîm edilecek, hürmet gösterilecek iken tahkîr edilirse, 
kötülenirse dinden çıkılmış olur. Ayrıca, kâfirlerin dînî âyinlerini beğenmek, 
noellerini tebrik etmek ve zarûret yok iken boyna haç takmak,zünnâr kuşanmak ve 
küfür alâmetlerini kullanmak, bunlara, muhabbet edip, hürmet göstermek de 
küfrdür 
 Îman hâsıl olması ve devamı  için, islâmiyetin küfür alâmeti dediği şeylerden 
sakınmak da lâzımdır. İslâmiyetin ahkâmından yâni emir ve yasaklarından birini 
hafîf görmek, Kur'an-ı kerim ile, melek ile, Peygamberlerden biri ile alay etmek, 
küfür alâmetlerindendir. İnkâr etmek, yâni işittikten sonra inanmamak, tasdik 
etmemek demektir. Şüphe etmek de inkâr olur. 
Namazda okunan Duâlar 
Sübhaneke ( İlk rek’atte, tekbirden sonra okunur) 
Sübhânekellâhümme ve bi hamdik ve tebârakesmük ve teâlâ ceddük (ve 
celle senâük) ve lâ ilâhe gayrük.
Ettehıyyâtü ( İlk oturuşta ve son oturuşta okunur) 

Ettehıyyâtü lillâhi vessalevâtü vettayyibât. Esselâmü aleyke eyyühenNebiyyü ve

 rahmetullâhi ve berekâtüh, Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhisSâlihîn. Eşhedü en

 lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve 

Resûlüh. Salli Bârik ( Son oturuşta ettehıyyatüden sonra okunur) 
Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte 
alâ İbrâhime ve alâ âli İbrâhim. İnneke hamîdün mecîd. 
Allahümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte 
alâ İbrâhime ve alâ âli İbrâhim. İnneke hamîdün mecîd.
Rabbenâ ( Son oturuşta salli barikten sonra okunur ve selam verilir) 
Rabbenâ âtinâ fid’dünyâ haseneten ve fil’âhıreti haseneten ve kınâ 
azâbennâr.  
Rabbenağfirlî ve livâlideyye ve lil mü’mînine yevmeyekûmül hisâb.
Kunut duâları: (Vitir namazında tekbirden sonra okunur)  
Allahümme innâ nesteînüke ve nestagfirüke ve nestehdîke ve nü’minü 
bike ve netûbü ileyk. Ve netevekkelü aleyke ve nüsnî aleykel-hayra küllehü 
neşküruke ve lâ nekfüruke ve nahleu ve netrukü men yefcüruk.
Allahümme iyyâke na’büdü ve leke nüsallî ve nescüdü ve ileyke nes’â 
ve nahfidü nercû rahmeteke ve nahşâ azâbeke inne azâbeke bilküffâri 
mülhık.
İkinci Bölüm 
MÜBAREK ÜÇ AYLAR
Mübârek aylar ve günler    
Dinimiz, mubârek aylara, günlere, gecelere önem vermiştir. Allahü teâlâ, 
kullarına çok acıdığı için, bazı gecelere kıymet vermiş, bu gecelerdeki, duâ ve 
tevbeleri kabul edeceğini bildirmişdir. Kullarının çok ibâdet yapması, duâ ve tevbe 
etmeleri için bu geceleri sebep kılmıştır.  
Kıymetli geceye, kendinden sonra gelen günün ismi verilir. Önceki günü öğle 
nemâzı vaktinden, o gecenin fecrine yani imsak vaktine kadar olan zamandır. 
Yalnız, Arefe ve üç kurban günlerinin geceleri böyle değildir. Bu dört gece, bu 
günleri takip eden gecelerdir. Bu geceleri ihyâ etmeli, yanî kaza nemâzları kılmalı, 
Kur’ân-ı kerîm okumalı, duâ, tevbe etmeli, sadaka vermeli, Müslümanları
sevindirmeli, bunların sevâblarını ölülere de göndermelidir. Bu gecelere saygı
göstermelidir. Saygı göstermek, günâh işlememekle olur. 
Gecenin oniki kısmından bir kısmını mesela bir sâat kadarını ihyâ etmek, 
bütün geceyi ihyâ etmek olur. Yaz ve kış geceleri için hep böyledir. Fıkıh 
kitâblarında saat demek, bir miktar zaman demektir.  
İnsan, varlıklar içinde en mümtaz ve en mükerrem bir şekilde yaratılıp 
yükselmelere ve alçalmalara müsait, duygu ve kabiliyetlerle donatılmıştır. İnsan, 
yüce yaratıcı tarafından bu dünya "Eşref-i mahluk" olarak gönderilmiştir. Bunun 
yanında insanı imtihana da tabi tutmuştur.  
Bu imtihan imtihanı kaybedecek davranışlarda bulunarak, yüce Halıkını

unutup, en büyük düşman olan nefis ve şeytanların peşinden giden insanlarıkurtarmak 

için de kullarına bazı fırsatlar vermiş, onları düştükleri bataklıktan 

kurtarmak istemiştir. 
İşte üç aylar ve bu aylardaki mübârek geceler, nefis ve şeytan tuzağına 
düşmüş ve her iki dünyasını zindana çevirecek günah, isyan ve gaflet bataklığında 
boğulmakla karşı karşıya gelmiş insanın kurtuluşu için uzatılan can simididirler. 
Mübârek aylar ve geceler günahkâr ve yaratılış gayesini unutan insanlara 
kerem ve ihsan sahibi yüce Allah tarafından tanınan ve eğer değerlendirilirse çok 
büyük kazançlara vesile olan bir fırsattır. 
Bu aylarda ve gecelerde içimizi ve dışımızı bilen Rabbimize karşı, nefsimizi 
muhasebeye çekmeli, O'nun bizim dünya ve âhıret hayatımızı Cennet'e çevirmek 
için gönderdiği İslâma tam teslim olup olmadığımızı gözden geçirmeli, hiç vakit 
geçirmeden İslâmın rahmet, bereket, mağfiret, fazilet ve hayat bahşeden 
çeşmesinden kana kana nasip almak için bu ayları, günleri başlangıç yapmalıyız.  
  
RECEB AYI  
Mübârek üç ayların ilki olan Receb ayıdır. Receb, “Tercîb” kelimesinden 
gelmektedir. Bu da ta'zîm ve hürmet manasına gelmektedir. 
Allahü teâlâ, bu ayda oruç tutanların, bu aya saygı gösterenlerin, günahlarını
affeder, çok sevap ve üstün dereceler ihsân eder. 
Receb ayının üstünlükleri hadîs-i şerîflerde şöyle bildirildi: 
“Receb, Allahü teâlânın, Şaban benim ve Ramazan ümmetimin ayıdır” 
“Receb-i şerîfte bir kimsenin tuttuğu bir orucun sevabı, o kimsenin otuz 
sene nâfile oruç tutmasına eşittir.” 
“Bir kimse, Allahü teâlânın ay'ı olan Receb ayında bir mü'min, kardeşini 
gam ve üzüntüden kurtarırsa, Allahü teâlâ, ona Firdevs'te gözünün 
görebildiği kadar büyük bir köşk ihsân eder. Uyanınız, kendinize geliniz ve 
Receb ayına hürmet ve ikrâm ediniz ki, Allahü teâlâ da size, ikrâm ve ihsân 
etsin.” 
“Cennette bir nehir vardır. Ona Receb denir. Sütten beyaz, baldan 
tatlıdır. Receb ayında birgün oruç tutana Allahü teâlâ Kıyâmet günü o 
nehirden su verir.” 
Ömer bin Abdülaziz hazretleri buyurdu ki: 
“Senede dört geceye dikkat edip, ibâdetle geçirmek lâzımdır. Allahü teâlâ o 
gecelerde rahmetini saçar. Bu geceler, Recebin ilk cum'a gecesi, Şa'banın 
onbeşinci gecesi, Ramazanın yirmi yedinci gecesi ve Ramazan bayramı
gecesidir.” 

Receb ayında yapılan iyilikler, tutulan oruçlar, günahları temizler. Zîra Recebi şerîfin

 isimlerinden birisi de “Şehrü'l mutahhar” dır. Günahlardan temizlenilmesi 

ve yüksek derecelere kavuşulması sebebi ile bu isim verilmiştir. 
Receb, tevbe, hürmet ve ibâdet ayıdır. Şa'ban, muhabbet ve hizmet ayıdır. 
Ramazan ise, yakınlık ve ni'met ayıdır. 
Zünnûn-i Mısrî hazretleri buyurdu ki: 
“Receb tohum ekme, Şa'ban sulama, Ramazan ise, hasat ayıdır. Yâni ekip 
suladığını biçip toplayacak bir aydır. Herkes ektiğini biçer. Amelinin, ibâdetinin 

karşılığını alır. Tohum ekmeyen, hasat mevsimi gelince pişman olur.” Receb ayının 

magfirete, Şa'ban ayının şefâ'ate ve Ramazan ayının da 

sevapların kat kat verilmesine mahsus olduğu bildirilmiştir. 
Bu aylara hürmet etmek, günâhlardan uzaklaşmakla ve ibâdetleri yapmakla 
olur. Hürmet edip, saygı gösteren, kat kat karşılığını görecektir. Hadîs-i şerîfte 
buyuruldu ki: 
“Receb, Allahü teâlânın ayıdır. Receb ayına ikram edene, saygı
gösterene, Allahü teâlâ dünyada ve âhırette ikram eder.” 
Bâzı âlimler de şöyle buyurdu ki: "Yıl ağaç gibidir. Receb ayı, ağacın yapraklı
olduğu, Şa'ban meyveli, Ramazan ise, meyvesinin toplanacağı zaman gibidir. 
Receb Allahü teâlâdan mağfiret, Şa'ban şefâ'at, Ramazan sevabların kat kat 
olduğu aydır." 
Peygamber efendimiz, Receb ayı gelince; 
"Yâ Rabbî, bize Receb ve Şa'bânı mübârek eyle ve bizi Ramazana 
eriştir." diye duâ ederdi. 
Hazret-i Ali yılda dört geceyi tamamen ibâdetle geçirirdi. 
Bu geceler; Receb-i şerîfin ilk gecesi, Ramazan bayramı ve Kurban bayramı
geceleri ve Şa'bân-ı şerîfin onbeşinci gecesidir. 
Recep ayındaki namaz ve duâ  
Peygamber efendimiz, Receb ayının hilâlini görünce Selmân-ı Fârisî 
hazretlerine şöyle buyurdu: 
“Ey Selmân, erkek ve kadın mü'minlerden biri Recebde her rek'atında 
fâtiha-i şerîfeyi bir kere, ihlâs-ı şerîfi ve Kâfirûn sûresini üç kere okuyarak 
otuz rek'at namaz kılsa, Allahü teâlâ onun günâhını elbette magfiret eder ve 
ona yılın bütününü oruç tutmuş gibi sevab verir. O kimse gelecek yıla kadar 
namaz kılanlardan olur ve mahşer yerinde susuzluktan emîn olur”. 
Selmân-ı Farisi hazretleri bu namazı ne şekilde ne zaman kılayım, diye 
sorduğunuda, Resûlâllah efendimize buyurdu ki: “Ey Selmân Receb ayının birinci 
günü on rek’at kılarsın. Her rek’atta bir fâtiha, üç ihlâs ve üç kâfirûn sûresini 
okursun. Selâm verdiğinde ellerini kaldırıp: La ilâhe illâllahü vahdehü lâ 
şerîkeleh, lehül mülkü ve lehül hamdü, yuhyi ve yümîtü ve hüve hayyün lâ 
yemûtü biyedihil hayr ve hüve alâ külli şey’in kadîr, yâ rabbî, sen vermek 
isteyince kimse engel olamaz, sen ma’ni olunca, kimse berşey veremez” dersin. 
Sonra ellerini yüzüne sürersin. 
 Sonra ayın ortasında on rek’at kıl. Her rek’atta bir fâtiha, bir ihlâs ve üç 
kâfirûn sûresini okursun. Selâm verince iki elini gök yüzüne doğru kaldırıp: “Lâ 
ilâhe illâllahü vahdehû lâ şerîkeleh lehül mülkü ve lehül hamdü yuhyi ve 
yümîtü ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedihil hayr ve hüve alâ külli şey’in 
kadîr. İlâhen vâhiden, ferden, sameden, vitren ve lem yettehız sâhibeten ve 
lâveleda” deyip ellerini yüzüne sürersin.  
Ayın sonunda da on rek’at kılar, her rek’atta bir kere fâtihayı, üç kere ihlâsı ve 
üç kere kâfirûn sûresini okur, selâm verdiğinde ellerini kaldırıp: Lâ ilâhe illâllahü 
vahdehû lâ şerîkeleh, lehül mülkü ve lehül hamdü yuhyî ve yümîtü ve hüve 
hayyün lâ yemûtü biyedihil hayr ve hüve alâ âlihittâhirîne ve lâ havle ve lâ 
kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm” der, her ne istersen duân makbûl olur. Her rek’at 

için sana milyon rek’at namaz sevâbı verilir” buyurdu.  Selmân-ı Fârisî, bu hedis-i

 şerifi bildirdikten sonra, ben bu hadîs-i şerîfteki 

sevab ve sonsuz lütufları ve inâyetleri görünce şükür secdesi yaptım, buyurdu. 
(Kaza borcu olanların bunun yerine kaza kılmaları lazımdır. Böyle yapılırsa hem 
borçtan kurtulmuş olur hem de daha çok sevap kazanılmış olur. Kaza borcu olanın 
nafile namazları kabul olmaz.) 
Recep ayında oruç  
Bir defasında, Peygamber efendimiz, Receb ayında tutulacak oruçların 
fazîletini anlatıyordu. Orada bulunanlardan, yaşı ve pîr-i fânî bir zât ayağa kalkıp: 
- Yâ Resûlallah, ben Receb ayının hepsini oruç tutamam, dediğinde; 
Peygamber efendimiz: 
- Sen Receb ayının birinci, onbeşinci, sonuncu günleri oruç tut, hepsini 
tutmuş sevabına kavuşursun. Çünkü sevaplar on misli yazılır. Fakat sen Receb-i 
şerîfin ilk cum'a gecesinden gafil olma ki, melekler o geceye Regâib gecesi 
demişlerdir. Zîra o gece, gecenin üçte biri geçtikten sonra göklerde ve yerde bir 
melek kalmaz, hepsi Kâ'be-i muazzama etrafında toplanırlar. Allahü teâlâ onlara 
hitâben: 
"Ey meleklerim dilediğinizi benden isteyiniz." buyurur. Onlar: 
"Yâ Rabbî, istediğimiz, Receb ayında oruç tutanları mağfiret etmendir." deyip, 
isteklerini arzederler. Allahü teâlâ: 
"Ben, Receb ayında oruç tutanları mağfiret ettim “buyurur.  
Yine Peygamber efendimiz buyurdu ki: 
“Receb ayında bir gün, bir gece vardır ki, bir kimse o gün oruç tutsa, 
gecesinde namaz kılsa, ibâdete devam eylese, bir senenin bütün günlerini 
oruç tutmuş, bütün gecelerini ibâdetle geçirmiş sevâbı verilir. O gün Recebin 
yirmiyedinci günüdür.” 
Recep ayına hürmetin karşılığı
Receb ayı, Âdem aleyhisselâmdan beri kıymetli idi. Bu ayda muhârebe 
etmek günâh idi. Her ümmet, bu aya saygı gösterirdi. 
Îsâ aleyhisselâm zamanında bir genç, güzel bir kıza tutulmuştu. Ona 
kavuşmak için çırpınıyordu. Nice zaman sonra söz aldı. Bir akşam, bir yerde 
buluştular. 
Genç, pek sevinçli idi. Aylardır bu zamanı bekliyordu. Genç ansızın, 
pencereden hilâli, yeni ayı gördü. Kıza: 
- Bu hangi aydır, dedi. Kız da: 
- Receb ayı, diye cevap verdi. 
Genç birden toparlandı. Kız bu âni değişikliğe çok şaşırdı: 
- Ne oluyorsun, ne oldu sana birden, diye sordu. 
Genç, şöyle cevap verdi: 
- Babalarımdan işittim. Receb ayında günâh işlenmez. Bu aya saygı
gösterilir, deyip, özür diledi ve evine gitti. 
Allahü teâlâ, Îsâ aleyhisselâma vahy gönderip, olanları bildirdi. "Bu genci 
ziyâret et! Selâmımı söyle!" buyurdu. 
Genç, Receb ayına gösterdiği bu saygı için, büyük bir peygamberin kendine 
gönderildiğine sevinerek îmân etti. İyi bir mü'min oldu. Receb ayına gösterdiği bu 

saygı sebebi ile, îmân şerefine kavuştu. Bu mübârek zamanlarda va'dedilen sevâblara 

kavuşabilmek için, her şeyden 

önce i'tikadı düzeltmelidir. İlmihal bilgilerini, ibâdetleri, haramı ve helali öğrenmeli 
ve yaşayışı bunlara uygun hale getirmelidir. Çok tevbe ve istigfar etmeli, kazaya 
kalmış oruç ve namazları, bu günleri vesile ederek hemen kaza etmeye 
başlamalıdır. 
Fırsatı, ganîmet bilmelidir. Bu günlere bir daha kavuşup, kavuşamayacağımız 
belli değildir. Bu günleri fırsat bilerek günâhlara istigfar etmeli, Allahü teâlânın 
affetmesi için yalvarmalıdır. İbâdetleri yapmalı, ömrü zayi etmemelidir. 
Hazret-i Ali'nin Duâsı   
Hazret-i Hüseyin anlatır: 
Recep ayıydı. Babamla beraber Kâ'be-i şerîfteydik. Kâ'bede ağlayıp, 
sızlayarak Allahü teâlâya duâ eden bir kimsenin sesini işittik. Babam, bu kimseyi 
çağırmamı söyledi. Hemen gidip o kimseyi buldum. Güzel yüzlü, temiz bir 
kimseydi. Fakat, sağ yanı felç olmuş, hareketsizdi. Kendimi tanıtıp, babamın 
kendisini beklediğini söyleyince hemen kalktı. Kendisine yardım ettim. Beraberce 
babamın yanına geldik. Babam:” Sen kimsin ve bu halin nedir?” diye sorunca 
adam şunları anlattı: 
 Ey mü'minlerin emiri, Allahü teâlâ tarafından cezaya çarptırılan kimsenin hali 
nasıl olur? İsmim Menazil bin Lahık'tır. Ben vaktimi oyun ve eğlence ile geçirdim. 
Hep nefsimin arzuları peşinde koşardım. Mübârek aylara hürmet etmez, mübârek 
aylarda ve gecelerde günah işlemeye devam ederdim. Salih bir babam vardı. Beni 
günahlardan vazgeçirmek için uğraşırdı. Yine bu kıymetli ayların birinde bana dedi 
ki: 
- Allahü teâlânın azabı şiddetlidir. Bir anda kahredebilir. Kötü arkadaşlardan 
vazgeç! Bu kötü işleri bırak! Zîrâ melekler ve bu aylar senden şikâyet ederler. 
Nasîhata hiç tahammülüm olmadığı için, babamın üzerine yürüyüp onu 
dövdüm ve susturdum. Babam benim bu yaptığıma çok üzülmüştü. Bunun üzerine, 
yedi gün oruç tutup, Kâ'be-i muazzamaya gitti. Yanında ben de vardım. Burada 
şöyle duâ etti:” Ey Rabbim! Mazlumların âhını yerde bırakmazsın. Bu mübârek 
ayda, bu mübârek yerde yapılan duâları reddetmezsin. Benim hakkımı oğlumdan 
al, oğlumun bir tarafını kurut!” 
Daha babam duâsını bitirmemişti ki, sağ tarafım felç olup, kurumuştu. 
Baban bu halimi ,çok üzüldü, duâsının bu kadar çabuk kabûl edileceğini 
düşünememişti. Perişan halde beraber geri döndük. Ben yaptıklarımdan çok 
pişman olmuştum, fakat olan olmuştu. Babam da benim bu halimi gördükçe o da 
çok üzülüyordu. 
Nihayet dayanamayıp, yine Kâ'be-i şerîfin huzurunda benim, iyileşmem, eski 
halime dönmem için duâ etmek niyyetiyle hayvana binip yola çıktı. Fakat, yolda 
hayvandan düşüp öldü. böylece artık iyileşme ümidim kalmadı. İşte bu halimle her 
gün gelip burada cenâb-ı Hakka yalvarıyorum. İnşaallah Rabbim, yine içinde 
bulunduğumuz şu mübârek aylar hürmetine duâmı kabûl eder de perişan halden 
kurtulurum. 
Hazret-i Hüseyin sonrasını şöyle anlatır: 
Babam, adamın bu halini görünce dayanamadı, bu kimseye bir duâyı öğretti. 
O kimse bu duâyı okudu. Şifâ bulup hastalık ve sakatlıktan kurtularak, ertesi gün 
bizim yanımıza hiçbir şeyi kalmamış olarak geldiğinde, sordum: - Bu hale nasıl geldin? 
- Akşam eve gittiğimde, babanızın öğrettiği duâyı okuyacaktım. O ara uykuya 
daldım. Rü'yâmda, bana bir ses "Allahü teâlâ sana yetişir. Sen öyle bir duâ 
öğrendin ki, bu ism-i a'zamdır. Onunla duâ olunduğunda kabûl olunur, onunla 
istediğin verilir." dedi. 
Sevinç içinde uyandım. O arada tekrar bir ağırlık bastı, yine uyudum. Bu defa 
rü'yâda Resûlullahı gördüm. Halimi kendilerine arzettim. İnci saçılan mübârek 
dilinden: 
- Amcamın oğlu Ali'nin öğrettiği duâyı oku! Sana ism-i a'zamı öğretti. Onunla 
duâ kabûl olur, istenen şey verilir, buyurdu. Ben de: 
- Yâ Resûlallah! Mübârek ağzınızdan da o duâyı dinlemeği arzu ederim, diye 
yalvardığımda bana o duâyı söyledi. Duâ şöyleydi: 
"Allahümme innî es'elüke yâ âlimel hafiyye, ve yâ men-is-semâu 
bikudretihi mebniyye, ve yâ men-il-erdu biizzetihi mudhıyye, ve yâ men-iş-
şemsü vel-kameru binûri celâlihi müşrika ve mudıyye ve yâ mukbilen alâ 

külli nefsin mü'minetin zekiyye ve yâ müsekkine ra'b-el-hâifîne ve ehl-ettakıyye, 

yâ men havaicul-halki indehü makdıyye, yâ men necâ Yûsüfe min 

rıkk-il-ubûdiyye, yâ men leyse lehü bevvâbün yûnâdî velâ sâhibun yağşa ve 
lâ vezîrun yu'tî ve lâ gayruhu rabbün yud'a ve lâ yezdadu alâ kesretil-havaici 
illâ keremen ve cûden ve sallallahu alâ Muhammedin ve âlihi ve a'tini süâli 
inneke alâ külli şey'in kadîr." 
Ben de onu okuyup hemen uyandım. Kendimi, yakalanmış bulunduğum 
hastalık ve sakatlıktan, felçli halden kurtulmuş halde buldum. 
Hazret-i Ali buyurdu ki: “Bu duâya sımsıkı sarılın. Çünkü o Arş-ı a'zamın 
hazinelerinden bir hazinedir.”  (Gunyetüt-Tâlibîn) 
Ayrıca Receb ayında her gün şu duâ okunmalıdır:  
“Allahümme bârik lenâ fî Racebe ve şa’bâne ve belliğnâ Ramazâne”
(Allahın, Receb ve Şa’banı bize mübarek eyle, bizi Ramazana yetiştir!) 
ŞA’BAN AY’I  
Dînimizin kıymet verdiği mübârek aylardan ikincisi, Şa'bân ayıdır. Allahü 
teâlâ, kullarına çok acıdığı, bir annenin yavrusuna olan merhametinden daha fazla 
merhametli olduğu için, ba'zı ay ve günlere kıymet vermiştir. 
Bu gün ve aylarda yapılan ibâdetlere, hayırlara daha çok sevap vereceğini 
bildirmiştir. Bunun için tevbe, istigfâr etmeli, yalvarıp af ve âfiyeti istemeli, bu ayları
günleri fırsat bilmelidir. 
Bizim için büyük bir fırsat olan aylardan biri de Şaban ayıdır. Allahü teâlâ, 
Şa'bân ayını, Resûlullah efendimize mahsûs kılmıştır. Hadîs-i şerîflerde bu ayın 
önemi şöyle bildirildi: 
“Şâ'ban-ı şerîf, benim kendime mahsûs bir aydır. Hak teâlâ hazretleri 
arş-ı a'lânın meleklerine azamet-i şâniyle buyurur ki: "Ey benim meleklerim, 
gördünüz mü, benim kullarım Habîbimin ayına nasıl ta'zîm ve hürmet 
ediyorlar. İzzim, celâlim hakkı için ben de kullarımı afv-ü mafiretime nâil 
eyledim." 
“Şa'bân benim ayım, Recep Allahü teâlânın ayı, Ramazan da benim 
ümmetimin ayıdır. Şa'bân günahlara keffâret ayı, Ramazan ise günahları
temizleyici aydır.”Şa'bân-ı şerîfte imkânı olup, gücü yetenlerin oruç tutmasının çok sevap 
olduğu bildirilmiştir. Yalnız bu oruçları tutarken, harâmlardan, günah işlemekten de 
çok sakınmalıdır. 
Kazancına dikkat etmeli, helâlden kazanmalıdır. Bu aylarda oruç tutmaya 
gücü yetmiyenlerin veya iş sahiplerinin, Ramazan-ı şerîfe kuvvetli girmek için oruç 
tutmamaları daha iyidir. Çünkü, Ramazan orucu farzdır. Nâfile için, farzı elden 
kaçırmamalıdır. 
Kazâ borcu olanlar, bu ayda tutacakları oruçlara, kazâ olarak niyyet etmelidir. 
Böylece, hem kazâ borcu ödenmiş olur, hem de bu ayda tutulmasının sevabına 
kavuşulmuş olur. 
Şa'bân-ı şerîfte oruç tutmanın fazîleti hadîs-i şerîflerde şöyle bildirildi: 
“Her kim, Şa'bân-ı şerîfte üç gün oruç tutarsa, Hak teâlâ, Cennet-i a'lâda 
ona bir yer hazırlar.” 
“Her kim Şa'bân-ı şerîfte bir gün oruç tutsa, o kul Cehennem azâbında 
kurtulup, dünya ve âhıret için istediği mertebe ve dereceye vâsıl olur. Eğer 
iki gün tutarsa, kabirde bir melek ona arkadaş olur. Şâyet üç gün tutarsa Hak 
teâlâ hazretleri, o kulu kıyâmet gününde velîler kısmına ilhak edip, Cennet-i 
a'lada cemâlini o kula müyesser kılar.” 
“Şa'bân, Recep ile Ramazan ayları arasında bir aydır. İnsanlar bundan 
gâfildir. Hâlbuki Şa'ban ayında kulların ameli Allahü teâlânın dergahına 
çıkarılır. Ben, Şa'bânda oruçlu olduğum hâlde amelimin çıkarılmasını arzû 
ederim.” 
Resulullah en çok Şaban ayında oruç tutardı
Şa'ban ayının ekserisini, hattâ tamamını oruçlu geçirmek çok iyi olur. 
Peygamber efendimiz, diğer aylara göre Şa'bân ayında daha çok oruç tutardı. 
Hazret-i Aişe vâlidemiz buyurdu ki: 
“Resûlullahın, hiçbir ayda Şa'ban ayından daha fazla oruç tuttuğunu 
görmedim. Hemen hemen Şa'ban ayının tamamını oruçla geçirirdi.” 
Ramazandan sonra en fazîletli orucun hangisi olduğu suâl edilince 
Peygamber efendimiz, “Şa'bân ayında tutulan oruçtur.” buyurdu. 
Allahü teâlâ günahları affetmek için böyle mübârek ayları, günleri, geceleri 
sebep yaratmıştır. Allahü teâlânın bu ni'metinden istifâde etmeye çalışmalıdır! 
Fırsatı kaçırmamalıdır. 
Şa'ban-ı şerîf, hayırların çoğaldığı, bereketlerin indiği, hatâların terk edildiği, 
günahların örtüldüğü bir aydır. 
Ba'zı âlimler de şöyle buyurdu: "Yıl ağaç gibidir. Receb ayı, ağacın yapraklı
olduğu, Şa'bân meyveli, Ramazan ise, meyvesinin toplanacağı zaman gibidir. 
Receb Allahü teâlâdan magfiret, Şa'bân şefâ'at, Ramazan sevâbların kat kat 
olduğu aydır." 
Aişe Validemiz, “Yâ Resûllah, seni Şa’ban ayında oruçlu görüyorum, hikmeti 
nedir? diye sorduğunda, Peygamberimiz, “Ey Âişe, Şa’ban öyle bir aydır ki, o 
senenin içinde ölecek kimselerin isimleri deftere yazılıp Melek-ül mevte, can 
alıcı meleğe teslîm olunur. Ben ancak oruçlu bulunduğum halde ismimin 
deftere geçirilmesini arzû ederim” buyurdu. 
Yine Peygamberimiz, “Şa’ban ayının son Pazartesi günü oruç tutanın 

günahları mağfiret olunur” buyurdu. Enes bin Mâlik hazretlerinin bildirdiği hadîs-i şerîfte: 

“Şaban ayına, Şa’ban denmesi, ondan Ramazan için büyük hayırların 

geçmesi, Ramazan ayına Ramazan denmesi, bu ayda günâhların yanması
sebebiyledir” buyuruldu. 
Şaban ayı seçilmiş ay  
Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde Kasas sûresi altmışsekizinci âyetinde: “Senin 
rabbin dilediğini yaratır ve seçer” buyurmuş ve her şeyden dört şeyi, sonra 
onlardan da birini seçmiştir: 
Günlerden, Ramazan bayramı, Kurban bayramı, Arife günü ve Aşûre günü’nü 
seçmiş, olanlardan da “Arife gününü” seçmiştir. Gecelerden, Berat gecesi, Kadir 
gecesi, Cum’a gecesi ve bayram gecesini seçmiş, onlardan da “Kadir gecesini” 
seçmiştir. 
Aylardan Receb, Şaban, Ramazan ve Muharremi seçmiş, onlardan da 
“Şabanı” seçmiştir. Onu Resûlullaha mahsûs ay kılmıştır. Resûlullah 
peygamberlerin en üstünü olduğu gibi, onun ayı olan Şa’ban ayı da, ayların en 
üstünü olmuştur.  
Hadîs-i şerîfte: “Şa’ban benim ayım, Recep Allahü teâlânın ayı, Ramazan 
da benim ümmetimin ayıdır. Şaban günâhların kefâret ayı, Ramazan ise, 
günâhların temizleyici ayıdır” buyuruldu.  
Yine hadis-i şerîfte: “Receb ayının diğer aylara olan üstünlüğü, Kur’ân-ı
kerimin diğer kitaplar üzerine olan üstünlüğü gibidir. Şa’banın diğer aylardan 
üstünlüğü, benim diğer peygamberlerden üstünlüğüm gibidir. Ramazanın 
diğer aylardan üstünlüğü, Allahü teâlânın diğer insanlar üzerine üstünlüğü 
gibidir.” buyuruldu.  
Enes bin Mâlik hazretleri anlatır: Resûlullahın eshâb-ı kirâmı, Şa’ban ayının 
hilâlini görünce, Mushaf-ı şerîf üzerine kapanıp, Kur’ân-ı kerîm okumağa devam 
ederlerdi. Müslümanlar bu ayda, mallarının zekâtını çıkarıp, Ramazân-ı Şerîfte 
oruç tutacaklara kuvvet ve kudret bahşetmek için, fakîr, miskin ve zaiflere 
verirlerdi. Hâkim ve vâliler, zindan ve hapishanede olanları huzûrlarına getirip 
cezalarını hafifletir veya serbest bırakırlardı. Tüccârlar, borçlarını öder, alacaklarını
alırlardı. Ramazan ayını görünce de gusül edip, itikâfâ çekilirlerdi. 
Şaban salâvat-ı şerife ay’ı
Şa’ban öyle bir aydır ki, ondan hayırlar açılır, bereketler iner, hatâlar 
terkolunur, günâhlar örtülür. Bu ayda Peygamber efendimize çok salâvat-ı şerife 
getirilir. Şaban ayı, Peygamber efendimize salavât ayıdır. Nitekim Allahü teâlâ 
Ahzab sûresi elli altıncı âyetinde: “Elbette ki, Allahü teâlâ ve melekleri 
peygamberi üzerine salât ederler. Ey imân edenler! Siz de ona salât ve selâm 
okuyun” buyuruyor. 
Resûlüllah efendimiz, “Bir kimse bana bir kere salât okusa, allahü teâla 
ona on salât eder, ya’ni ona on rahmet bahşeder” buyurdu. Gafletten uyanıp, 
tevbe istigfâr etmeli ve bu şekilde Ramazan ayı için hazırlanmalıdır.Bunun için aklı
olan her mü’minin Şa’ban ayında gafil bulunmayıp, günâhlardan temizlenme ve 
geçmişte işlemiş olduğu günâhlara tevbe ve istiğfar ederek, Ramazan ayını
karşılamak için, müsâid ve hâzır olmağı ve Şaban ayında Allahü teâlâya sığınıp 

yalvarmağı, bu ayın sâhibi Muhammed (Sallallahü aleyhi ve sellem) vâsıtası ile 

Allahü teâlâya kevuşmağa çalışması lâzımdır. Bunun için de bu ayda Peygmaber 

efendimize çok salevât-ı şerîfe getirmelidir. 
RAMAZAN AYI 
Âdem aleyhisselâmdan beri oruç tutulurdu. Daha önceki ümmetler de oruç 
tutardı. Meselâ, Davûd aleyhisselâm, birgün oruç tutar, bir gün yerdi. Bir sene 
böyle devam ederdi. Bunun en fazîletli oruç olduğunu, Peygamber efendimiz 
haber vermiştir. 
Oruç tutmak bize, yâni ümmet-i Muhammede hicretten yâni Peygamber 
efendimizin Mekke'den Medine'ye hicretinden onsekiz ay sonra, Şa'bân ayının 
onuncu günü, Bedir gazâsından bir ay önce farz oldu.Ramazan, yanmak demektir. 
Çünkü bu ayda oruç tutan ve tevbe edenlerin günahları yanar, yok olur. 
İslâmın beş şartından dördüncüsü, mübârek Ramazan ayında, hergün oruç 
tutmaktır. 
Resûl aleyhisselâm, “Ramazan ayı gelince, Cennet kapıları açılır. 
Cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar bağlanır.” buyurdu. 
Peygamber efendimiz, Şa'bân ayının son günü bir hutbesinde şöyle buyurdu:  
“Ey müslümanlar! Üzerinize öyle büyük bir ay gölge vermek üzeredir ki, bu 
aydaki bir gece ki bu Kadir gecesidir, bin aydan daha faydalıdır. Allahü teâlâ, bu 
ayda, hergün oruç tutulmasını emretti. Bu ayda, geceleri terâvîh namazı kılmak da 
sünnettir. 
Bu ayda, Allah için ufak bir iyilik yapmak, başka aylarda, farz yapmış gibidir. 
Bu ayda, bir farz yapmak, başka ayda yetmiş farz yapmak gibidir. 
Bu ay, sabır ayıdır. Sabredenin gideceği yer Cennettir. Bu ay, iyi geçinmek 
ayıdır. 
Bu ayda mü'minlerin rızkı artar. Bir kimse, bu ayda, bir oruçluya iftâr verirse, 
günâhları affolur. Hak teâlâ, onu Cehennem ateşinden âzâd eder. O oruçlunun 
sevabı kadar, ona sevap verilir.” 
Resûlullahın bu hutbesini dinliyen Eshâb-ı kirâm, dediler ki:  
“Yâ Resûlallah! Her birimiz, bir oruçluya iftâr edecek, onu doyuracak kadar 
zengin değiliz. Bu büyük sevaptan mahrum mu kalacağız?” 
Resûl "aleyhisselâm" Eshabına şöyle cevap verdi:  
“Bir hurma ile iftâr verene de, yalnız su ile oruç açtırana da, biraz süt 
ikrâm edene de, bu sevap verilecektir. Bu ay, öyle bir aydır ki, ilk günleri 
rahmet, ortası af ve mağfiret ve sonu Cehennemden âzâd olmaktır. Bu ayda, 
emri altında olanların yâni işçinin, me'mûrun, askerin ve talebenin vazîfesini 
hafîfletenleri [patronları, âmirleri, kumandanları ve müdürleri] Allahü teâlâ 
affedip, Cehennem ateşinden kurtarır.” 
“Bu ayda dört şeyi çok yapınız!” 
Peygamber efendimiz devamla şöyle buyurdu:  
“Bu ayda dört şeyi çok yapınız! Bunun ikisini Allahü teâlâ çok sever. Bunlar, 
Kelîme-i şehâdet söylemek ve istiğfâr etmektir. İkisini de, zaten her zaman 
yapmanız lâzımdır. Bunlar da Allahü teâlâdan Cenneti istemek ve Cehennem 
ateşinden O'na sığınmaktır. Bu ayda, bir oruçluya su veren bir kimse, kıyâmet 
günü susuz kalmıyacaktır.” (Sahîh-i Buhârî)deki bir hadîs-i şerîfte de Peygamber efendimiz şöyle 
buyurdu:  
“Bir kimse, Ramazan ayında oruç tutmayı farz bilir, vazîfe bilir ve 
orucun sevabını, Allahü teâlâdan beklerse, geçmiş günâhları affolur.” 
Bu hadîs-i şerîften anlaşılıyor ki, orucun Allahın emri olduğuna inanmak ve 
sevap beklemek lâzımdır. Günün uzun olmasından ve oruç tutmanın güç 
olmasından şikâyet etmemek şarttır. Günün uzun olmasını, oruç tutmayanlar 
arasında güçlükle oruç tutmayı, fırsat ve ganîmet bilmelidir. 
Câbir bin Abdullah hazretlerinin haber verdikleri bir hadîs-i şerîfte, 
Peygamber efendimiz şöyle buyurdu:  
“Allahü teâlâ benim ümmetime, Ramazan-ı şerîfte beş şey ihsân eder ki, 
bunları hiçbir peygambere vermemiştir:  
1- Ramazanın birinci gecesi, Allahü teâlâ mü'minlere rahmet eder. 
Rahmet ile baktığı kuluna hiç azap etmez. 
2- İftâr zamanında, oruçlunun ağız kokusu, Allahü teâlâya, her kokudan 
daha güzel gelir. 
3- Melekler, Ramazanın her gece ve gündüzünde, oruç tutanların 
affolması için duâ eder. 
4- Allahü teâlâ, oruç tutanlara, âhırette vermek için, Ramazan-ı şerîfte 
Cennette yer ta'yîn eder. 
5- Ramazan-ı şerîfin son günü, oruç tutan mü'minlerin hepsini affeder. 
Yâni Ramazan ayının tamamını oruçlu geçirenleri affeder.” 
  
En kıymetli ay            
İslâm âlimlerinin büyüklerinden, İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki: 
"Ramazan-ı şerîf ayında yapılan nâfile namaz, zikir, sadaka ve bütün nâfile 
ibâdetlere verilen sevâb, başka aylarda yapılan farzlar gibidir. Bu ayda yapılan bir 
farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibidir. Bu ayda, bir oruçluya iftâr verenin 
günâhları affolur. Cehennemden âzâd olur. O oruçlunun sevâbı kadar, ayrıca buna 
da sevâb verilir. O oruçlunun sevâbı hiç azalmaz. 
Bu ayda, emri altında bulunanların işlerini hafîfleten, onların ibâdet 
etmelerine kolaylık gösteren âmirler de affolur. Cehennemden âzâd olur. 
Resûlullah, bu ayda, esîrleri âzâd eder, her istenilen şeyi verirdi. Bu ayda ibâdet 
ve iyi iş yapabilenlere, bütün sene, bu işleri yapmak nasip olur. 
Bu aya saygısızlık edenin, günâh işleyenin bütün senesi, günah işlemekle 
geçer. Bu ayı fırsat bilmelidir. Elden geldiği kadar ibâdet etmelidir. Allahü teâlânın 
râzı olduğu işleri yapmalıdır. 
Bu ayı, âhıreti kazanmak için fırsat bilmelidir. Kur'ân-ı kerîm Ramazanda indi. 
Kadir gecesi, bu aydadır. 
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Ramazanın birinci gecesi kim namazda, 
Fetih sûresini okursa, Allahü teâlâ o kimseyi bütün sene korur.” 
  
İftar duâsı  
Güneşin battığı iyi anlaşılınca, önce E’ûzü ve Besmele okuyup, (Allahümme 
yâ vâsi’al-magfireh igfirlî ve li-vâlideyye ve li-üstâziyye ve lil-müminîne vel 
müminât yevme yekûmülhisâb) denir. Bir iki lokma iftârlık yiyip, (Zehebezzama’ 

vebtelletil-urûk ve sebetel-ecr inşâallahü teâlâ) denir ve yemeğe başlanır.  

Ramazân-ı şerîfte, hurma ile iftâr etmek sünnettir. Hurma veyâ su, zeytin 

yâhud tuz ile iftâr edilir. Yânî, oruc bozulur. Sonra, câmi’de veya evde, cemâ’at ile 
akşam namazı kılınır. Bundan sonra, akşam yemeği yinir. Sofrada yemekleri 
yimek, bilhâssa Ramezânda uzun süreceğinden, akşam namâzının erken 
kılınması ve yemeğin, acele etmiyerek, rahat yinmesi için, az bir şeyle iftâr edip, 
yemeği duâdan ve namâzdan sonra yimelidir. Böylece, oruc erken bozulmuş, 
namâz da erken kılınmış olur. Ezanın güvenilir kimseler tarafından okunmadığı
yerlerde, önce namaz kılınıp, sonra iftar etmek daha iyi olur. Böylece oruç 
tehlikeye sokulmamış olur. Terâvîh kılmak ve hatim indirmek de mühim 
sünnetlerdendir. 
Orucun farzı  
Orucun farzı üçtür: Orucun birinci farzı niyyet etmek; ikincisi, niyyeti ilk ve son 
vakitleri arasında yapmak; üçüncüsü, oruçlu iken orucu bozan şeylerden 
sakınmaktır. 
Oruca niyyet, akşam ezanından sonra başlar, ertesi gün, dahve vaktine yâni 
öğleye bir saat kadar kalana kadardır. 
İmsâk vaktinden evvel niyyet ederken, “Niyyet ettim, yarın oruç tutmaya.” 
denir. İmsaktan sonra niyyet ederken, “Bugün oruç tutmaya.” denir. Ramazân-ı
şerîf orucu, her müslümana farz olduğu gibi, tutamıyanların kazâ etmeleri de 
farzdır. Kazâ ve keffâret orucuna ve mu'ayyen olmayan adak oruçlarına imsaktan 
sonra niyyet edilemez. 
Yirmidört saatten daha uzun günlerde, oruca saat ile başlar ve saat ile bozar. 
Gündüzü böyle uzun olmıyan bir şehirdeki müslümanların zamanına uyar. Eğer 
oruç tutmazsa, gündüzleri uzun olmıyan yere gelince kazâ eder. 
Hadîs-i şerîfte, “Ay'ı görünce oruç tutunuz! Tekrâr görünce, orucu 
bırakınız!” buyuruldu. Bu emre göre, Ramazan ayı, hilâlin yâni yeni ayın 
görülmesi ile başlar. Hilâli görmeden öcne yapılan hesap ile, takvîm ile başlamanın 
câiz olmadığı, (İbni Âbidin)de ve başka birçok kıymetli fıkıh kitabında bildirilmiştir. 
Ramazana başlamak için Şa'bânın yirmidokuzuncu günü, güneş battıktan 
sonra, hilâli, yâni gökte yeni Ay'ı aramak ve Ay'ı görmek, eğer görülmezse, Şa'bân 
ayını otuz güne tamamlamak lâzımdır. 
Hilâli görmekte Ramazanın başlaması, hesapla anlaşılandan bir gün sonra 
olabilir. Fakat bir gün önce olamaz. Eskiden, Ramazan hilâli gözlenir, âdil 
şâhidlerin şehâdeti ile kadı, Ramazanın başlangıcını veya bayram günlerini ilân 
ederdi. 
Bugünün şartlarında, ne Türkiye'de ne başka islâm ülkelerinde bunu sıhhatli 
şekilde yapacak, güvenilecek bir merci yok. Bunun için, yapılacak iş şu: 
Ramazana takvimlerdeki bildirilen güne göre başlamak, daha sonra bayramdan 
sonra, iki gün kazâ orucu tutmalıdır. 
İftârı acele etmek ve sahûru, geciktirmek sünnettir. Resûlullah "sallallahü 
aleyhi ve sellem", bu iki sünneti yapmağa çok dikkat ederdi. Sahûru geciktirmek ve 
iftârı çabuk yapmak, belki insanın aczini gösterdiği için sünnet olmuştur. Zaten 
ibâdet, aczi ve ihtiyâcı göstermek demektir. 
Ramazân-ı şerîfe Hürmetin karşılığı          
Herhangi bir özür ile oruç tutamıyanların, bu aya hürmet etmesi, oruç 

tutamadıkları günler, gizli yemeleri lâzımdır. Bu aya hürmetsizlik çok tehlikelidir.

 Ramazân-ı şerîfte umûmî yerlerde, müslümanların karşısında, oruç yiyenlerin ve 

oruç tutanları aldatarak, oruç tutturmıyanların îmânı gider. 
Ramazan günlerinde lokanta, gazino, büfe gibi yiyip içme yerlerini işletmek 
günâhtır. Bunların, oruç yiyenlerden kazandıkları, helâl ise de, habîstir, zararlıdır. 
Buralarını iftârdan sonra açmalıdır. 
Oruca hürmet çok önemlidir. Eskiden bugünkü gibi değildi. Gayri müslimler 
bile müslümanların orucuna hürmet ederdi. Açıkta yemezlerdi. Yine böyle bir 
Ramazanda, gayr-i müslim bir kimse, evine geldiğinde, çocuğunu evin önünde 
açıktan yemek yediğini gördü. Hemen oğlunu azarlayıp,  
- Evladım bilmiyor musun, bugün müslümanların oruç tutma günü. Nasıl 
böyle onların gözü önünde açıktan karnını doyuruyorsun. Çabuk gir içeri. Bir daha 
böyle açıktan yediğini görmiyeyim, dedi. 
Aradan bir zaman geçtikten sonra, bu kimse vefat etti. Bu kimseyi, müslüman 
komşusu rü'yada gördü. Kendisini çok güzel yerlerde, rahat bir şekilde görünce 
merak edip kendisine sordu:  
- Senin bu bulunduğun yer neresidir? 
- Cennettir. 
- Peki dünyada iken, İslâm dinine sen inanmazdın, nasıl oldu da Cennete 
girdin? 
- Doğru, son zamanlarıma kadar müslüman değildim. Fakat, vefatıma yakın, 
îmân edip, müslüman oldum. 
- Bu nasıl oldu? 
- Bu büyük ni'mete kavuşmama sebep şu: Birgün Ramazanda çocuğumu 
açıkta yemek yediği için azarlayıp, oruca hürmet etmesini istemiştim. Cenab-ı
Hakkın, beni bu hürmet sebebiyle ahir ömrümde, îmân ile şereflendirdiği bildirildi. 
Gördüğün gibi Cennette rahat içindeyim. 
Fırsatı kaçırmamalı  
Bu ayı, âhıreti kazanmak için fırsat bilip, elden geldiği kadar ibâdet etmeli, 
Allahü teâlânın râzı olduğu işleri yapmalıdır. 
Allahü teâlânın gadabına sebep olabilecek bütün kötülüklerden, haramlardan 
sakınmak, îmân, ibâdet bilgilerini, haramları öğrenmek, kul haklarından sakınmak, 
varsa helâlleşmek, günahlardan tevbe etmek lâzımdır. 
Herşeyden önce, i'tikâdı düzeltmelidir. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği i'tikâdı
öğrenmek ve buna göre inanmak lâzımdır. İ'tikâd düzgün olmazsa, tutulan 
oruçların, yapılan diğer ibâdetlerin, bir fâidesi olmaz. 
Çünkü, i'tikâdı bozuk olanların, muhakkak Cehenneme gidecekleri hadîs-i 
şerîfte bildirilmiştir. Bunun için, Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdığı ilmihâl kitaplarını
alıp okumalı, doğru îmânı öğrenmeli ibâdetleri yapmalı, haramlardan sakınmalıdır. 
Allahü teâlâ, şartlarına uygun yapılan tevbeleri kabûl edeceğini va'detmiştir. 
Böyle mübârek günleri, ayları fırsat bilip, çok çok tevbe istigfar etmeli, affedilmek 
için, cenâb-ı Hakka yalvarmalıdır. 
Sonra ibâdetleri, haram ve helâl olanları öğrenmeli ve bunlara göre ibâdet 
yapmaya çalışmalıdır. Kıymetli zamanlarda bu bilgileri okumak, öğrenmek, nâfile 
namazdan ve diğer bütün nâfile ibâdetlerden çok kıymetlidir. 
Herhangi bir özür ile Ramazanda oruç tutamıyanlar, Ramazandan hemen 

sonra, kazâsını tutmalıdır. Kazâ namazı borcu olanların, kazâ orucu olanların nâfile 

ibâdetlerle meşgûl olması, boşuna zahmet çekmektir. Önce farz borçları

yerine getirmeli, ödemelidir. 
Ancak farz borçlardan kurtulduktan sonra, nâfile olarak yapılan ibâdetlerin bir 
fâidesi olur. Bu, oruçta olduğu gibi namazda ve diğer ibadetlerde de böyledir. 
Önce farz borçları ödemeli sonra nafile ile meşgul olmalıdır. 
Ramazan magfiret Ayıdır         
Peygamber efendimiz, Ramazan-ı şerîf ayının üstünlüğünü, faziletini bildirdiği 
bir hadîs-i şerîfinde buyurdu ki: 
Cennet her sene, Ramazan-ı şerîfin gelmesiyle süslenir. Ramazanın ilk 
gecesinde, Arş'ın altında Mesire adlı bir rüzgar esip, Cennet ağaçlarının dallarını, 
budaklarını, kapılarının halkalarını sallar. Dinliyenlerin hiç duymadıkları güzel 
sesler onlardan duyulur. 
Cennet meleklerinin büyüğü olan Rıdvan'a, bu gece hangi gecedir, diye 
sorulduğunda, bu gece Şehr-i Ramazanın ilk gecesidir. Muhammed 
aleyhisselâmın ümmetinden oruç tutanlara bu gece Cennet kapıları açılır, diye 
cevap verir. Bunun üzerine Allahü teâlâ buyurur ki: 
- Ey Rıdvan! Cennet kapılarını aç! Ey Mâlik Cehennem kapılarını kapa! Ey 
Cebrâil, yeryüzüne in şeytanları bağla, hapset ki, Habibimin ümmetinin orucunu 
bozmasınlar. 
Allahü teâlâ Ramazan-ı şerîfin her gecesinde üç defa buyurur ki: 
- Benden birşey istiyen var mıdır? İstediğini vereyim. Tevbe eden var mıdır? 
Tevbesini kabûl edeyim. İstigfar eden var mıdır? Magfiretime kavuşturayım. 
Allahü teâlâ Ramazan-ı şerîfin her gününde, iftâr vaktinde, kendilerine azap 
edilmesi gereken milyonlarca kişiyi Cehennemden azâd eder. Cum'a günü ve 
gecesi olunca, her saatte azap edilmesi gereken bin kerre bin kişiyi Cehennemden 
azâd eder. 
Ramazan-ı şerîfin son günü olunca, o gün Ramazan-ı şerîfin ilk gününden 
son gününe kadar Cehennemden azâd ettiklerinin toplamı kadar kimseleri 
Cehennemden azâd eder. 
Kadir gecesi olunca, Allahü teâlânın emriyle, Cebrâil aleyhisselâm yeşil bir 
sancakla büyük bir melek kalabalığı içinde yeryüzüne inip sancağını Kabe'ye diker. 
Cebrâil aleyhisselâmın altıyüz kanadı vardır. Bu kanatlarını ancak Kadir 
gecesinde açar. Kanatları açılınca doğuyu batıyı kaplar. Cebrâil aleyhisselâm 
meleklere: 
- Muhammed aleyhisselâmın ümmetinin arasına girin, der. 
Melekler de, aralarına girip, ibâdet eden, namaz kılan zikreden kimselere 
selâm verip, onlarla musâfeha ederler. Duâlarının kabûl olunduğunu bildirirler. Tan 
yeri ağarıncaya kadar böyle devam eder. 
Daha sonra, Cebrâil aleyhisselâm meleklere "Herkes yerli yerine gitsin." der. 
Melekler, Cebrâil aleyhisselâma sorar: 
- Ey Cebrâil! Allahü teâlâ Muhammed aleyhisselâmın ümmetinin isteklerini 
verdi mi? 
Cebrâil aleyhisselâm şöyle cevap verir: 
- Allahü teâlâ onlara nazar etti. Dört sınıf insan hariç diğerlerini affeyledi. 
Bunlar: İçki içmeğe devam edenler, ana-babasına âsî olanlar, yakın akrabâya 

ziyâreti terk edenler ve ehl-i sünnet vel-cemâ'atten ayrılanlar... Bayram sabahı

 olduğunda, Allahü teâlâ meleklerini her tarafa dağıtır. 

Melekler yeryüzüne inerler. Sokak başlarına dururlar. Cin ve insanlardan başka 
her canlının duyabileceği bir sesle seslenirler: 
- Ey Muhammed aleyhisselâmın ümmeti, çok büyük sevâblar veren büyük 
günahları affeden Rabbinize dönün! 
Câmiye gitmek üzere evlerinden çıktıklarında, Allahü teâlâ meleklerine şöyle 
buyurur: 
- Ey benim meleklerim, siz şâhit olunuz ki, Ramazan-ı şerîfte oruç 
tutanlardan râzı oldum ve onları affettim. 
Daha sonra Allahü teâlâ şöyle buyurur: 
- Ey kullarım, bugün benden dilediğinizi isteyiniz! Bugün âhıretiniz için 
istediğiniz her şeyi veririm. Dünyanız için istediğiniz şeye de sizin için nazar 
ederim. Benim emirlerime uyduğunuz müddetçe, ben sizin hatalarınızı, 
kusurlarınızı örterim. Sizi rezil ve rüsva' etmem. Sizler evlerinize magfiret olunmuş
olarak dönünüz. Zira beni râzı ettiniz, sizden râzı oldum. 
Ümmet-i Muhammed, Ramazan-ı şerîfte, iftâr ettiklerinde, melekler sevinir. 
Allahü teâlânın, ihsân buyurduğu büyük sevâbları birbirlerine müjdelerler. 
Teravih namazı ve duâları  
Ramazan ayında yapılan ibadetlere, diğer aylarda yapılan ibadetlerden kat 
kat fazla sevap verilir. Bunun için bu ay'ı çok iyi değerlendirmek lazımdır. Allahü 
teâlâ, Ramazan orucunu farz, gecelerini ihya etmeyi de sünnet eyledi.Teravih 
namazı sünnettir. Ramazan-ı şerifin her gecesinde kılınır. Cemaatle kılınması
sünnet-i kifayedir.  
Vitir namazı, yalnız Ramazan ayında cemaatle kılınır. Teravih namazı, 
vitirden önce ve yatsının son sünnetinden sonra kılınır. Teravih namazını, iki 
rekatte bir selam vermek suretiyle kılmak daha iyidir. Dört rekatte bir selam 
vermek de olur. 
Teravih namazı, camide cemaatle kılınınca, başkaları evde yalnız olarak 
kılabilir, günah olmaz. Fakat camideki cemaat sevabından mahrum kalınır. Evde, 
birkaç kişi ile cemaatle kılınırsa, yalnız kılmaktan yirmiyedi kat fazla sevap 
kazanılır. 
Allahü teâlâ mübarek Ramazan ayını gönderip, ona hususî bir kıymet 
verince, Hz. Ömer, bu büyük nimetin şükrünü eda etmek için, yirmi rekat namaz 
kılmayı kendisine vazife bildi. Eshab-ı kiram da bunu beğendiler. Durumu 
Peygamber efendimize bildirdiler. O da beğendi. Cebrail aleyhisselam gelip, 
Peygamber efendimize bildirdi ki:  
- Allahü teâlâ, Ömer'in ve eshabının yaptığı bu ibadeti kabul eyledi. Onda 
hatim okuyanları cennete koyacağına, onlardan razı olacağına söz verdi. 
Peygamber efendimiz, teravihi hiç kılmasa bile hulefa-i raşidinin kılması, 
sünnet olması için kâfidir. Hadis-i şerifte, “Benim sünnetime ve benden sonra 
hulefa-i raşidinin sünnetine sımsıkı sarılın” buyuruldu. Teravihin cemaatle 
kılınması (Sünnet-i kifaye)dir. Yani bir mahallede cemaatle kılınınca, diğerleri evde 
kılsa, sünnet îfa edilmiş olur. 
Müekked sünnet olan teravihi ihmal etmemelidir! Hadis-i şerifte, 
“Ramazanda inanarak ve sevabını umarak teravih namazı kılanın, geçmiş

günahları affolur” buyuruldu.  Kaza borcu olanların nafile ibadetleri kabul 

olmayacağından, kaza borcu olan 

teravih yerine kaza borçlarını ödemelidir. Teravihe de niyyet ederek her akşam bir 
günlük yani 20 rek’at kaza kılan hem teravih sevabına kavuşur hem de bir günlük 
kaza borcundan kurtulmuş olur.  
Teravih namazı mühim sünnetlerdendir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:  
“Allahü teâlâ, size Ramazan orucunu farz, gecelerini ihya etmeyi de 
sünnet eyledi.” 
Teravih duâ ve tesbîhler  
Teravih namazına başlamadan, namaz aralarında ve teravih sonunda 
okunan tesbîhler, duâlar şunlardır:  
1- Teravihe başlamadan önce okunan duâ:  
Sübhâne zil-mülki vel-melekût. 
Sübhâne zil-ızzeti vel-azameti vel cemâli vel-celâli vel-ceberût. 
Sübhân-el melikil mevcûd. Sübhân-el melik-il ma'bûd. 
Sübhân-el melikil hayy-illezî lâ yenâmü ve lâ yemût. 
Sübbûhun, kuddûsun, Rabbünâ ve Rabb-ül melâiketi ver-rûh. 
Merhaba, merhaba, merhaba, ya şehre Ramazan. 
Merhaba, merhaba, merhabâ ya şehr-el bereketi vel-gufrân. 
Merhaba, merhaba, merhaba ya şehr-et tesbîhi vet-tehlîli vez-zikri ve tilâvet-il 
Kur'an. Evvelühû, âhiruhû, zâhiruhû, bâtınühû ya men lâ ilâhe illâ hû. Allahümme 
salli alâ Muhammed. 
Ramazan-ı şerifin onbeşinden sonra, (Merhaba) yazılı olan yerler (Elveda) 
diye okunur. 
2- Teravih aralarında okunacak duâ:  
Teravih aralarında, her dört rekatin sonunda okunacak duâ:  
(Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ 
Muhammedin biadedi külli dâin ve devâin ve bârik ve sellim aleyhi ve aleyhim 
kesîrâ.) 
3- Teravih namazı tamamlandıktan sonra okunacak duâ:  
Ya hannân, ya mennân, ya deyyân, ya bürhân,  
Ya zel-fadlı vel-ihsân, nerc-ül afve vel-gufrân,  
Vec'al-nâ min utekâi şehr-i ramazan bi-hürmet-il Kur'an. 
Kimler Oruç tutmaz 
Dinimiz, insana yapamıyacağı şeyleri yüklememiştir. Bu, oruç için de 
böyledir. Hasta, hastalığı artacak ise, hâmile kadın, süt veren kadın, harbeden 
asker zayıf olursa, oruç tutmaz. İyi olunca kazâ eder. Sefere çıkan, yâni üç günlük 
yola, 104 kilometreye gitmek için niyyet ederek yola çıkan, seferi olur. Böyle 
misâfir, orucunu ertesi gün bozabilir ve Ramazandan sonra kazâ eder ise de, zarâr 
etmezse, tutması efdaldir. 
Yolda ve onbeş günden az kalacağı yerde tuttuğu orucu bozarsa, keffâret 
lâzım olmaz. Misâfirliği bitip evine gelince veya gittiği yerde onbeş gün kalmaya 
niyyet edince, tutmadığı günleri kazâ eder. 
Dinimizde herşeyin bir ölçüsü, sınırı vardır. Herkes kendi kafasına göre 

hüküm veremez. Dinin bildirdiği kaideye uyulur. Hasta, hastalığının artmasından 

veya iyi olmasının gecikmesinden yâhud 

şiddetli ağrı gelmesinden korkar ise, oruç tutmayıp sonra kazâ eder. Bu, Tabîb-i 
müslim-i hâzık'ın söylemesi ile anlaşılır. Hâzık, mütehassıs, uzman olmak 
demektir. Kâfir ve fâsık, yâni büyük günâh işlediği bilinen tabîbe muâyene ve 
tedâvî, zaruri hallerde câizdir. Fakat bunların sözleri ile ibâdet bozulmaz. Orucunu 
bozarsa, keffâret lâzım olur. 
Bazı ağır hastalar hariç hemen hemen her hasta oruç tutabilir. Yıllarca oruç 
tutturulmayan birçok hastaya, yakinen tanıdığımız dahiliye mütehassısı bir doktor, 
oruç tutturdu. İlaçların dozlarını oruç vaktine, yâni sahura ve imsaka göre ayarladı. 
Hastaların en ufak bir sıkıntısı olmadı. Yeter ki doktor, hastasının oruç tutmasını
istesin. Peşin hükümlü olmasın. Tedaviyi ona göre ayarlar. Bu olmıyacak bir iş
değildir. Bunun için dinimiz, her doktorun değil, o branşta mütehassıs olma şartını
ve müslüman olması şartını getirmiştir. Mütehassısı olmazsa yanlış karar verebilir. 
Salih müslüman değilse, dinin emir ve yasaklarına önem vermiyeceği için, bunun 
sözünü de ölçü kabûl etmemiştir. 
İhtiyâr olup, ölünceye kadar Ramazan orucunu veya kazâya kalmış oruçlarını
tutamıyacak kimse ve iyi olmasından ümit kesilen hasta, oruç tutmaz, fakat gizli 
yer. Böyle kimse zengin ise, hergün için bir fıtra, yâni binyediyüzelli gram buğday 
veya un veya kıymeti kadar altın veya gümüş para, bir veya birkaç fakîre verir. 
Ramazanın başında veya sonunda toptan hepsi bir fakîre de verilebilir. Fidye 
verdikten sonra hasta iyileşirse, Ramazan oruçlarını ve kazâ oruçlarını tutar. 
Orucu Bozan Şeyler            
İlmihâl kitaplarında orucu bozan ve keffâret gerektiren hâller için genel kaide 
bildirilmiştir. Gıda veya devâ yâni ilâç olarak, faydalı birşey yemek, içmek, zevk, 
keyf veren birşeyi ağızdan almak ve cima', orucu bozar. Orucu bozan bu şeyler, 
bilerek yapılınca hem kazâ hem keffâret gerekir. 
Orucu bozup kazâ ve keffâret gerektiren şeylerden ba'zıları şunlardır. 
1- Oruçlu iken, bilerek yiyip içmek. 
2- Kan aldırmak, gıybet etmek gibi orucu bozmadığı iyi bilinen şeylerden 
sonra, oruç bozuldu sanarak bile bile yemek. 
3- Boğaza kaçan yağmuru, karı istiyerek yutmak. İstemeden boğazına 
kaçarsa, sadece kazâ gerekir. 
4- Sigara içmek. 
Orucu bozup sadece kazâ gerektiren hâller:  
1- Hata ile meselâ, abdest alırken boğazına su kaçmak. 
2- Kulağa yağ, ilâç damlatmak, derideki yaradan içeri girecek ilâç koymak. 
3- Vücuda, iğne ile ilâç ve aşı şırınga etmek. 
4- Kağıt, pamuk, ot, pişmemiş pirinç, darı, mercimek tanesi gibi ilâç ve gıda 
olmıyan birşeyi yutmak. 
5- Zorlıyarak ağız dolusu kusmak. 
6- Dişlerin kanamasında, yalnız kanı veya tükürükle aynı miktardaki karışık 
kanı yutmak. 
7- İmsâk vaktinden sonra, daha gece zannederek yiyip içmeğe devam etmek. 
8- Güneş battı, ezân okundu zannederek, iftâr vakti gelmeden yemek. 
9- Oruçlu olduğunu unutup, yiyip içtikten sonra, orucum bozuldu diyerek, 
yiyip içmeğe devam etmek. 10- İstimna, (Masturbasyon) yapmak. Uykuda iken ihtilâm olmak orucu 
bozmaz. 
11- Tahâretlenirken içeri su kaçırmak. 
12- Lavman yaptırmak, orucu bozar. Kadınların, kadın hastalıklarından 
muayenelerinde ba'zı hallerde de oruç bozulur. 
13- Zorla orucu bozdurulmuş olmak. 
14- Burna sıvı ilâç damlatmak. 
15- Burna kolonya çekmek. 
16- Başkalarının içtiği sigara dumanını istiyerek çekmek. 
17- Diş çektirmek için uyuşturucu iğne vurdurmak. 
18- Astım hastalarının, kriz hâlinde ilâçlı sprey kullanmaları orucu bozar. 
İlâçsız oksijen gazı bozmaz. Hasta olmadan ilaçlı sprey kullanılırsa kazâ ve 
keffâret gerekir. 
19- Hastaların, dil altından, yutmasa da ilâç alması orucu bozar.  
Kalb rahatsızlığı için sağlam deri üzerine konan ve derinin gözeneklerinden 
emilerek kalbe fayda veren ilâç, sağlam deri üzerine konulduğu için orucu bozmaz. 
20- Kadınların ve erkeklerin ilâç olarak fitil kullanmaları orucu bozar. Fakat 
gusül gerektirmez. 
Oruç üç çeşittir  
1- Câhillerin orucu, 2- Âlimlerin orucu, 3. Peygamberlerin orucu. 
Câhiller oruç tutar, sadece yemezler içmezler fakat kötülüklerden, 
günahlardan uzak durmazlar. Âlimler ise, kötülüklerden, günahlardan uzak 
dururlar. Enbiya ise, şüpheli şeylerden de kaçar. 
Oruç tutanların bayramı da üç çeşittir:  
Câhiller, oruç tutup iftâr edince yerler, içerler bizim bayramımız budur, derler. 
Âlimler ise, akşam olup iftar edince, cenâb-ı Hak eğer bizim orucumuzu kabûl 
etmiş ise, bu bizim bayramımızdır, derler. Evliyâ ve peygamberlerin bayramı ise, 
oruçlarının kabûl olmasıyla beraber, cenâb-ı Hak râzı olduysa bayram ederler. 
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:  
“Beş şey orucun sevabını giderir: Yalan, nemime yâni söz taşımak, 
gıybet, [Yabancı kadına] şehvetle bakmak ve yalan yere yemin.”  
“Gıybetle meşgul olan kimselerin orucu hakîkatte oruç değildir.” [Yâni 
sadece oruç borcundan kurtulur, va'dedilen sevaba kavuşamaz.]  
Peygamber efendimiz, "Yâ Rabbî, dilimi yalandan, kalbimi nifaktan, 
amelimi riyâdan, gözümü hıyanetten temizle ve koru! Gönülden geçenler 
senden gizli değildir." şeklinde duâ etmemizi tavsiye ederlerdi. 
Bunun için oruçlu olanın, riyâdan, gösterişten uzak durması sadece Allah 
rızasını düşünmesi lâzımdır. 
Oruç tutmanın sevâbı              
Allahü teâlâ, yapılan amellerin karşılığını, o amelin durumuna göre, değişik 
olarak vermektedir. İbâdetlerde, iyiliklerde bire karşı ondan, yedi yüze kadar ihsan 
etmektedir. Orucun sevabını ise, “Karşılığını ben veririm” buyurmuştur. Hadîs-i 
şerîflerde buyuruldu ki: 
“Ameller, Allahü teâlâ katında yedidir. İkisi vâcibi gerektirir. İkisi misli iledir. 

Birisi on katdır. Birisi yedi yüz mislidir. Birisinin sevabını ise Allahü teâlâdan başka 

kimse bilmez. Vâcibi gerekli kılan amellerden birincisi şudur ki, Allahü teâlâya 

ortak koşmadan ihlâsla kulluk yapana Cennet vâcib olur. Ortak koşarak ölene ise 
Cehennem vâcib olur. Misli ile olan amelden birincisi, günah işleyene misli ile 
karşılık verilir. Diğeri ise, iyi amel için niyyet ettiği şeyi yapamıyana yapmış gibi 
sevap verilir. Bire on verilen amel, iyiliklerin sevâbıdır. Kötülüklerin günahının 
aksine iyiliklere bire on sevap verilir. Bire yediyüz sevap verilen amel, helâl 
malından Allah yolunda vermektir. Sevabını yalnız Allahü teâlânın bildiği amel, 
Allah için tutulan oruçtur. Onun karşılığını Allahü teâlâdan başka kimse bilmez.”  
Allahü teâlânın, “Âdem oğlunun her ameli kendisi için, yalnız orucu benim 
içindir.” buyurması, kıyâmet günü olunca, Allahü teâlâ kuluna hesap sorar. Öyle ki 
hiç sevabı kalmaz. Yalnız orucu kalır. Bunun üzerine Allahü teâlâ, kulun ihtiyâcı
olan sevap kadar kendi fazlından ihsân edip, kulunu orucu sebebiyle Cennete 
sokar. Herkesin sevâba ihtiyacı aynı değildir. Cenâb-ı Hak da orucu sebebiyle 
kuluna bol bol ihsanda bulunur. Cenâb-ı Hakkın, “Orucun karşılığını ben 
veririm” buyurmasının hikmetlerinden biri şudur: Allahü teâlâ, kula mahsûs olan 
yemek ve içmek gibi şeylerden münezzehtir. Oruç tutmakla Cenâb-ı Hakkın 
ahlâkından birine yapışılmış olur. Bununla çok sevâba kavuşulur. Hadîs-i şerîfte 
buyuruldu ki:  
“Oruçlunun, akşam iftâr zamanındaki duâsı reddolmaz.”  
“Üç sınıf kimsenin duâsı reddolmaz: Oruçlunun iftar zamanındaki duâsı, âdil 
devlet reisinin duâsı ve mazlûmun duâsı.”  
“Üç sınıf kimse vardır ki, Allahü teâlâ onların duâsını geri çevirmez: İftâr 
edinceye kadar oruçlunun duâsı, yardım olununcaya kadar mazlûmun duâsı ve 
evine dönünceye kadar misâfirin duâsı.”  
“Her şeyin zekâtı vardır, bedenin zekâtı da oruçtur.”  
Zekât veren, çok sevaba kavuştuğu gibi, malının kirinden de kurtulmuş olur. 
Oruç tutanın da bedeninde bulunan ba'zı hastalıklar yok olur. Nitekim hadîs-i 
şerîfte “Oruç tutun, sıhhat bulun!” buyuruldu.  
Oruç tutmanın sayısız fazîletlerine eksiksiz kavuşabilmek için orucu şartlarına 
uygun olarak tutmağa çalışmalıdır. 
Ramazan ayında zekât         
Aslında zekatın Ramazanla bir ilgisi yoktur. Fakat, Ramazan ayında nâfile 
ibâdetlere verilen sevâb başka aylarda yapılan farzlar gibi ve bu ayda yapılan bir 
farz başka aylarda yapılan yetmiş farz gibi olduğu için, zekâtı Ramazan ayında 
vermek bir âdet hâlini almıştır. Zekat günü Ramazandan önce ise Ramazanı
beklemeyip biran önce vermek lazımdır.  
Zekât, fakirlerin hayatını, ihtiyâçlarını, cemiyetin kabûl edip yüklenmesi, 
garanti etmesi demektir. Şehrin bir köşesinde, bir müslüman, açlıktan perişan 
duruma düşüp ölse, şehirdeki zenginlerden birinin, az bir zekât borcu kalsa, onun 
katili olur. Zekât, müslümanlar için bir nevi sigortadır. 
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:  
“Allahü teâlâ, zekâtı, malınızın geri kalanının güzelleşmesi ve temizlenmesi 
için farz kıldı.”  
“Bir millet zekât vermezse, rahmetten mahrûm kalır. Hayvanlar da olmasa, 
hiç rahmet görmezler.”  “Zenginlerin zekâtı, fakirlere kâfi gelmeseydi, Allahü teâlâ, onlara nafaka 
gönderirdi. Eğer fakirler, aç kalıyorsa, zenginlerin zekât vermeyişindendir.” 
“Malının zekâtını veren, o malın şerrinden, kendisini korumuş olur.”  
Peygamber efendimiz, Eshâb-ı kirâma: “Hastalıklarınızı sadaka ile tedâvi 
edin! Mallarınızı zekât ile koruyun! Çünkü bunlar sizdeki kötülükleri ve hastalıkları
defeder.” buyurduğu zaman oradan bir Nasranî geçiyordu. Hadîs-i şerîfi duyunca 
gidip malının kırkta birini ayırıp verdi. 
Kendi kendine, “Eğer doğru söylüyorsa ortağımdaki malıma bir zarar gelmez. 
Ben de o zaman ona îmân eder, müslüman olurum. Eğer dediği gibi çıkmazsa 
kılıcımla onu öldürürüm.” dedi. O sırada, Mısır'a ticaret için gitmiş olan ortağının 
bulunduğu kafileden bir mektup aldı. Mektupta “Hırsızlar, yolumuzu kesti, 
mallarımızı, develerimizi ve yanımızda bulunan her şeyi aldılar” diye yazılı idi. 
Nasranî, “Mallarınızı zekât ile koruyun” sözünün doğru olmadığına kanaat getirdi. 
Daha sonra ortağından da bir mektup aldı. Mektupta “Ben kafilenin önündeydim. 
Devemizin ayağı incindi. Bir handa kaldım. Kafile ileri gitti. Onları eşkıyalar soydu. 
Ben bütün malımla emniyet içindeyim. Bizim için üzülecek bir durum yoktur” diye 
yazılı idi. Nasranî mektubu okuyunca, "Demek, O hak peygambermiş, sözü doğru 
çıktı" diyerek, Peygamber efendimizin huzûruna giderek müslüman oldu. 
Kur'ân-ı kerîmin çeşitli yerlerinde namaz ile zekât birlikte zikredilmektedir. 
Cenâb-ı Hak, “Namazı kılın, zekâtı verin!” buyuruyor. Kur'ân-ı kerîmde namazla 
zekâtın sık sık tekrar edilmesi, bunların çok önemli bir ibâdet olduğunu 
bildirmektedir. Zekat vermiyen, haram işlemiş olur. Haram işliyenin de namazları
kabûl olmaz. Yâni namaz borcundan kurtulursa da, namazlarının sevâbını alamaz. 
Haramların hepsinden kaçmak lâzımdır. Zekât vermek çok sevâb olduğu gibi, farz 
olduğu halde vermemek de büyük günahtır. 
Zekâtın hesap günü          
Her ibâdeti yaparken, o ibâdetin farzlarına, şartlarına dikkat etmek, bu 
şartları, farzları öğrenmek lâzımdır. Zekâtın da, farzı ve ba'zı şartları vardır. Zekât 
verebilmek için, herşeyden önce, dînen zengin olmak, yâni nisâbâ mâlik olmak 
lâzımdır. Nisâb, aslî ihtiyaçların dışında 96 gram altın veya bunun karşılığı paraya, 
ticâret malına mâlik olmaktır. Bu miktara ulaşmıyan kimse, dinen zengin sayılmaz 
ve kendisine zekât vermek farz olmaz. 
Zekâtın farzı ise, zekât malını ayırırken niyyet etmektir. Malı ayırırken niyyet 
ettikten sonra, fakire sadaka, hediyye diye vermesi de câizdir. Nisâba mâlik olduğu 
hicri tarihi, zamanı, günü ile beraber iyi bilmek ve bu tarihi bir yere kaydetmek 
lâzımdır. 
Bir kimse, Ramazan-ı şerîfin beşinde nisâba mâlik olup, zengin olsa, bu 
kimse hemen bu tarihi kaydetmesi lâzımdır. Ertesi sene, elindeki mevcût mala, 
paraya bakar, bunları sayar. Nisâb miktarı ise, mevcut olanların zekâtını verir. Bu 
tarihten sonra ele geçenlerin zekâtı bu seneye dahil edilmez. Fakat, Ramazan-ı
şerîfin dördünde eline geçenlerin zekâtını ise, o seneki zekâta dahil eder. 
Nisâba mâlik olan bu kimse, zengin olduğu tarih olan Ramazan-ı şerîfin 
beşinde zekâtını ayırmayıp, altısında veya daha sonra elindeki paranın, malın 
hepsi helâk olsa, ayın beşinde zekât vermek kendisine farz olduğu için, helâk olan 
paranın, malın hepsinin zekâtını vermek mecbûriyetindedir. Çünkü kendisine zekât 

vermek farz olmuştur. Fakat bu para, mal, ayın altısında değil de, zengin olduğu

 tarih olan beşinden önce, meselâ üçünde elinden çıkmış olsa, zekât vermek farz 

olmaz. 
Bunun için her müslüman, zekât malının nisâb miktarı olduğu günü, bir yere 
yazmalıdır. Bu günden sonra, bir yıl tamam olmadan önce, nisâb helâk olursa yâni 
elinde ihtiyaçtan fazla hiç bir mal kalmazsa, başlangıç olarak yazdığı günün 
kıymeti kalmaz. 
Bir yıl tamam olmadan önce eline yine nisâb miktarı mal geçerse, bu günü 
yeniden yazması ve bundan bir sene sonra, nisâb helâk olmadan elinde kalırsa, o 
zaman zekât vermesi farz olur. Nisâb, bir yıl sonra yâni farz olduktan sonra helâk 
olursa, yine zekât vermek farz olur. 
Nisâb yıl ortasında helâk olmaz fakat azalırsa, yıl sorunda tekrar nisâb 
miktarı olursa, zekât farz olur ve yıl sonunda, sahip olduğu miktarın kırkta birini 
verir. Sene arasında azalan nisâb, sene sonunda hisâb miktarına yükselmezse, 
zekât farz olmaz. Zekât malı, bundan sonra nisâb miktarı olursa, o günden sonra 
tekrar bir yıl beklemek lâzımdır. 
Bugüne kadar böyle bir tespit yapmamış nisâba mâlik kimseler, bir tarih tesbit 
edip, bundan sonra her sene bu tarihte, vereceği zekâtı hesap etmelidir. Meselâ, 
Ramazanın 27'sini kabûl edip bu tarihte zekâtını hesap ederek verir, bundan sonra 
da her sene Ramazanın 27'sinde, zekât hesabını yaparak, vereceği zekâtı ayırır. 
Zekat, ya ticaretini yaptığı ticaret malından veya altın olarak verilir. Kağıt 
paranın zekatı da altın olarak verilir. Kağıt para olarak verilmez. Asırlardır hep 
böyle verilmiştir. Tüccar ticaretini yapmadığı maldan da veremez. Mesela, 
konfeksiyoncu, zekatını gıda maddesi olarak veremez, ticaretini yaptığı elbiselerin 
kırta birini ayırıp verir..  
Sadaka-i Fıtr        
Dînimiz, cemiyet düzeninin sağlanması, insanların birbirini sevebilmesi ve 
yardımlaşmaları için zekât, sadaka vermeyi ve hediyeleşmeyi emretmektedir. 
Farz olan zekâtı verdikten sonra, bedenin sıhhat ve âfiyete, mal ve evlâdın 
da berekete, âhırette büyük sevâblara kavuşabilmesi için sadaka da vermelidir. 
Bilhassa mübârek günlerde ve Ramazan ayında verilmesi daha iyi olur. 
Bir kimse, bütün insanların işlediği kadar ibâdet etse, bir kimseye fayda temin 
etmek gibi olamaz. Demek ki insanlara yardım etmek büyük sevâbdır. 
Sadaka-i fıtr, yâni fıtra, ba'zı âlimlere göre, vâcib, ba'zılarına göre de farzdır. 
Fıtra vermek her ne kadar belli bir nisâba mâlik olanlara vâcib ise de, durumu 
müsâit olan fakirlerin de vermesi iyi olur. Çünkü fıtra, oruç tutan kimsenin boş ve 
fuhuş sözlerini temizler. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
(Fıtra, sizin zenginlerinize, Allahü teâlânın tezkiyesidir. Ama fakir olanlarınız 
verirse, Allahü teâlâ ona daha çoğunu verir.)  
(Ramazan-ı şerîf orucu, gökle yer arasında asılıdır. Ancak fıtra ile yukarıya 
çıkarılır.)  
İhtiyâcı olan eşyâdan ve borçlarından fazla olarak, zekât nisâbı kadar malı, 
parası bulunan her hür müslümanın, Ramazan Bayramı'nın birinci günü sabahı
fıtra vermesi vâcibdir. Ramazan içinde, hattâ ramazan'dan önce de vermesinde 
mahzûr yoktur. Bir kişinin fıtrası, bir fakire veya bir kaç fakire verilebildiği gibi, bir 

fakire birkaç kişinin fıtrası da verilebilir. Fıtra nisâbına mâlik olana zengin denir. 

Bunun fıtra vermesi vâcib, zekât 

alması ise haram olur. Çalışamıyan fakîr akrabâsına yardım etmesi vâcib olur. 
Fıtra olarak 1750 gram buğday veya buğday unu veya 3500 gram arpa veya 
bu miktar hurma veya kuru üzüm verilir. Bunların kendisi verilebildiği gibi, kıymeti 
altın ve gümüş olarak da verilebilir. 
Bir özrü sebebiyle oruç tutamıyan kimsenin de fıtra vermesi lâzımdır. 
Sadaka verirken şu husûslara dikkat etmelidir. 
1- Helâl maldan verilmelidir. 
2- Malı az olsa da sadaka vermelidir! 
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:  
(En faziletli sadaka, kendisi muhtâc olduğu hâlde fakirin verdiği sadakadır.) 
3- Ölüm gelip malın elden çıkmasından önce, sadakayı çabuk vermelidir. 
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:  
(İnsanın sıhhatli iken verdiği bir dirhem sadaka, ölürken köle azâd 
etmesinden hayırlıdır.)  
(İnsan öldüğü zaman ameli kesilir. Ancak üç şeyden kesilmez. 1- Sadaka-i 
câriye, 2- Faydalanılan ilim, 3- Kendisine duâ edecek sâlih bir evlât)  
Sadaka-i câriye, vakıf çeşme, köprü, câmi gibi devam eden sadaka demektir. 
Faydalı ilimden maksat da faydalı bir kitaptır. İnsanlar bu faydalı kitaplardan 
istifâde ederek dünya ve âhıret saâdetine kavuşurlar. Sâlih evlâdın iyi amellerinin 
sevâbından babası da istifâde eder. 
4- En güzel maldan sadaka vermelidir. 
5- Riyâ karışmaması için, sadakayı gizli vermelidir. 
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: 
(En fazîletli sadaka, gizli verilen sadakadır.)  
6- Ecrinin gitmemesi için, fakiri minnet altında bırakmamalıdır. 
Bekara sûresinde meâlen:  
(Sadakalarınızı minnet ve eziyet ile heder etmeyiniz!) buyuruldu. 
7- Sadakayı gerçekten muhtaç olanlara ve sâlih kimselere vermelidir. 
Oruç Keffâreti            
Keffâret, Ramazan ayının hürmet perdesini yırtmanın, yâni Ramazan 
orucunu bile bile bozmanın cezâsıdır. Oruç keffâreti için ard arda altmış gün oruç 
tutmak lâzımdır. Ramazan günü özürsüz, bir orucu bozmanın cezâsı, altmış gün, 
bir gün kazâsı ile 61 gün oruç tutmaktır. Bunun için keffârete halk arasında "61" 
denmektedir. 
Birkaç Ramazanda keffâretleri olan veya bir Ramazanda iki gün keffâreti olan 
kimse, birinci keffâreti yapmamış ise, ikisi için yalnız bir keffâret yapar. Birinci 
keffâreti yapmış ise, ikinci keffâreti de ayrıca yapması lâzımdır. 
Keffâret orucu, hastalık, yolculuk gibi bir özür ile veya bayram günlerine 
rastlamak sebebi ile bozulursa veya Ramazana rastlarsa, yeniden altmış gün 
tutmak lâzım olur. Kadınlar özür sebebiyle bozunca, yeniden başlamaz. Özrü 
bitince geri kalan günleri tutarak, altmışı tamamlar. 
Devamlı hasta veya yaşlı olup altmış gün oruç tutamıyan kimse, bir fakiri, bir 
günde iki defa doyurmak üzere altmış gün yedirir. Altmış fakirin her birine 1750 
gram buğday veya un, yahut bunların kıymeti kadar ekmek, başka mal veya altın, 

gümüş vermek veya bunları bir fakire altmış gün vermek de câiz olur. Doyurmak 

için kâğıt para da verilir. Oruç tutabilen kimsenin fakirleri doyurmak sûretiyle 

keffâretten kurtulmağa çalışması câiz değildir. 
Kur'ân-ı kerîm ve Ramazan ayı          
İslâm âlimlerinin ve evliyânın en büyüklerinden olan İmâm-ı Rabbânî 
hazretleri, (Mektûbât) isimli kitabının 162. mektûbunda, Ramazanın ve hurmanın 
üstünlüğü, fazîleti ile ilgili olarak buyuruyor ki: Mübârek Ramazan ayında, bütün 
iyilikler, bütün bereketler bulunur. Her iyilik, her bereket, Allahü teâlânın zâtından 
gelmektedir. Her kusûr, her kötülük de, mahlûkların zâtlarından ve sıfatlarından 
hâsıl olmaktadır. Nisâ sûresinin yetmişsekizinci âyetinde (Sana gelen her güzel 
şey, Allahü teâlâ'dan gelmektedir. Sana gelen her kötülük de, kendindendir.) 
buyuruldu. 
Bu üstünlüklerin hepsi de, kelâm şânında bulunmaktadır. Kur'ân-ı kerîm, bu 
kelâm şânının hakîkatinin hepsinden hâsıl olmuştur. Bundan dolayı, bu mübârek 
ayın, Kur'ân-ı kerîm ile tam bağlılığı vardır. Çünkü, Kur'ân-ı kerîmde bütün 
üstünlükler bulunmaktadır. Bu ayda da, o üstünlüklerden hâsıl olan bütün iyilikler 
bulunmaktadır. Bu bağlılıktan dolayı, Kur'ân-ı kerîm bu ayda nâzil oldu. 
Bekara sûresinin yüzseksenbeşinci âyeti (Kur'ân-ı kerîm, Ramazan ayında 
indirildi.) bunu bildirmektedir. Kadir gecesi bu aydadır. Bu ayın özüdür? Kadir 
gecesi, çekirdeğin içi gibidir. Ramazan ayı da, kabuğu gibidir. Bunun için bir kimse, 
bu ayı saygılı, iyi geçirerek bu ayın iyiliklerine, bereketlerine kavuşursa, bu senesi 
iyi geçerek, hayırlı ve bereketli olur. 
Peygamber efendimiz buyurdu ki:  
“Oruçlu olan kimse, hurma ile iftâr etsin! Çünkü hurma bereketlidir.”  
Resûl "aleyhisselâm", hurma ile iftâr ederdi. Hurmanın bereketli olması, 
şöyledir ki; onun ağacına (Nahle) denir. Bu ağacın yaratılışında, topluluk ve adâlet 
vardır. İnsanın yaratılışı da böyledir. Bunun içindir ki, Peygamber "aleyhisselâm" 
Nahle ağacına, Âdem oğullarının halasıdır, dedi. “Halanız olan nahleye saygı
gösteriniz! Çünkü bu ağaç, Âdem aleyhisselâmın çamurundan kalan artıktan 
yarıtılmıştır.” buyuruldu. 
Görülüyor ki, nahle, Âdem aleyhisselâmın çamurundan yaratılmıştır. Nahleye 
bereket buyurması, bunda herşeyin bulunduğu için olsa gerektir. Bunun için, 
nahlenin meyvesi olan hurma yenince, insanın parçası, dokusu olur. Böylece, 
hurmada bulunan herşey, insana da aktarılmış olur. 
Hurmada bulunan sayısız üstünlükler, bunu yiyende de bulunur. Hurmayı
yiyen herkes böyle olur ise de, oruçlu kimse, iftâr zamanında, şehvetlerden ve 
dünyanın geçici zevklerinden temiz olduğu için, hurmadan pekçok istifâde eder. 
Anlattığımız faydaları daha tam ve daha olgun olur. Resûl "aleyhisselâm" 
“Mü'minin sahurunun hurma ile olması, ne güzeldir.” buyurdu. Bu da, belki, hurma 
insanın dokularına karışınca, insanın hakîkatini tamamladığı içindir. 
Oruçlu iken, böyle şey olmadığı için, bunun karşılığı olarak sahûrda hurma 
yemenin güzel olduğunu bildirmiştir. Hurma yemek, çeşitli yemekleri yemek gibi 
faydalı olmaktadır. Hurmanın bu bereketi, kendisinde herşey bulunduğu için, iftâr 
zamanına kadar insanda kalır. 
Hurmanın bu faydası ancak islâmiyete uygun olarak yenildiği, islâmiyetten kıl 
ucu kadar ayrılık bulunmadığı zamandır. Tam fâidesine kavuşmak için, bir ağacın 

bir meyvesi olarak değil, bereketini düşünerek yemek lâzımdır. Yalnız bir meyve olarak 

yenirse, yalnız madde, kalori faydası elde edilir. İşin iç yüzü bilinerek 

yenirse, bereketine kavuşulup, rûhu da besler. 
Oruç tutmanın sağlığa zararı var mı?      
Hiçbir ibâdetin insana zararı olmaz. Zaten ibâdetler insanın faydasınadır. 
İslâmın beş şartından biri olan oruç da mide rahatsızlığına ve diğer rahatsızlıklara 
sebep olmaz. Bil'akis mîdeye diğer organlarımıza sağlık açısından çok faydalıdır. 
Bu husûs, bugünkü modern tıp mütehassısları tarafından, açık ve kesin bir şekilde 
isbât edilmiştir. İlmin yeni bulduğu bu tespiti, Peygamber efendimiz, (Oruç tutunuz, 
sıhhat bulunuz) hadîs-i şerîfi ile bindörtyüz sene önce bildirmişti. 
Mîdesinden râhatsız olan kimse, hâmile kadın, süt veren kadın ve 
hastalığının artacağından korkan kimse, harp eden asker ve seferî, yaÆni 
yolculuğa çıkan yolcular oruç tutmayabilirler.  
Orucun sağlığa zararlı değil, bilakis çok faydalı olduğuna birkaç misal 
verelim: 
Oruç, bir sene boyunca durmadan çalışan mîde ile berâber bütün sindirim 
sisteminin istirâhate sevkedilmesi ve insan vücûdunun dinlenmeye tâbi 
tutulmasıdır. Böylece, sindirim sistemi dinlendirilmiş olur.  
İnsanlarda en çok görülen râhatsızlık, hazım, sindirim bozukluğudur. Sindirim 
bozukluğu şişmanlık, kalb ve damar hastalıklarına, şeker hastalığına ve tansiyon 
yüksekliği vs. gibi birçok hastalıklara sebep olmaktadır. Oruç, bütün bu hastalıklara 
karşı koruyuculuk vazîfesi yaptığı gibi, bir de tedâvî vâsıtasıdır. Bugün birçok 
hastalıktan kurtulmak için, perhîz lâzım olduğu herkesçe bilinmektedir. 
Ayrıca, oruç ile, insanın güçlü bir irâde kuvveti kazanacağı şüphesizdir. Bu 
sebeple alkol, uyuşturucu gibi, kötü alışkanlıklardan oruç vesîlesi ile kurtulanlar 
çok görülmektedir. 
Oruç, vücuttaki karbonhidrat, protein ve bilhassa yağ depolarının harekete 
geçirilmesini sağlar. Oruç sâyesinde zararlı maddeleri süzmekten kurtulan 
böbrekler, bir revizyona, tamîre girerek, dinlenme ve yenilenme imkânı bulurlar. 
Oruç, senede bir ay, ya'ni Ramazan ayında, yalnız gündüzleri orucu bozan 
şeylerden uzaklaşmak demektir. Orucun, dünyadaki faydalarından biri insanlara 
açlığın ve susuzluğun ne demek olduğunu öğretmektir. Tok, hiçbir zaman acın 
hâlinden anlamaz ve ona merhamet etmez. Oruç, bundan başka, nefsi zapturapt 
altına almaya sebep olur. 
Oruç tutamayacak olan çok ihtiyâr, hasta kimseler, (Fidye), ya'ni fakîrlere 
sadaka vererek bu borçlarını edâ ederler. Bunu da vermiyenleri Allahü teâlâ mes'ûl 
tutmaz. 
İslâm dîninde, zorluk, işkence yoktur. Sağlığını fedâ ederek, hastalanarak 
ibâdet etmeği Allahü teâlâ hiçbir zaman istememiştir. Allahü teâlâ, çok kerîm, gafûr 
ve rahîmdir. Tevbe edenleri affedici ve merhamet edicidir. 
Ba'zılarının (Bir ay müddet ile, bilhâssa yaz günlerinde gündüzleri yemeyip 
içmeyerek, âdet olanın zıddına geceleri yiyip içmek, sıhhate zararlı olup, çeşitli 
hastalıkların meydâna gelmesine sebep olduğu) sözü doğru değildir. Açıkça bir 
iftirâdır. Çünkü, orucun edeplerinden birisi de, iftâr zamanında mîdeyi çok 
doldurmayıp, henüz iştahı varken yemekten el çekmektir. Bu edebe riâyet 

edenlerin, hasta olmak değil, bilÆakis sıhhat bulacakları bütün doktorlar tarafından

 ittifak ile bildirilmiştir. Böyle oruç tutmanın sağlık açısından faydalı

olduğu muhakkaktır. 
Eğer, din cahillerinin, bu sözü doğru olsa, islâm memleketlerinde Ramazan 
ayında her müslümanın hasta olması ve çok kimsenin vefât etmesi toplu ölümlerin 
olması icap ederdi.  
Aklen de düşünülse, zaten birçok insan sabah ve akşam olmak üzere günde 
iki kere yemek yerler. Mu'tâd olan iki yemek vaktinin birinde, birkaç saat değişiklik 
yapmakla, vücutta ne gibi değişiklik meydâna gelebilir? Belki oruç ayının başında 
beden yeni düzene alışana kadar bir iki gün biraz değişiklik hissedilebilir. Bu da 
oruçtan dolayı sağlık açısından bir değişiklik, bir zarar olmaz. 
Orucun hikmetleri   
İbadetlerin bir illeti, yani  âyet, hadis, icma gibi bir delili, bir de hikmeti vardır. 
Bir ibadeti yaparken illetini bilmek lâzım; fakat, hikmetini bilmek lâzım değildir. 
Çünkü ibadetlerin hikmetleri açık olarak bildirilmemiştir. Daha tespit edilemeyen 
pek çok hikmet vardır. Fakat tespit edilen hikmetlerini de bilmekte zarar değil fayda 
var. Hayranlık duyup o ibadeti seve seve yapmaya, yakîne sebep olur. İslamiyeti 
bilmeyenlere, hikmetini, faydasını anlatmak, dini sevdirmeğe vesile olur. Ancak 
hikmetler ile çok uğraşmak ta zararlıdır. Çok uğraşılırsa, Allahın emri için değil 
hikmeti, faydası için yapmaya kayar insan. Bunun için, Mü'min, ibâdetlerini cenâb-ı
Hak emrettiği için yerine getirmelidir. İbadetlerde esas olan budur.  
Bu açıklamadan sonra şimdi kısaca Ramazan orucun hikmeti üzerinde 
duralım: Oruç, senede bir ay, yalnız gündüzleri orucu bozan şeylerden 
uzaklaşmak demektir. Orucun, dünyadaki faydalarından biri insanlara açlığın ve 
susuzluğun ne demek olduğunu öğretmektir. Tok, hiç bir zaman açın halinden 
anlamaz ve ona merhamet etmez. Oruç, bundan başka, nefse hakim olmayı
sağlar. Oruç tutma zamanı arabi aya göre tayin edildiğinden, her sene önceki 
seneye göre on gün evvel başlar. Bu sebebden bazan yaza, bazan kışa isabet 
eder. Böylece en kısa ve en uzun günlerda de oruç tutmuş olur.  
Allahü teâlâ, oruç tutulması  emrini sebepsiz vermemiştir. Oruç, insanlara 
hem maddi, hem de manevi faydalar sağlar. Bütün bir sene, çeşidli yemekleri 
eritmek için, yorulan insan midesi ve bağırsakları, senede bir ay dinlenerek 
sağlığını korumuş olur .Bu maddi faydasıdır. Manevi faydası de şudur: Oruç tutan 
bir insan, bizzat his ederek fakir insanlara yardım etmek ihtiyacını duyar. Bu da, 
insanların birbirlerine yardım etmelerine sebep olur. Birbirlerine yardım eden insan 
topluluğu arasında ise çekişmeler olmaz. 
Bundan başka, Allahü teâlânın emrini yerine getirmek için gündüzleri bir ay 
oruç tutan bir müslüman, Allahü teâlânın emirlerini yapmak itiyadını da kazanır. 
Böylelikle, Allahü teâlânın başka emirlerini yapmaya da alışkanlık peyda eder. 
 “Oruç tutunuz, sıhhat bulunuz”  
Orucun bedenimize o kadar faydası vardır ki, birçok batılı ilim adamı, ileride 
doktorlar reçetelerine ilaç yazdıkları gibi, şu kadar gün oruç tutacaksın diye 
yazacaklarını bildiriyorlar.  
Zaten Peygamber efendimiz de , “Oruç tutunuz, sıhhat bulunuz”
buyurulmuştur. Oruç, bir sene boyunca durmadan çalışan sindirim sisteminin istirahate sevk 
edilmesi ve insan vücudünün bir tasfiyeye tabi tutulmasıdır. Böylece, sindiril 
sistemi dinlendirilmiş olur. İnsanlarda en çok görülen rahatsızlık, sindirim 
bozukluğudur. Şişmanlık, kalb ve damar hastalıklarına, şeker hastalığına ve 
tansiyon yüksekliğine sebep olmaktadır. Oruç, bütün bu hastalıklara karşı
koruyuculuk vazifesi yaptığı gibi, bir de tedavi vasıtasıdır. Bugün bir çok 
hastalıktan kurtulmak için, perhiz lazım olduğunu herkes biliyor. 
Oruç ile, insanın güçlü bir irade kuvveti kazanacağı şüphesizdir. Bu sebep ile 
alkol, uyuşturucu gibi, kötü alışkanlıklardan oruç vesilesi ile kurtulanlar çok 
görülmektedir. 
Oruç, vücuddaki karbonhidrat, protein ve bilhassa yağ depolarının harekete 
geçirilmesini sağlar. Oruç sayesinde madde süzmekten kurtulan böbrekler, tamire 
girerek, dinlenme ve yenilenme imkanı bulurlar. 
Oruç normal sıhhatli olan insanlar için çok faydalı bir perhiz teşkil eder. Az 
yemek ve itidal ile yaşamak sonucu oruç tutanlar genellikle Ramazanda bir kaç 
kilo zayıflarlar. Bu suretle 11 ay zarfında vücutta depo edilen zararlı yağlar erimiş
olur. Bu ise asrımızda herkese tavsiye edilen en mühim sağlık kuralıdır. Çünkü 
şişmanlık şeker hastalığına pek yakındır. Ayrıca damar sertliği, kalb hastalığı, 
tansiyon yüksekliği ve buna bağlı pek çok hastalığa müsait bir zemin hazırlar. 
Demek oluyor ki oruç, bütün bu dertlerden insanı koruyucu bir etki yapar. 
Bu gerçeği, sadece Müslüman bilim adamlarımız değil, konuyu inceleyen 
yabancı bilim adamları da dile getirmektedir: 
1940 Nobel Tıp ödülünü kazanan ünlü bilim adamı, Dr. Alexis Carrel  
"L'Hamme, Cet İnconnu" adlı eserinde: "Oruç sırasında organizmalarda depo 
edilmiş besin maddelerinin harcandığını, sonradan bunların yerine yenilerinin 
geldiğini, böylece bütün vücutta bir yenilenme olduğunu ve orucun sağlık 
bakımından çok yararlı olduğunu." bildirmektedir.  
Oruç Cenab-ı Hakkın emri olduğu için tutulur   
Cenab-ı Hak faydasız hiçbir şeyi emretmemeştir. Bunun için  bütün 
ibadetlerin bilinen veya bilinemeyen pek çok faydaları olduğu muhakkaktır.. Hak 
teâlânın elçileri olan peygamberler, insanlara iyi, güzel ve faydalı olan işleri 
emretmiş, çirkin ve zararlı olan iş ve davranışları yasaklamışlardır. Peygamberler 
temiz ve faydalı olan şeylerin helal ve meşru olduğunu anlatırken, pis ve zararlı
olan işlerin haram ve yasak olduğunu haber vermişlerdir. 
İbadet, Allahü teâlânın kullarından yapılmasını istediği işleri sırf Allah emri 
olduğu için yapmağa denilir. İbadet sadece ve yalnız Allah için yapılır. Başka 
amaçların öncelik kazandığı işler, ibadet olma niteliğini yitirir. Fakat burada gözden 
kaçırılmaması gereken önemli bir nokta, istisnasız bütün ibadetlerin insanlarca 
bilinen veya bilinemeyen pek çok faydaları olduğu gerçeğidir.  
Dinimizin temelini teşkil eden namaz, oruç, hac ve zekat gibi dini emirler, 
bunları eda ve ifa gücüne sahip olanlarca sırf Allah buyruğu olduğu için yerine 
getirilir. Fakat bu meyanda insan maddi ve manevi sayısız yarar ve kazanç elde 
eder. Bedenen ve ruhen gerçekleştirdiği olumlu gelişmeler yanında kendisinin ve 

etrafının rahat ve huzuruna çok önemli katkılar sağlamış olur.  İbadetle meşgul olan 

insanların ibadetlerinin uhrevi karşılığını alabilmeleri için 

dikkat etmeleri ve üzerinde önem ve hassasiyetle durmaları gereken en ciddi işleri, 
niyetlerini ilahi rızanın dışına taşırmamaktır.  
Mesela, Ramazan-ı Şerifte farz olan orucu tutarken kişinin maksat ve niyeti 
mutlaka Allah emrini yerine getirmek olmaktır. Orucu beslenme rejiminin bir 
uygulama aracı görerek dengeli beslenmeye niyetinde öncelikli bir yer vermeğe 
yeltenenler her ne kadar oruç tutuyor görüntüsü verseler de, gerçekte ibadet değil 
düzenli beslenme egzersizleri yapmış olurlar.  
Ama niyetlerini Hak rızası yönünden saptırmayanlar hem uhrevi feyiz ve 
bereketlere, hem de sayısız dünya menfaatlerine birlikte sahip olmanın 
mutluluğuna ererler. 
Oruç tutmanın toplum açısından önemi  
İbadetlerin faydaları sadece fertlerle sınırlı değildir. Bazı ibadetler toplum 
düzen ve ahengini önemli ölçüde etkiler. Mesela oruçta bu özellik çok bariz ve 
belirgin bir şekilde gözlemlenir. Cemaatle kılınan namazların sosyal ilişkiler 
açısından ne kadar önemli etkisi olduğunu kim inkar edebilir?  
Zekatta bunlara ilaveten sosyoekonomik dengeleri olumlu yönde etkileyen 
çok hikmetli özellikler vardır. Ramazan ayının manevi atmosferi içinde farz olan 
zekatın dışındaki her türlü sadaka ve maddi yardımlaşmanın da zenginleştirdiği bir 
ihsan ortamında nice bunalmış insanların sıkıntı ve problemlerine çözüm ve 
rahatlık sağlandığı herkesin bildiği bir gerçektir. 
Ramazan ayı boyunca insan, aslında ferdi ve sosyal olgunluğa erişmek için 
çok ciddi ve zor bir imtihandan geçer. Nefsinin zaaf ve tutkularıyla oldukça çetin bir 
mücadele içine girer. 
 Oruç, kişi iradesini iyiye ve güzele yönlendirme noktasında insana çok ciddi 
destek ve katkılar sağlar. İnsan; çirkinlikler ve olumsuzluklar bir yana, günlük 
hayatın normal seyri içinde kendisi için helal ve meşru olan pek çok iş ve 
davranışları bile, geçici bir zaman için bile olsa kısıtlama veya tamamen 
terkedebilme kararlılığını gösterir. 
Faydalı ve güzel işleri yapmakta çok farklı bir şevk ve heyecan duymaya 
başlayan insan, yavaş yavaş kötülüklerden nefret etmeye başlar. Önemli olan 
Ramazandan sonra da aynı alışkanlıkları sürdürmek ve bunları kalıcı hale 
getirmeye çalışmaktır.  
Zaten Ramazan sonunda büyük sevinç ve mutluluk sahnesi oluşturan 
Bayramın ifade ettiği hikmetli mana, nefse karşı yürütülen akılcı ve kararlı
mücadelenin zaferle sonuçlanmış olmasıyla çok yakından ilgilidir. 
Ramazan-ı Şerifte tutulan oruç, şayet halis bir niyetle tamamlanırsa ona 
verilecek manevi ecir ve sevaba insanlarca bir ölçü ve sınır konulmasına imkan 
yoktur. Çünkü Cenab-ı Hak “Oruç sırf benim için eda edilen bir ibadettir, onun 
mükafatını da ancak ben takdir ederim” buyurmuştur.  
Oruçlu kişi, orucunun feyiz ve bereketine kavuşabilmek için kaynağını
şeytandan alan, nefsin bencil ve mağrur tutkularıyla kabaran öfke ve asabiyet 
halini mutlaka terketmek zorundadır. Ramazan orucuyla bu imtihandan yüz akıyla 
çıkanlar öfkelerini yenerek ne kadar güçlü bir iradeye sahip olduklarını
gösterirlerse Bayramı gerçek anlamda hak etmiş olurlar. Oruç kötülüklerden korur  
Kur'an-ı kerimde, orucun farz kılındığını bildiren ayetin sonundaki "...ta ki 
korunasınız" buyurulmaktadır. Allah teâlâ, her derde bir deva, her hastalığa bir 
ilaç verdiği gibi kötülüklere karşı da korunma yollarını göstermiştir. İşte orucun bir 
özelliği, bir hikmeti de bizi kötülüklerden koruyan bir ibadet oluşudur.  
Nitekim Peygamberimiz de "Oruç bir kalkandır, o halde oruçlu kötü söz 
söylemesin. Kendisi ile çekişip kavga etmek isteyen kimseye iki defa, "ben 
oruçluyum" desin." buyurmuştur. 
Kalkan, savaşlarda kişiyi düşmanın kılıcından koruyan bir vasıta idi. Kalkan, 
sahibini düşmandan koruduğu gibi oruç da aynı şekilde kişiyi kötülüklerden ve 
günah işlemekten korur. Oruçlu, kötülüğü başlatan kişi olmayacağı gibi, kendisine 
fena söz söyleyen ve kavga etmek isteyenlerin bu davranışlarına karşılık: "Ben 
oruçluyum, ben oruçluyum" diyerek nefsine hakim olacak ve kendisini kavganın 
içine çekmek isteyenlere uymayacaktır. Böylece oruç, bir kalkan gibi kişiyi 
kötülüklerden korumuş olacaktır.  
Oruç, kişiyi sadece kötülüklerden korumakla kalmayacak, onu cehennem 
ateşinden de koruyacaktır. Çünkü, insanı cehenneme sürükleyen kötülüklerdir, 
bunlardan uzaklaşan cehennemden de uzaklaşmış demektir.  
Her kötülüğün başı, Cenab-ı Hakkı unutmak ve sorumluluk duygusunu 
kaybetmektir. Halbuki oruç, bize daima Allah'ı hatırlatır, sorumluluk duygusunu 
geliştirir. Bir ay boyunca devam eden bu manevî eğitim sonucu Allah korkusu 
kalblere iyice yerleşir,bunun olumlu tesiri ile de insan davranışlarını kontrol altına 
alarak her türlü kötülükten uzaklaşmış olur. 
Allahü teâlânın her emrinde olduğu gibi oruçta da bunun gibi birçok hikmetler 
ve bizim için pek çok faydalar olduğu muhakkaktır. Orucu Allah rızası için tutmakla 
beraber, bunları da bilmekte faydalar vardır.  
Hastalıkların başı çok yemek  
Allahü teâlâ, insanı ve bütün varlıkları âciz, muhtaç olarak yaratmıştır. 
Bedenin çeşitli şeylere ihtiyâcı vardır. Hastalandığı zaman, tedâvi olmaya 
muhtaçtır. Hastalıkların çeşitli sebepleri mevcuttur. Bunların ekserîsi ise, çok 
yemekten ileri gelmektedir. Az yiyenin vücûdu sıhhatli olur.  
Orucun insan sağlığına te'sîri, sayılamıyacak kadar çoktur. Bunların içinden 
en önemlileri olarak  karaciğer ve damarlar üzerindeki etkileri olarak bildirilmiştir. 
Karaciğer, vücûdun, muazzam kompüterlerle çalışan kimya laboratuarı
gibidir. Karaciğer, bir taraftan sindirim için çok büyük mes'ele olan yağları sindirir, 
eritir, diğer taraftan da besinleri depo eder, ihtiyaca göre onları çözer. Ayrıca 
karaciğer, vücûda giren mikroplara karşı, faydalı zehirler üretir. Kemik iliğinde kan 
yapan hücreler için, temel maddeler hazırlar. 
Vitamin ve hormonlar ile kandaki iyot dengesinin bütün faaliyetinden 
karaciğer sorumludur. Bunun için karaciğer hücreleri, yirmi dört saat durmadan 
çalışmak mecburiyetindedir. Çok yemek ve içmek, karaciğer hücreleri için çok 
zararlıdır. Aşırı derecede çalışan karaciğer hücreleri, Ramazan-ı şerîfte, oruç 
tutmak suretiyle dinlenmektedir. Böylece karaciğer, bir sene müddetle daha 
kuvvetli çalışma imkânı bulmaktadır. 
Bugün yapılan tıbbî araştırmalarda, gençliğinden i'tibâren oruç tutan 

kimselerin karaciğer bozukluğu ile ilgili rahatsızlık çekmediği tespit edilmiştir. 

Yapılan araştırmalarda, zayıf, güçsüz kimselerin oruç tuttukları zaman, daha kanlı

canlı hâle geldikleri görülmüştür. 
Orucun, karaciğer üzerindeki bu etkisinin yanı sıra damarlar üzerindeki etkisi 
de insanı hayretler içinde bırakmaktadır. Damarların en büyük düşmanı, kandaki 
aşırı besin maddeleri ve bilhassa bu maddelerin yakılamıyan artıklarıdır. Bu 
artıklar, ihtiyarlığın, yıpranmanın sebebi olarak gösterilmektedir. 
Oruçlu iken, hücre arası su azaldığından, küçük tansiyon azalarak damarların 
üzerindeki baskı kalkar. Bunun için oruç tutanların damarları ve küçük tansiyonları
daima sağlıklı olmaktadır. 
Orucun sosyal faydaları   
Orucun fert bakımından pek çok faydaları yanında toplumun huzuruna da 
sağladığı çok önemli faydaları vardır.  
Oruç, insanın şefkat ve merhamet duygularını geliştirerek bunun topluma 
sevgi ve yardım şeklinde yansımasını sağlar.  
Hayatında açlık nedir bilmeyen bir insan yoksulların çektiği açlık ve sıkıntıyı
gereği gibi anlayabilir mi? "Bir eli yağda, bir eli balda" olan varlıklı bir kimse 
yoksulların çektiği ızdırabı yüreğinde duyabilir mi? Elbetteki, gereği gibi duyamaz.  
Fakat oruç tutan kimse açlığın ne demek olduğunu bizzat tatmış olduğundan 
yokluk içinde kıvranan fakirlerin, kimsesizlerin çektikleri sıkıntıları içinde duyarak 
şefkat ve acıma duyguları gelişir. Bunun sonucu olarak da fakirlere yardım elini 
uzatarak sıkıntılarını giderir, toplumun huzur ve mutluluğuna katkıda bulunur.  
Dinimiz, bütün müslümanları tek bir vücut gibi kabul etmiş, müslümanların 
birbirlerinin dertleri ile ilgilenmelerini istemiştir.  
Peygamberimizin, "Yanıbaşında komşusu aç olduğu halde tok yaşayan, 
kâmil mü'min değildir"  anlamındaki hadis-i şerifi, konunun önemini açık bir 
şekilde ortaya koymaktadır. 
Bizim için en güzel örnek olan sevgili Peygamberimiz insanların en cömerdi 
idi.  
Ramazan ayında cömertliği doruk noktasına ulaşır, elinde ne varsa yoksullara 
dağıtırdı.  
Peygamberimizin mubarek hanımı Hz. Aişe diyor ki: "Allahü teâlânın Rasûlü üç 
gün peşpeşe karnını doyurmamıştır. İsteseydi doyururdu. Lâkin o, yoksulları
doyurup kendisi aç kalmayı tercih ederdi."  
Onun ahlâk ve fazilet dolu yaşayışını örnek alan müslümanlarda da aynı
davranışları sergilemek zorundadır. 
Hz. Ömer'in halifeliği zamanında dokuz ay süren bir kıtlık olmuştu. Ömer, 
"ihtiyaç sahipleri bize gelsin" diye halka duyuru yapmış; kendisi de, müslümanlar 
bolluğa kavuşuncaya kadar ekmekle beraber zeytin yağından başka katık 
yemeyeceğine yemin etmişti.  
Oruç ahlâkımızı güzelleştirir
Oruç, imsaktan akşama kadar bir süre basit bir aç kalma olayı değildir. Oruç, 
köklü bir irade terbiyesi, insanı kötü alışkanlıklardan temizleyen, çirkin 
davranışlardan uzaklaştıran ve iyi huylar kazandıran bir ibadettir. 
Nitekim, Peygamber efendimiz şöyle buyuruyor: "Her kim yalan söylemeyi 
ve yalanla iş görmeyi bırakmazsa Allah onun yemesini, içmesini bırakmasına değer vermez."  
Bu hadis-i şerifte, oruç tuttuğu halde kötü huyları terketmeyenlerin oruçlarının 
kâmil oruç olmayacağını bildirilmiştir.  
Peygamber efendimiz diğer bir hadis-i şerifinde de:"Çok oruç tutanlar var ki 
onlara tuttukları oruçlardan sadece açlık ve susuzluk kalır. Çok gece ibadet 
edenler vardır ki onlara da bundan kalan sadece uykusuzluktur." 
buyurmuştur. 
Bu kimseler, helâl olan şeylerden uzaklaştıkları halde, uzaklaşmaları gereken 
diğer haramlardan uzaklaşmadıkları için oruç borcundan kurtulmakla beraber oruç 
ibadetinden bekledikleri karşılığı tam bulamayacaklardır.  
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, orucun bir hikmeti de, insanı kötülüklerden 
uzaklaştırarak olgunlaştırmak, ahlâk ve fazilet sahibi olmasını sağlamaktır.  
Oruç her dinde vardı   
Bugün bozulmuş, aslından uzaklaştırılmış Yahudulikte ve Hıristiyanlıkta oruc 
vardı. Nitekim Kur’an’daki oruçla ilgili âyetler, bu ibâdetin daha önceki milletlere de 
farz kılındığını belirtmektedir.  
Hatta aslı hak bir dine dayanmayan batıl, bozuk inançlarda da oruca benzer 
ibadetler görülmektedir. Bu ibadetler daha önce o bölgelerde yaşamış Hak 
Peygamberlerden kalmıştır. Bozula bozula bu hale gelmiştir. Güney Asya’daki Hint 
dinlerinde de oruç sıkı bir terbiye vasıtası hâlâ olarak görülmektedir. 
Brahmanizm’de mahallî ayların onbirinci ve on ikinci günlerinde oruç tutmak 
gelenek haline gelmiştir. Brahmanlar hasta ve yaşlıları dahi oruçtan muaf tutmaz, 
hatta bazıları nefsanî arzularını yenmek için onbeş gün kadar oruç tutar.  
Hinduizm’de oruç genellikle nefsi tezkiye için senenin muayyen günlerinde ve 
bayramlarda tutulur. Duâ ve ibâdetle geçirilen günlerde çoğunluk yemek yemez, 
bütün geceyi kutsal kitaplarını okuyarak geçirirler. Oruç daha çok, bazı besinleri 
yememe yani bir nevi perhiz şeklindedir. Bazı günlerde ise sadece kadınlar oruç 
tutarlar. 
Budizm’de oruç daha önemlidir. Gâyeye ulaşabilmek için ise konulan 
esaslardan biri, iki ayda bir oruç tutmaktır. Kurtuluş ancak arzuları terk etmekle 
mümkündür. Bunun da bilinen ve en çok kullanılan şekli oruç tutmaktır. 
Maniheizm’de de oruç, perhiz ve riyâzetin bulunduğu bilinmektedir. Manilikte 
oruç, ışığı gönderen güneş ve aya duâ etmek maksadıyla tutulur. Babilonya ve 
Asurluların da oruca büyük önem verdikleri bilindiği gibi, eski Mısırlılarda orucun 
genellikle dinî bayramların yanında yer aldığı görülmektedir. 
Eski Yunan ve Romalıların diğer milletler gibi, oruca önem verdikleri ve 
ictimaî felâketlerden kurtulabilmek için oruç tuttukları bilinmektedir. 
Amerika’da Peruluların ve Azteklerin oruç tuttukları ve hatta Aztek’lerde 
ibâdetin büyük bir kısmının riyâzetten ibaret bulunduğu belirtilmektedir. İlkellerin 
inancı olarak kabul edilen Totemizm’de perhiz ve riyâzet gibi fiiller ile tövbe 
törenleri dinin esasını teşkil eder.  
Oruç ile ilgili yapılan araştırmalar 
Oruç konusunda yerli yabancı birçok ilim adamı çalışma yapmıştır. Bu 
çalışmalar daha çok, insan üzerindeki psiko-fizik etkileri üzerinde 
yoğunlaşmaktadır. Bu konuda Özellikle Marie-Reine Geffroy’un “Le Jeûne, Moyen De 
Puricfation Totale” (Tam Bir Arınma Vasıtası Olarak Oruç) isimli eseri bu konuda 
önemli bir kaynaktır. Bu çalışma  orucun fizyolojik etkilerini göstermesi bakımından 
dikkat çekicidir. 
Geffroy, bugün bazı kimselerin oruca karşı olumsuz tavrını bilhassa bir peşin 
hükümden kaynaklandığını belirtmektedir: Ona göre, oruca karşı takınılan bu 
olumsuz tavır, zayıf düşmemek için, beslenmek hatta aşırı derecede beslenmek 
zorunlluğu ile ilgili bir peşin hükümden kaynaklanmaktadır. 
Geffroy’a göre, aşırı yiyecek, gücü artırmak yerine, aksine azaltmaktadır. 
Bunun üç sebebi vardır: 
1) Her kategoriden yiyeceğin kullanılabilir miktarını aşan kısmı “artık” olur ve 
organların normal işleyişini alt üst ederek, sindirim organları ve iç organlarda 
biriken maddelerle organizmaya aşırı bir yük getirir. 
2) Fazla yükleme, hazım ve sindirim fonksiyonlarında bir yavaşlama ile bu 
besin fazlalığını telâfi etmek için fazla güç sarfına sebep olur. 
3) Bu çok miktardaki besinlerin hazmının sebep olduğu şimik ve fizik 
oluşumlar, aşırı bir enerji kaybına yol açar. 
Geffroy, bu kanaatini destekleyen tıbbî bazı uygulamalara da değinir. Onun 
belirttiğine göre Dr. Dewey, öğrencisi bayan Dr. Hazzard ve Dr. Garignton gibi, 
tabip araştırmacılar, bir tedavî usulü olarak, hastalarına 65 ile 75 gün arasında 
değişen sürelerde oruç tutturmuşlardır. 
Bu sahadaki diğer önemli bir araştırmacı olan Dr. Bertholet, kitabında 
topladığı çok sayıdaki uzun süreli oruç tedavilerinin incelenmesine ve elde edilen 
sonuçlara dayanarak; ağır vak’alarda bile oruç vasıtasıyla fevkalâde şifalar elde 
edilebileceğini belirtmektedirler. 
Hastalıkların tedavisinde oruç 
Dr. Dewey, Dr. Guelpa, Dr. Frumusan, Dr. Pauchet gibi oruçla ilgili 
araştırmalarda uzmanlaşmış tabibler de, hastalarını tedavi etmek için kısa ve uzun 
süreli oruç kürleri uygulamışlardır. Bunlardan Dr. Dewey hastalarına ve sağlıklı
kişilere günde iki öğün yemek yemelerini; cerrahi Profesörü Dr. Pauchet, ameliyatı
daha tehlikesiz kılmak ve yaraların çabuk kapanmasını kolaylaştırmak için 
hastalarına ameliyat öncesi ve sonrasında oruç tavsiye ediyordu. 
Geffroy orucu fizikî ve ruhî bakımdan ikiye ayırarak her iki açıdan bazı
tavsiyelerde bulunmaktadır. Fizikî bakımdan daha çok meyve sebze rejimi, banyo, 
açık hava gibi faktörlerin oruçla tedavideki önemine dikkati çekmektedir. 
Geffroy, “Ruhî-mânevî bakımdan nasıl oruç tutmalı?” sorusuna kısaca şöyle 
cevap vermektedir: “Her devirde oruç mükemmel bir ruhî/manevî eğitim ve de 
mâsivadan kurtulma vasıtası olarak kullanılmıştır. İnsanın, Yaradanına 
kavuşabilmesi  O’nun emir ve yasaklarını çiğneyerek mümkün olamaz. 
Allahü teâlânın bizi ruh ve bedenden yarattığını, bir ruhumuz, bir bedenimiz 
olduğunu asla unutmamak gerekir. Beden ve ruh ölünceye kadar birbirinden 
ayrılmayacak bir şekilde yaratılmıştır. Dolayısıyla maddî âlemden zamansız ve 
gereksiz bir biçimde kopmak ve bedeninin ihtiyaçlarını hiçe saymak akıl kârı bir iş
değildir. Nefse tam hakimiyet ve kemâle ulaşabilmek için insan, bütün bir ömre, 

hem de günden güne giderek arınan bir ömre ihtiyacı olduğunu unutmamalıdır. 

Ayrıca insan az veya çok büyük ölçüde nihai başarıya götüren faktörlerin tamamını

dikkate almak zorundadır.” 
Bazıları aç kalmanın zararlı olduğu söylüyorlar. Aç kalmakla oruç tutmayı
karıştırmamalıdır. Bunlar çok farklı şeylerdir. Aç kalmak zararlı olabilir, fakat oruç 
tutmak faydalıdır. Çünkü, insan aç kalınca devamlı yiyecek beklentisi içinde olduğu 
için mideye devamlı salgı gelmektedir. Bu da zararlı olmlaktadır. Fakat, oruç tutan 
kimsede yemek beklentisi yoktur. Beyin biliyor ki iftara kadar yemek gelmeyecek. 
Bunun için beyinin emriyle salgı akmamaktadır. Salgı akmayınca da mide zarar 
görmemektedir.  
Pakistan’da yapılan araştırma 
Orucun fizyolojik fonksiyonlar üzerindeki etkisini tıbbî metodlarla labaratuarda 
inceleyen bir araştırma da Pakistan’da yapılmıştır. Bu araştırma “el-Muslimûn” 
dergisinde “Orucun İnsan Sağlığı Üzerindeki Etkileri” başlığı altında yayınlanmıştır. 
Söz konusu bu araştırma, oruçlu onüç kişi üzerinde yapılmış ve denekler arasında 
altı aylık hamile bir kadın da yer almıştır. Araştırmanın amacı, orucun insan 
vücudu üzerindeki tesirini öğrenmektir.  
Arada bir karşılaştırma yapabilmek için, aynı zamanda ve benzer şartlarda 
yirmiyedi yaşında, oruçsuz bir erkek üzerinde de benzer bir uygulama yapılmıştır. 
Araştırmada orucun ağırlık, sıcaklık, kan dolaşımı, vücuttaki temel hücrelerin 
oranı, sıvı maddelerindeki denkleşme, kan ve idrar üzerinde ne gibi kimyevî 
değişiklikler yaptağı incelenmiştir. 
Oruçlu oldukları zaman ile oruçlu olmadıkları zaman arasında bir 
karşılaştırma yapabilmek için, deneme ve incelemelere Ramazan’dan bir hafta 
önce başlanmıştır. Bu bir haftalık süre içinde tahlil edilmek üzere numuneler 
kahvaltıdan önce; Ramazan’da ise iftar vakti bir yudum su içildikten sonra 
alınmıştır. Bu işlem, Ramazan’ın birinci, onuncu ve sonuncu günlerinde tekrar 
edilmiştir. Bu araştırmanın neticeleri kısaca şöyle özetlenebilir: 
1) Orucun vücut ağırlığı üzerindeki ekilerini gösteren bulgular, oruçsuz 
deneğin kilosunda herhangi bir değişiklik olmadığını; oruçlulardan ikisi hariç, 
bunların kilolarında hafif bir düşüş olduğunu göstermiştir.  
2) Kan dolaşımına ait bulgular ise, orucun kan dolaşımı ve vücut sıcaklığında 
herhangi bir menfi etki yapmadığını göstermiştir. Hemoglobin üzerinde de 
herhangi bir etki yapmadığı ve normal bir şekilde devam ettiği anlaşılmıştır.  
3) Kandaki şeker oranını gösteren bulgulara göre ise, şeker nisbetinde 
apaçık bir düşme gözlenmiş ve bu oranın, oruçluların onunda %70 miligramdan 
daha az olduğu tesbit edilmiştir. Bunun normal olarak bir insanda müşahede edilen 
en düşük sınır olduğu belirtilmektedir. 
4) Sıvı maddelerde denkleşme bakımından oruçluların çoğunda, içtikleri 
suyun yeterli olduğu, oruçlu iken böbreklerin görevinde değişiklik olmadığı
anlaşılmıştır. 
Netice olarak bu tıbbî araştırma, orucun insan sağlığı üzerinde herhangi 
menfî bir etkisi bulunmadığını ispatlamıştır. Aksine müspet etkisi olduğu 
gözlenmiştir.  

Ülkemizde yapılan araştırmalar Yabancı ülkelerde yapılan sınırlı 

sayıdaki araştırmalar ve tecrübeler yanında 

ülkemizde de tıbbî metodlarla bir araştırma yapılmıştır. Bu araştırma Prof. Dr. 
Münip Yeğin ve arkadaşları tarafından yürütülmüş ve “İslamî Oruç Üzerinde 
Biyokimyasal Bir Araştırma” adıyla yayınlanmıştır. 
Bu geniş çaplı laboratuvar araştırmasında orucun biyoşimik kan tablosu 
incelenmiştir. Araştırmada sekiz uzman ve dört kişilik yardımcı kadro görev almış
ve Ramazan Ayı içerisinde, orucunu tam olarak tutan muhtelif meslek ve yaştan 
yüz kişi gönüllü olarak araştırmaya katılmıştır. Bir karşılaştırma yapabilmek için 
Ramazan’dan önce ve Ramazan’ın son haftasında kan alınarak; kanlardaki total 
protein, albümin, globulin, kan şekeri v.s. incelenmiştir. Detaylı analizlerle elde 
edilen bulgular rapor edildikten sonra, total açlık araştırmalarının sonuçları ile 
toplam yüz oruçlu üzerinde yapılan analiz sonuçları sonucu şöyle: 
1- Oruç tutanlarda bir fizyolojik açlık (yani hakiki açlık) tablosuna rastlanmadı. 
2- Yağ depolarının harekete geçirilmesi suretiyle lipit metabolizması fizyolojik 
sınırlar içinde süratlenmiştir. Bu sayede damar sertliğine sebep olan 
“ateroskleroz”un teşekkül etme ihtimali azalmaktadır. 
3- 20. Asrın aterosklerozu ve ona eşlik eden kolesterol yüksekliği, hiper 
tansiyon, angina pektoris, enfarktuslar ve bazı böbrek hastalıkları gibi, zenginlik ve 
refah hastalıklarına yakalanmamak için en mükemmel bir “tıbbî proslaksi” veya 
“sağlık kazanma egzersizi”dir. 
4- Oruçta insanın açlık hissi duyması, istediği her an yiyip içebilme 
alışkanlığının kişiye verdiği “psikolojik bir hadise”dir. Bu açlığa “psikolojik açlık” 
veya “yalancı açlık” da denilebilir. 
5- Oruç bazı nadir hastalıklar dışındaki durumlarda önemli bir “şifa 
vasıtası”dır. 
6- Oruç “açlık” olmadığına göre, sadece bir “total perhiz”den ibarettir. 
Araştırmacılar yapılan analizlerin istatistiki değerlendirmelerine dayanarak şu 
sonuca varmaktadırlar: “Oruç ile açlık vetiresinin tamamen birbirinden ayrı
vasıflara sahip oldukları tesbit edildi. Oruçta vücut depo yağlarının metabolizasyon 
kazanması sayesinde orucun asrımızın zenginlik ve refah hastalıkları için bir nevi 
“sağlık kazanma egzersizi” olduğu kanaatine varıldı”  (Psiko-sosyal açıdan oruç – 
Veysel Uysal – Diyanet Vakfı Yayınları) 
Üçüncü Bölüm  
MUBÂREK GÜNLER VE GECELER
Allahü teâlâ, kullarına çok acıdığı için, bazı gecelere kıymet vermiş, bu 
gecelerdeki, duâ ve tevbeleri kabûl edeceğini bildirmiştir. Kullarının çok ibâdet 
yapması, duâ ve tevbe etmeleri için bu geceleri sebep kılmıştır.  
Kıymetli geceye, kendinden sonra gelen günün ismi verilir. Önceki günü öğle 
namazı vaktinden, o gecenin fecrine kadar olan zamandır. Yalnız, Arefe ve üç 
kurban günlerinin geceleri böyle değildir. Bu dört gece, bu günleri takip eden 
gecelerdir.  
Bu geceleri ihyâ etmeli, yâni kazâ namazları kılmalı, Kur'ân-ı kerîm okumalı, 

duâ, tevbe etmeli, sadaka vermeli, müslümanları sevindirmeli, bunların 

sevaplarınıölülere de göndermelidir. Bu gecelere saygı göstermelidir. Saygı göstermek, 

günâh işlememek ve ibâdet etmekle olur.  
Mübarek günler ve geceler, Cenâb-ı Hakkın bu ümmete ihsanıdır. Geçmiş
ümmetlerin ömürleri uzundu. Beşyüz, binyıl yaşayan ümmetler vardı. Ömürleri 
uzun olduğu için elde ettikleri sevaplar da o oranda fazlaydı.  
Peygamber Efendimiz, ümmetinin ömrü kısa olduğu için sevapları da az 
olacak diye üzülüyordu. Allahü teâlâ, mübarek gün ve geceleri ihsan buyurarak, bu 
gecelerde verdiği kat kat fazla sevaplarla diğer ümmetlerden daha çok sevap 
kazanmalarına imkan verdi.   
Nitekim, Peygamberimiz geçmiş ümmetlerin işledikleri amelleri, aldıkları
sevapları anlatırken, Eshab-ı kiram hayret edip, “Biz bu kısa ömrümüzle bu 
sevaplara nasıl kavuşubiliriz?” diye üzüldüler. Bu anda, Cebrâil aleyhisselâm 
geylerek: 
“Ya Resullallah! Sen ve Eshâbın geçmiş ümmetlerin bin ay ibadet edip, bu 
müddet içinde göz açıp kapayacak kadar Allahü teâlâya isyanda bulunmadıklarına 
hayret ettiniz. Allahü teâlâ sana bundan hayırlısını indirdi. Kadir suresinde beyan 
olunun faziletler, sen ve Eshabının hayret ettiğiniz şeylerden üstündür.”  
Ayet-i kerimede bildirilen “Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır” müjdesine  
Resulullah ve Eshabı çok sevindiler.  
Müslümanların on mubarek gecesi vardır:  
1 – KADİR GECİSİ  
Ramazan-ı şerîf ayı içinde bulunan bir gecedir. İmâm-ı Şâfi’î  hazretleri 
onyedinci, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretleri, yirmiyedinci gecesi olması çok 
vâkı’ olur dedi. Yirmi ile otuzuncu geceleri arasında arayınız denildi. Kur’ân-ı
kerîmde medhedilen en kıymetli gecedir. Kur’ân-ı kerîm, Resûlullaha bu gece 
gelmeğe başladı. 
Ayların içinde, Receb, Şa'ban ve Ramazan ayları diğerlerinden daha 
fazîletlidir. Bu ayların içinde de, bazı geceler ve günler, diğerlerine göre daha 
fazîletlidir. Receb ve Şa'bân ayındaki günler, geceler bellidir. Ramazan-ı şerîfin 
içinde gizlenmiş olan Kadir Gecesi ise, kesin olarak bildirilmemiştir. Ramazan-ı
şerîfin başından sonuna kadar, herhangi bir gecede olabileceği, hadîs-i şerîflerle 
bildirilmiştir. Âlimlerimiz buyurdu ki: 
“Allahü teâlâ, beş şeyi beş şey içinde gizlemiştir. Rızâsını tâ'atta, gazabını
günahlarda, kıymetli olan orta namazı beş vakit namaz içinde, evliyâsını insanlar 
içinde, Kadir Gecesini de Ramazan ayında gizlemiştir.”  
Bir kimse, Peygamber efendimize gelerek, Kadir Gecesi'nin ne zaman 
olduğunu suâl etti. Resûlullah efendimiz, cevaben buyurdu ki: “Ramazanın birinci 
gecesi idi, geçti.”  
Bir seferinde de hazret-i Âişe vâlidemiz Peygamber efendimizden Kadir 
Gecesi'nin ne zaman olduğunu suâl etti. O zaman da Resûlullah efendimiz 
buyurdu ki:”On üçüncü gece idi geçti.”  
Değişik zamanlarda Kadir Gecesi'nin vakti ile alâkalı sorulan suâllere, 
Peygamber efendimiz, değişik cevaplar vermiştir. İslâm âlimlerinden bazısı, hadîs-i 
şerîflerdeki bildirilen değişik zamanlar sebebi ile, Kadir Gecesi'ni, Ramazan-ı
şerîfin başından i'tibâren aramak lâzım olduğunu bildirmişler ve bunun için de 

mümkün olduğu kadar her geceyi ihyâ etmeye çalışmalıdır, buyurmuşlardır. Kadir 

Gecesi, çok kıymetli bir gecedir. Böyle kıymetli bir gecenin fazîletinden mahrûm 

kalmamak için, Ramazan-ı şerîfin her gecesini ibâdetle, tevbe etmekle, Kur'ân-ı
kerîm okumakla ihyâ etmeye çalışmalıdır.  
Kadir Gecesi'nin fazileti hakkında hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:  
“Kabirde aydınlık istersen, Kadir Gecesi'nin karanlığında ibâdet eyle!” 
“Kadir Gecesi'ni ihyâ edene, bir saatlik sevap olarak, yüz senelik ibâdet 
sevabı verilir.”  
“Allahü teâlâ: ‘İzzet ve Celâlime yemin ederim ki, Kadir Gecesi'ni ihyâ 
edenin günahlarını bağışlarım. Kıyâmette suâl sormam. Onu Cehennem 
ateşinde yakmam.’ buyurdu.”  
Mübârek ayların, gecelerin, günlerin kıymetini bilmeli, böyle zamanlarda, çok 
tevbe istigfâr etmeli, ağlamalı, affolunmak için yalvarmalıdır. Herkes kendi hâline 
göre bir miktar ibâdet etse, o geceyi ihyâ etmiş sayılır. 
Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için hiçbir tâ'ati küçük görmemelidir. 
Gazabı, günahlar içinde saklı olduğu için, hiçbir günahı küçük görüp işlememelidir. 
Orta namazı kaçırmamak için beş vakit namazı vaktinde kılmalıdır. Evliyâsı
insanlar arasında gizli olduğu için herkese iyi muâmele etmelidir. 
Kadir gecesinin rastladığı geceleri ihyâ etmek de çok kıymetlidir. Hadîs-i 
şerîfte buyuruldu ki: “Kadir gecesine rastlamış bir geceyi ihyâ eden, Kadir 
gecesini ihyâ etmiş gibidir.”  
Bu hadîs-i şerîfe göre, Ramazan-ı şerîfin yirmiyedinci gecesini, Kadir 
gecesine daha önce çok tesadüf etmiş olduğu için ihyâ eden büyük sevâba 
kavuşur. 
Kadir gecesi hakkında İmam-ı a'zam, yirmi ilâ otuzuncu geceleri arasında 
aranması da bildirilmiştir. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:  
“Kadir gecesi Ramazanın 21, 23, 25, 27 29'uncu tek geceleri veya son 
gecesidir.”  
“Ramazan-ı şerîfin yirmiyedinci gecesini ihyâ edenin Cennete girmesine 
ben kefilim.” 
“Ramazan-ı şerîf ayının yirmi yedinci gecesini ihyâ edenin, amel 
defterine yirmiyedibin senelik ibâdet sevâbı yazılır. Cennette ona 
yirmiyedibin köşk yapılır. Her köşk, hatırdan hayâlden geçmediği şekildedir.”  
Kadir gecesinin alâmetleri hakkında hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “O gece ne 
soğuk, ne sıcak olur. Sabah güneş doğunca, sisli olmaz, tatlı ve hoş bir hava olur. 
Fırtına olmaz.”  
Bazı âlimler, Kadir gecesinde köpek sesinin duyulmadığını, ertesi günü 
güneşin şuasız doğduğunu, Kadir gecesinin gününün de fazilette gecesi gibi 
olduğunu bildirmişlerdir. Hadîs-i şerîte “Allahü teâlâ katında en sevgili gece, 
Kadir gecesidir.” Buyuruldu.  
Bu gecede okunacak duâ   
Peygamber efendimiz, Âişe vâlidemize, Kadir gecesinde şu duâyı okumasını
bildirmiştir: 
 “Allahümme inneke afüvvün tühıbbül afve fa'fu annî.”  

Bu gece çok kelime-i tevhid okumalıdır. Hadis-i şerifte; “Kadir gecesinde üç defa

 lâilâhe illallah diyenin, birincisinde bütün 

günahları affolur. İkincisinde Cehennemden kurtulur. Üçüncüsünde Cennete 
girer.” buyuruldu. 
2- AREFE GECESİ   
Arefe günü ile Kurban bayramının birinci günü arasındaki gecedir. Zil-hicce 
ayının dokuzuncu ve onuncu günleri arasındaki gecedir. 
Zilhicce ayının ilk on gününü ibâdetle geçirmenin fazîleti hadîs-i şerîflerle 
haber verilmiştir. İlk dokuz gün oruç tutmanın sevAbı da yine hadîs-i şerîflerle 
bildirilmiştir. Zilhicce ayının sekiz ve dokuzuncu günlerinin, diğer günlerden ayrı bir 
değeri, kıymeti vardır. Zilhicce ayının sekizinci gününe Terviye günü denir. 
Arefe'den önceki gündür. 
Terviye günü, hacılar Mekke'den Mina'ya çıkar. "Terviye" denmesinin 
sebebi, hacıların o gün Zemzem suyundan çok içip kanmalarından dolayıdır. 
Bazıları, o güne terviye denmesi, terviyenin düşünme, tefekkür manâsına 
gelmesindendir, demişlerdir. Çünkü, İbrâhim aleyhisselâm zilhicce ayının sekizinci 
gecesi, rü'yâsında oğlu İsmâil aleyhisselâmı kurban ederken görünce, bu rü'yâ 
şeytânî midir, rahmânî midir diye o günü düşünceyle, tefekkürle geçirdi. 
Terviye gününü oruçla geçirmenin; ibâdet yapmanın, günâhlardan 
sakınmanın sevâbı büyüktür. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Allahü teâlâ, ibâdetler içinde, Zilhiccenin ilk on gününde yapılanları
daha çok sever. Gecelerinde kılınan namaz, Kadir gecesinde kılınan namaz 
gibidir. Bu günlerde çok tesbîh, tehlîl tekbîr ediniz!” 
“Bir müslüman, Terviye günü oruç tutar ve günâh olan söz söylemezse, 
Allahü teâlâ, onu elbette Cennete sokar.” 
Arefe Günü 
Arafe gününün de fazîletleri hadîs-i şerîflerle haber verilmiş, o günde yapılan 
ibâdetlere, tutulan oruçlara kat kat sevâb verileceği bildirilmiştir.  
Arafe gününe hürmet etmek, saygı göstermek lâzımdır. Bu ise, haram 
işlememek ve ibâdet yapmakla olur. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Arefe gününe hürmet ediniz! Çünkü Arefe, Allahü teâlânın kıymet 
verdiği bir gündür.” 
“Arefe günü oruç tutanların iki senelik günâhları affolunur. Biri, geçmiş
senenin, diğeri, gelecek senenin günâhıdır.” 
“Arefe günü bin İhlâs okuyanın bütün günâhları affolur ve her duâsı
kabûl olur. Hepsini Besmele ile okumalıdır.” 
Arefe gecesini ibâdetle geçirenlerin Cehennemden âzâd olduğu haber 
verilmiştir. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Arefe gecesi ibâdet edenler, Cehennemden âzâd olur.” 
“Rahmet kapıları dört gece açılır. O gecelerde yapılan duâ, tevbe 
reddolunmaz. Fıtr bayramının ve Kurban bayramının birinci geceleri, 
Şa'bânın onbeşinci gecesi ve Arefe gecesi.” 
Arefe günü ve gecesini, Kurban Bayramı gecelerini fırsat, ganîmet bilmelidir. 
Kurban Bayramı geceleri, Kurban bayramının birinci, ikinci ve üçüncü günlerinden 

sonraki gecelerdir. Bu üç güne Eyyâm-ı nahr denir. Bugün ve gecelerde, 

kandil gecelerindeki gibi, kazâ namazı kılmalı, tevbe 

etmeli, Kur'ân-ı kerîm okumalı ve çok yalvarıp duâ etmelidir. Bu geceleri ihyâ 
etmeli, gâfil olmamalıdır. Gecenin bir saatini ihyâ etmek yâni ibâdetle geçirmek, 
bütün geceyi ihyâ etmek demektir. 
Terviye ve Arefe günü oruç tutacak olanlar, kazâ borçları varsa, kaza 
orucuna niyet etmelidir. Nâfile ibâdete verilen sevâb, farz ibâdete verilen sevâb 
yanında damla bile değildir. Borcu olmayan, nâfile olarak orucunu tutar. 
Okunanacak duâ: 
Arefe günü her birine besme çekerek bin ihlâs ( Kulhüvallah ) okuyanın 
bütün günühlarının affolacağı hadis-i şerifte bildirildi. 
3 - FITR (RAMAZAN) BAYRAMI GECESİ:  
Ramazân-ı şerîf ayının son günü ile bayramın birinci günü arasındaki 
gecedir. 
Şevval ayının birinci günü fıtır yâni Ramazan bayramının birinci günüdür. Iyd, 
bayram demektir. Her yıl, müslümanların sevinci, sürûru avdet ettiği, tekrar geldiği 
için, bu sevinçli günlere “Iyd” denildi. 
Bayram günü, karşılaştığı mü'minlere güler yüzle selâm vermek, fakirlere çok 
sadaka vermek, İslâmiyete doğru olarak hizmet edenlere yardım etmek, dargınları
barıştırmak, akrabayı, din kardeşlerini ziyaret etmek, onlara hediye götürmek 
sünnettir. 
Bu geceyi ihyâ edenlerin büyük saâdete kavuşacağı bildirilmiştir. Hadîs-i 
şerîfte rahmet kapılarının dört gece açıldığı, bu gecelerde yapılan duâ ve 
tevbelerin reddedilmediği bildirilmiştir. Bu gecelerden birisi de Ramazan bayramı
gecesidir. 
Yüce Peygamberimiz buyuruyor: 
“Ramazan Bayramı günü melekler yolların kenarında durarak bayram 
namazına gidenlere şu müjdeyi verirler: Ey mü'minler topluluğu, size 
mükâfatlar, hayırlar ve bol bol ni'metler verecek olan Kerem ve İhsân sahibi 
Rabbinizden isteyiniz. Zîrâ O, size geceleri ihyâ etmenizi emretti, siz yaptınız. 
O size gündüz oruç tutmanızı emretti, siz tuttunuz. O size Rabbinize itaat 
etmenizi emretti, siz de itaat ettiniz. Öyle ise bahşişinizi, mükâfatınızı alınız. 
Namazdan sonra bir melek de şöyle nidâ eder: Biliniz ey mü'minler bugün 
şüphesiz mükâfat günüdür, günâhlardan kurtuluş günüdür ve ayıplardan 
temizlenme günüdür.” 
Ömer bin Abdülaziz hazretleri buyurdu ki: 
“Senede dört geceye dikkat edip, ibâdetle geçirmek lâzımdır. Allahü teâlâ o 
gecelerde rahmetini saçar. Bu geceler, Recebin ilk cum'a gecesi, Şa'banın 
onbeşinci gecesi, Ramazanın yirmi yedinci gecesi ve Ramazan bayramı
gecesidir.” 
Hazret-i Ali yılda dört geceyi tamamen ibâdetle geçirirdi. 
Bu geceler, Receb-i şerîfin ilk gecesi, Ramazan bayramı ve Kurban bayramı
geceleri ve Şa'bân-ı şerîfin onbeşinci gecesidir 
Bayram günü, akrabayı, dostları ziyaret etmeli, bayramlarını tebrik etmelidir. 
Çocuklar sevindirilmelidir. Bilhassa, yetim, kimsesiz çocuklar, aranıp bulunmalı, 
bayram sevincinden mahrum bırakılmamalıdır. Öksüzün bayram sevinci 
Bir bayram günü Peygamber efendimiz evinden çıkmış, mescide gidiyordu. 
Yolda bayram sevinci içinde oynayan çocuklara rastladı. 
Hepsi bayramlık yeni elbiseler giymiş, sevinç içinde sağa sola koşuyorlardı. 
İçlerinde zayıf ve çelimsiz bir çocuk vardı. Eski ve yırtık elbiseleri içinde melûl ve 
mahzûn bir kenara çekilmiş, neş'e ve sevinç içinde oynayan çocuklara bakıyordu. 
Peygamber efendimiz bu çocuğa buyurdu ki:  
- Yavrum, niye arkadaşlarınla gülüp oynamıyorsun da bir kenara 
çekilmiş böyle duruyorsun? 
Çocuk, Peygamber efendimizi tanıyamamıştı. Dedi ki:  
- Ben hem öksüzüm, hem de yetimim. Babam, şehîd oldu. Annem başka 
biriyle evlendi. 
Peygamber efendimiz çocuğun şefkatle elinden tuttu. Sevgiyle saçlarını
okşadı. 
- Yavrum, Peygamber efendimiz baban, Aişe'nin annen, torunları Hasan 
ile Hüseyin'in de kadeşin olmasını ister misin? 
Yetim yavru, karşısındaki şefkat dolu, nûr yüzlü insanın Peygamber 
efendimiz olduğunu anlayınca sevinçle dedi ki:  
- Yâ Resûlallah, nasıl istemem? 
Efendimiz çocuğun elinden tutarak evine götürdü. Yedirip, içirip, yeni 
elbiseler giydirdi. Çocuklar onu tanıyıp etrafına toplandılar. Durumundaki 
değişikliği görüp sordular:  
- Nedir sendeki bu hâl? 
Yetim çocuk başından geçenleri anlattı. Diğer çocuklar, bu yetim yavrunun 
hazret-i Peygamber tarafından evlâtlığa alındığını duyunca: "Keşke bizim 
babalarımız da, o savaşta şehîd düşselerdi de bizi de Peygamber efendimiz 
evlâtlığa alsaydı." dediler. 
Bayram Namazı  
Bayram namazı iki rek'attir. Cemâ'atle kılınır, yalnız kılınmaz. Birinci rek'atte 
Sübhânekeden sonra eller üç defa kulaklara kaldırılıp her defasında tekbir getirilir 
ve iki yana uzatılır. Üçüncüsünde, göbek altına bağlanır. Sonra Fâtiha ve zamm-ı
sûre okunup rükü' ve secdeler yapılır. Ayağa kalkılarak, ikinci rek'atte Fâtiha ve 
zamm-ı sûre okunduktan sonra, iki el yine üç kere kulaklara götürülür ve her 
defasında tekbîr getirilir. Üçüncüde de, eller yana salınır. Dördüncü tekbîrde, eller 
kaldırılmayıp, rükü'a eğilinir. Secdeler yapılır ve oturulup Ettehiyyâtü ve salevât 
duâlarından sonra selam verilir. 
Ramazan bayramında, erken kalkmak, namazdan önce tatlı, hurma veya 
şeker yemek, gusul abdesti almak, misvak kullanmak, yeni ve temiz elbise giymek, 
fıtrayı namazdan önce vermek, câmiye giderken yolda, yavaş yavaş tekbîr 
okumak, güzel koku sürünmek, sevindiğini belli etmek müstehapdır. 
Niçin bayram denilmiştir?  
İmâm-ı Gazâlî hazretleri, bayram denilmesinin sebeplerini şöyle 
açıklamaktadır: 1- Mü'minler, Ramazan Bayramında, Allahü teâlânın farz kıldığı Ramazan 
orucunu tutabildikleri için çok sevinirler, bunu bayram kabûl ederler. 
2- Bayramlar her sene tekrar geliyor. Bu sevinçli gün tekrarlandığı için 
bayram denilmiştir. 
3- Bayramda Allahın ihsânı bol oluyor. Bol bol ihsâna kavuşulduğu için 
bayram denilmiştir. 
4- Bayram günü gelince sevinç ve neşe de geliyor. Üzüntüler unutuluyor. 
Bunun için bayram denilmiştir. 
Allahü teâlâ, Cenneti Ramazan Bayramı günü yarattı. Tûbâ ağacını o gün 
dikti. Cebrâil aleyhisselâmı o gün vahiy elçiliğine seçti. 
Peygamber efendimiz buyurdu ki: 
“Kim, bayram gecesini, o günün şuuruna ererek ihyâ ederse, kalblerin 
öldüğü gün onun kalbi ölmez.” 
Bayram günü sabah vakti olduğu zaman, Allahü teâlâ meleklere emreder. 
Onlar yeryüzüne inerler. Sokak başlarını tutarlar. İnsanlar ve cinlerden başka 
bütün mahlûkatın duyacağı bir sesle nidâ ederler. Derler: 
- Ey ümmet-i Muhammed, kalkın! Büyük ihsânlarda bulunuyor, çok günâhlar 
affediyor. 
Mü'minler bayram namazı kılmak üzere câmilere ve mescidlere toplandıkları
zaman Allahü teâlâ meleklere hitap eder: 
- İşçi çalışınca karşılığı nedir? 
Melekler derler: 
- Ücretinin ödenmesidir! 
Şânı yüce olan Allah buyurur: 
- Sizi şahit tutuyorum. Ben onlara sevâb olarak rızâmı ve magfiretimi verdim. 
Hazret-i Ali bir kalabalığı eğlence içinde görüp, böyle eğlenip 
neşelenmelerinin sebebini sorduğunda onlar, "Bugün bayramımızdır" dediler. 
Bunun üzerine hazret-i Ali de; "Günâh işlemediğimiz günler de bizim 
bayramımızdır" buyurdu. 
Yine Müslüman rûhunu teslim (vefât) edeceği zaman rahmet meleklerini, 
Cennetteki ni'metleri görünce, onları görmenin zevkiyle can verme vakti de 
Müslümanın bayramı olduğu bildirilmiştir. 
İslâmiyette bayramlar ikidir 
Bayram günleri, günahların affedildiği, birlik ve berâberlik duygularının 
pekiştirildiği, yoksulların sevindirildiği günlerdir. 
Çok eskilerden beri her kavim, yılın ba'zı günlerine önem vermiş, bunu çeşitli 
şekillerde kutlamıştır. Dînî ve millî bakımdan önemi olan, milletçe her sene 
kutlanan bu günlere, çeşitli isimler verilmiştir. 
İslâmiyetten sonra bayram ma'nâsına gelen "ıyd" kullanılmıştır. Her yıl 
Müslümanların sevinçli, neşeli günleri tekrar geldiği için böyle günlere ıyd, ya'nî 
"Bayram" denilmiştir. 
İslâmiyetten önce Türk kavimler, devletler kendi inanç, örf ve âdetlerine göre 
belli günleri kendileri için kutsal kabûl etmişler ve bu günleri çeşitli merâsimlerle 
kutlamışlardır. Dede Korkut Hikâyelerinde, hanların başa geçmelerini, doğum ve zaferlerini 
kutlamak için toplandıkları, şölenler tertip ettikleri, ölümleri için yuğ, yanî yas 
merâsimi yaptıkları bilinmektedir. 
Türkler müslüman olunca bu eski âdetlerini terk ettiler. Osmanlı Devletinde 
Ramazan ve Kurban bayramlarında yapılan merâsim şöyle olurdu: Pâdişâh 
bayram sabahı ba'zan Hırka-i Şerîf dâiresinde ve ba'zan da saray mescidinde 
sabah namazını cemâ'atle kılar ve sonra has odaya gelirdi. Bundan sonra Bayram 
namazına gidiş hazırlıkları başlardı. Pâdişâh tahtına gelip, oturmadan önce, 
akrabâ ve yakınlarına hil'atlar giydirip tahtın sol tarafında bekletilirdi. Bunların 
arkasında devlet erkânı rütbelerine göre dururlardı. 
Pâdişâh bayram namazı için kalktığında sadrâzam sağında ve bâbüssaâde 
ağası solunda olduğu hâlde büyük bir alayla yola çıkılırdı. Bayram namazı
genellikle Sultan Ahmet ve ba'zan da Ayasofya Câmiinde kılınırdı. 
Bayram namazından sonra sadrazâm, vezirler ve diğerleri dışarı çıkıp 
pâdişâhı beklerler ve sonra alayla kubbe-i hümâyûna kadar gelirlerdi. Burada 
bayramlaşma merâsimini Bâbıâlî teşrîfat kalemi idâre ederdi. Herkes yerini 
aldıktan sonra, pâdişâh, "Aleyke avnullah" ve "Mağrûr olma pâdişâhım, senden 
büyük Allah var" sesleri arasında tahta oturur ve bu esnâda mehterân bölüğü 
tarafından hünkâr marşı çalınırdı. Bu merâsim, son zamanlarda umûmiyetle 
Dolmabahçe Sarayı muâyede (bayramlaşma) salonunda yapılırdı
Dinimize göre, bayram ikidir. Birincisi, arabî aylardan Şevvâl ayının birinci 
günü Ramazan bayramı, ikincisi, Zilhicce ayının onuncu günü Kurban bayramıdır. 
Ramazan bayramı, üç gün, Kurban bayramı ise dört gündür. 
Peygamber efendimiz Medîne'ye hicret edince, Medînelilerin câhiliye 
âdetlerinden kalma bayramları kutladıklarını görünce onları ikaz etti; “Allahü teâlâ 
size onlardan daha hayırlı iki bayram (Ramazan ve Kurban Bayramı) ihsân 
etti” buyurdu. 
Müslümanlar bayram günlerine ayrı bir önem verirler. Zîrâ bu günler, 
günâhların affedildiği, birlik ve berâberlik duygularının pekiştirildiği, yoksulların 
sevindirildiği günler olması bakımından sevinç ve neşe kaynağıdır.  
Bayram günleri, günâhların affedildiği, rahmet kapılarının açıldığı günlerdir. 
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Rahmet kapıları dört gece açılır. O gecelerde 
yapılan duâ, tövbe reddolmaz. Fıtr (Ramazan) ve Kurban bayramının birinci 
geceleri, Şâban ayının on beşinci (Berât) gecesi ve arefe gecesi.” 
Ayrıca İslâm büyükleri, bir müslümanın Allahü teâlânın emirlerine uyup, 
yasaklarından sakınarak, günâh işlemeden, harâm lokma yemeden geçirdiği 
günleri de bayram kabûl etmişlerdir. 
Peygamber efendimizin ilk kıldığı Bayram namazı, Ramazan Bayram 
namazıdır. 
Ebû Hüreyre hazretlerinin bildirdiği bir hadîs-i şerîf şöyledir: 
“Bayramlarınızı Tekbîr ile zinetlendiriniz, süsleyiniz.” 
Okunacak duâ 
Başka bir hadîs-i şerîfte de Peygamber efendimiz buyurdu ki: 
“Kim, Bayram günü, üçyüz defa "Sübhânallahi ve bi-hamdihi" der ve 
bunu müslümanların mevtâlarına hediye ederse, her kabre bin nûr girer. O 
kişi öldüğü zaman Allahü teâlâ o kişinin bin nûrunu da kabrine getirir.”  Şevvâl ayında oruç tutmanın sevabı          
Ramazan-ı şerîf orucunu tutup, Şevvâl ayında da altı gün oruç tutanlar, 
senenin tamamını oruç tutmuş gibi olur. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: 
“Ramazan orucunu tutup, Şevvâl ayında da altı gün oruç tutan, bir yıl 
oruç tutmuş gibi olur.” 
Kur'ân-ı kerîmde, “Bir sevâb işleyene en az on sevâb verilir” 
buyurulmaktadır. 
Bunun için Ramazan-ı şerîfteki otuz gün tutulan oruca karşılık üçyüz, Şevvâl 
ayındaki altı gün oruca da, altmış gün sevâb yazılacağından üçyüzaltmış gün oruç 
tutulmuş gibi olur. Böylece bütün sene oruçlu geçmiş sayılır. (Hicrî sene 354 
gündür.) 
Ramazan-ı şerîften sonra, Şevvâl ayında tutulan oruçlar sayesinde insan 
günâh kirlerinden temizlenir. 
Şevvâl ayında oruç tutmak isteyenin, pazartesi ve perşembe günlerinde 
tutması da münâsip olur. Çünkü pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmak 
sünnettir. Oruç kazâsı olanların da bu günlerde tutmaları iyi olur. 
Ramazan orucunun eksikliklerini tamamlar 
Alîyy-ül-Havvâs hazretleri buyurdu ki:   
"Şevvâl ayında tutulan bu altı günlük oruca da, Ramazan-ı şerîfteki saygıyı
göstermelidir. Çünkü, Şevvâl ayında tutulan oruçlar, Ramazan ayındaki oruçların 
eksikliklerini tamir durumundadır." 
Şevvâl ayında olsun, diğer mübârek gün ve aylarda olsun tutulan oruçlar hep 
nâfiledir. Ya'nî farz oruç gibi değildir. Sevâbı ne kadar çok olursa olsun, nâfile 
oruçların hiçbiri, farz ile kıyâslanamaz. Farz borcu olanın nâfilelerine sevâb 
verilmeyeceği bildirilmiştir. 
Bunun için üzerinde oruç kazâsı olanlar, Şevvâl ayında ve diğer mübârek 
günlerde tuttukları oruçlara niyyet ederken, kazâya kalan oruca niyyet etmelidir. 
Böylece hem kazâsı ödenmiş, hem de o mübârek günlerde oruç tutup, va'dedilen 
sevâba kavuşmuş olur. 
Şunu unutmamalıdır ki, farz olan bir ibâdet, bir özürden dolayı vaktinde 
yapılamamış ise, bunu sonra, ilk fırsatta kazâ etmelidir. 
4 - KURBAN BAYRAMI GECELERİ:  
Kurban bayramının birinci, ikinci ve üçüncü günlerinden sonraki gecelerdir. 
Bu üç güne “Eyyâm-i nahr” denir. Arefe günü ve gecesini, Kurban Bayramı
gecelerini fırsat, ganîmet bilmelidir.  
Bugün ve gecelerde, kandil gecelerindeki gibi, kazA namazı kılmalı, tevbe 
etmeli, Kur'ân-ı kerîm okumalı ve çok yalvarıp duâ etmelidir. Bu geceleri ihyâ 
etmeli, gâfil olmamalıdır. Gecenin bir saatini ihyâ etmek yâni ibâdetle geçirmek, 
bütün geceyi ihyâ etmek demektir. 
Hazret-i Ali yılda dört geceyi tamamen ibâdetle geçirirdi. 
Bu geceler, Receb-i şerîfin ilk gecesi, Ramazan bayramı ve Kurban bayramı
geceleri ve Şa'bân-ı şerîfin onbeşinci gecesidir 
Bayram günleri, günâhların affedildiği, rahmet kapılarının açıldığı günlerdir. 

Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Rahmet kapıları dört gece açılır. O gecelerde yapılan 

duâ, tövbe reddolmaz. Fıtr (Ramazan) ve Kurban bayramının birinci 

geceleri, Şâban ayının on beşinci (Berât) gecesi ve arefe gecesi.” 
Resûlullah efendimiz, iki kurban keserdi. Biri kendisi için, biri de ümmeti için 
idi. Resûlullah için de kurban kesmek müstehabdır ve çok sevâbdır. 
Kurban kesen, kendini Cehennemden âzâd etmiş olur. Bir hadîs-i şerîfte 
“Hasîslerin en kötüsü, (kesmesi vâcib olduğu hâlde) kurban kesmiyendir”
buyuruldu. 
Bayram kurbanından başka bir de nezir (adak) kurbanı vardır. Filan işim 
olursa, Allah rızâsı için bir kurban keseceğim diyen kimse, isteği yerine gelince 
bunu ilk kurban bayramında kesmesi vâcib olur. Adak yaparken kurban kelimesini 
söylemeyip de, filan işim olursa, Allah rızâsı için bir koç keseceğim diyen, dileği 
hasıl olunca, bayramı beklemeden kesebilir. Kurban kelimesi geçtiğinde mutlaka 
kurban bayramında kesmesi lâzımdır. 
Seferî olanın ve nezri olmayıp kurban niyeti ile almayan fakîrin bayramda 
kurban kesmeleri şart değildir. Keserlerse çok sevâb olur. Kurban hayvanını
fakîrlere veya hayır, yardım cemiyetlerine diri olarak sadaka vermek kurban olmaz. 
Kesmek, kan akıtmak şarttır. 
“Bu da bizim bayramımızdır”  
Bayram günleri sevinmek, neşelenmek lâzımdır. Hazret-i Ebû Bekr, kızı
hazret-i Âişe vâlidemizin evine gidince, iki câriyenin tef çalıp oynadıklarını gördü. 
Ensâr-ı kirâmın kahramanlıklarını övüyor, destan söylüyorlardı. Hazret-i Ebû Bekr, 
Resûlullahın evinde böyle şey yapılmasının uygun olmıyacağını bildirerek onların 
susmalarını söyledi. Peygamber efendimiz, “Yâ Ebâ Bekr, onlara mâni olma! 
Her kavmin bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır. Bayram sevinç 
günleridir.” buyurdu.  
Müslümanı sevindirmek çok sevaptır. Bayramlar, müslümanların birbirini 
sevindirmesine birer vesîledir. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Allahü teâlânın en çok sevdiği amellerden biri, mü'mini sevindirmek, 
üzüntüsünü gidermek, borcunu ödemek, yâhut aç iken onu doyurmaktır.” 
“Bir mü'mini sevindireni, Allahü teâlâ da Kıyâmette sevindirir.” 
Bayram günleri şunları yapmak sünnettir: 
Erken kalkmak, gusl abdesti almak, misvâk ile dişleri temizlemek, güzel koku 
sürünmek, yeni ve temiz elbise giymek, sevindiğini belli etmek, kurban kesen, o 
gün ilk olarak kurban eti yemek. Sabah namazını mahalle mescidinde kılıp, 
bayram namazı için, büyük câmiye gitmek. O gün yüzük takmak. Câmiye erken ve 
yürüyerek gitmek. Bayram tekbîrlerini, Kurban bayramında açıktan söylemek. 

Dönüşte, başka yoldan gelmek. Çünkü, ibâdet yapılan yerler ve ibâdet için gidipgelinen 

yollar, Kıyâmet günü şehâdet edeceklerdir. Mü'minleri güler yüzle ve 

“Selâmün aleyküm” diyerek karşılamak. Fakîrlere çok sadaka vermek, İslâmiyyeti 
doğru olarak yaymak için çalışanlara yardım etmek. Dargın olanları barıştırmak, 
akrabayı ve din kardeşlerini ziyâret etmek. Onlara hediyye götürmek de sünnettir. 
Erkeklerin kabirleri ziyâret etmeleri de sünnettir. 
Bayram Namazı
Bayram namazı iki rek'attir. Cemâ'atle kılınır, yalnız kılınmaz. Birinci rek'atte 

Sübhâneke'den sonra eller üç defa kulaklara kaldırılıp, her defasında tekbir getirilir 

ve iki yana uzatılır, üçüncüsünde, göbek altına bağlanır. Sonra Fâtiha ve zamm-ı

sûre okunup rükû' ve secdeler yapılır. Ayağa kalkılarak, ikinci rek'atte Fâtiha ve 
zamm-ı sûre okunduktan sonra, iki el yine üç kere kulaklara götürülür ve her 
defasında tekbîr getirilir. Üçüncüde de, eller yana salınır. Dördüncü tekbîrde, eller 
kaldırılmayıp, rükû'a eğilinir. Secdeler yapılır ve oturulup Ettehiyyâtü ve salevât 
duâlarından sonra selâm verilir. 
Teşrîk Tekbîrleri 
Arefe günü, yâni Kurban bayramından önceki gün sabâh namazından, 
dördüncü günü ikindi namazına kadar, yirmiüç vakitte hâcıların ve hacca 
gitmiyenlerin, erkek kadın herkesin, cemâ'at ile kılsın, yalnız kılsın, farz namazda 
veya bu bayramdaki farzlardan birini, yine bu bayram günlerinden birinde kazâ 
edince, selâm verir vermez, “Allahümme entesselâm...” demeden evvel, bir kere 
“Tekbîr-i teşrîk” okuması vâcibdir. “Allahü ekber, Allahü ekber. Lâ ilâhe illallah. 
Vallahü ekber, Allahü ekber ve lillahil-hamd” denir. Cum'a namazlarından 
sonra da okunur. Bayram namazından sonra okumak müstehabdır. Cenâze 
namazından sonra okunmaz. Câmiden çıktıktan veya konuştuktan sonra okumak 
lâzım değildir. İmâm, tekbîri unutursa, cemâ'at terk etmez. Erkekler yüksek sesle 
okuyabilir. 
İsmail aleyhisselâm ve kurban  
İbrâhim aleyhisselâm ateşten kurtulunca,  
- Yâ Rabbî! Bana sâlihlerden bir çocuk ihsân buyur, diye duâ etti. 
Allahü teâlâ ona hazret-i İsmâil'i müjdeledi. Âyet-i kerîmede meâlen:  
- Biz de ona halîm bir oğul müjdeledik, buyuruldu. 
İsmâil aleyhisselâmın doğumundan sonra, Allahü teâlânın emri ile, İsmâil 
aleyhisselâmı ve annesi Hâcer vâlidemizi Mekke'ye bırakıp Şam'a döndü. Zaman 
zaman gider, onları Mekke'de ziyâret ederdi. 
Yüzünde, Muhammed aleyhisselâmın temiz babalardan temiz ve afîf analara 
geçip gelen nûru parlayan hazret-i İsmâil çok güzeldi. Bu sebepten İbrâhim 
aleyhisselâmın, oğlu İsmâil'e karşı muhabbeti fazla idi.  
İsmâil aleyhisselâm yedi yaşında iken birgün İbrâhim aleyhisselâm ibâdet 
ettiği mihrâbda, bu muhabbet içinde uyudu. Rü'yâsında oğlu İsmâil ile otururken, 
bir melek gelip:  
- Ben, Allahü teâlânın elçisiyim. Allahü teâlâ, bu oğlunu kurban etmeni istiyor, 
dedi.  
İbrâhim aleyhisselâm korku ile uyandı. "Rü'yâ Rahmânî midir, yoksa şeytânî 
midir?" diye tereddüt etti. O gün hep bu rü'yâyı düşündü. Onun için bugüne 
Terviye denildi. İkinci gece aynı rü'yâyı gördü. Rahmânî olduğunu anladı. Bu güne 
Arefe denildi. Üçüncü gece yine aynı rü'yâyı gördü. Artık Hak teâlânın emri 
olduğuna şüphesi kalmadı. Hanımı Hâcer'in yanına geldi:  
- Ey Hâcer, benim gözümün nûru oğlum İsmâil'i yıka, en iyi elbisesini giydir, 
saçını tara, onu dostuma götüreceğim, dedi. 
Sonra; hazret-i İsmâil'e dedi ki: 
- Yanına iple bıçak al!  
- Bunları ne yapacağız baba? 
- Allah rızâsı için kurban keseriz, cevâbını verdi.  Yolda giderken, hazret-i İsmâil, babasına sordu: 
- Nereye gidiyoruz? 
- Dostuma. 
- Evi nerededir? 
- O, evden ve mekândan münezzehtir. Yer ve gök O'nun mülküdür. 
- Babacağım! O bizimle oturup yemek yer mi?"  
- O yemekten ve içmekten de münezzehtir. 
O sırada şeytân, bir fırsatını bulup, yaşlı bir adam kıyâfetinde hazret-i 
İbrâhim'in hanımı Hâcer'in yanına geldi. Ona:  
- İbrâhim, oğlunu nereye götürdü?" deyince, hazret-i Hâcer: 
- Bir dostunu ziyârete, diye cevap verdi. Şeytan:  
- Hayır, onu kesmeye götürdü, dedi. 
Hâcer vâlidemiz:  
- Baba, oğlunu boğazlamaz. Şefkat buna mânidir, karşılığını verdi. Şeytan:  
- Öyle zannederim ki, Allah emretmiştir, deyince, hzret-i Hâcer: 
- Allahü teâlânın emrine uymak elbette lâzımdır. O'nun emrini, cân-ü 
gönülden kabûl ederiz, dedi.  
Şeytan ondan yüz bulamayınca, yine aynı kıyâfette hazret-i İsmâil'in yanına 
geldi ve ona sordu: 
- Baban seni nereye götürüyor biliyor musun? 
- Dostunun ziyâretine. 
- Vallahi seni öldürmeğe götürüyor. 
- Hiç babanın oğlunu öldürdüğünü gördün mü? 
- Öyle zannederim, Allah emretmiştir. 
- O emretti ise, cân-ü gönülden râzıyım. 
İsmâil aleyhisselâm, ihtiyar kılığındaki, şeytandan sıkılmıştı. Çünkü ihtiyar, 
İsmâil aleyhisselâmı, babasına dolayısıyla cenâb-ı Hakka karşı isyana teşvik 
ediyordu. Bunun için babasına; 
- Bu ihtiyâr beni rahatsız ediyor, kalbime vesvese vermek istiyor, dedi. 
İbrâhim aleyhisselâm, 
- Taş at! Yanından uzaklaşsın! buyurdu. 
İsmâil aleyhisselâm taş atarak şeytanı yanından uzaklaştırdı. Bu sırada 
Minâ'da olduklarından hacıların şeytan taşlaması buradan kaldı. 
Hazret-i İsmâil'den de yüz bulamayan şeytan, İbrâhim aleyhisselâmın yanına 
sokularak:  
- Ey İbrâhim, sen yanlış hareket ediyorsun. Şeytan sana vesvese verdi. 
Sakın oğlunu boğazlama, sonra pişman olursun. Ama fayda etmez, dedi.  
İbrâhim aleyhisselâm onun şeytan olduğunu anladı. 
- Vallahi bu, Hak teâlânın emridir ve sen şeytansın. İbrâhim'e ve akrabasına 
zarar yapamazsın! buyurdu. 
Şeytan rezîl olup geri döndü. Nihayet Buseyr dağına vardıklarında göğün 
yedi katındaki melekler; "Sübhânallah! Bir peygamber, bir peygamberi 
boğazlamaya götürüyor" dediler. 
Hazret-i İbrâhim, oğluna dönüp: 
- Ey oğlum! Rü'yâmda seni kurban etmem emredildi. Buna ne dersin? dedi. 
İsmâil aleyhisselâm sordu: 
- Babacığım! Hak teâlâ, beni boğazlamanı emretti mi? - Evet evladım! 
Hazret-i İsmâil babasının, "Evet" demesi üzerine, Rabbinin emriyle kurban 
edileceğini, buna sabrederse Hak teâlânın rızâsına kavuşacağını anlayıp çok 
sevindi. Babası da, Onun bu sevincine sevindi: 
- Evlâdım! Seni öldüreceğimi haber veriyorum, sen ise seviniyorsun! 
- Babacığım nasıl sevinmiyeyim. Benim tek arzum, Allahü teâlâya, O'nun 
rızâsı üzere kavuşmaktır. Böylece O'nun rahmet ve Cennetine de nâil olurum. 
Dünyanın ömrü müddetince eziyet çeksem, bu devlete kavuşmak çok zor. Şimdi 
ise bu devlete kolayca kavuşacağım. Babacığım, nasıl emir almışsan onu yap. 
Oğul fedâ eylemek senden, can fedâ eylemek de bendendir. İşini çabuk bitir. Zîrâ 
canım dosta kavuşmakta acele ediyor. Babacığım, Nemrûd seni ateşe atınca 
sabrettin ve Hak teâlâ senden râzı oldu. Ben de boğazlanmağa sabredeceğim. O 
zaman belki Hak teâlâ benden de râzı olur. Böylece Cennet ni'metlerine 
kavuşurum. Babacığım, kesilmek acısı bir anlık olup, ona sabretmek kolaydır. 
Benim asıl tasam, senden dolayıdır. Çünkü kendi elinle oğlunu boğazlayacaksın. 
Ömrün boyunca unutamadığın gibi, evlat hasreti de ölünceye kadar senden 
gitmez. Keşke daha önce haber verseydin de anneme vedâ edip, birbirimizin 
boynuna sarılıp ağlasaydık. 
- Haber verince senden veya annenden bir gevşeklik olur da azarlanırız diye 
korktum. 
- Babacığım, senin rızândan başka murâdım yoktur ve senin gibi babanın 
hakkını ödemek, saâdetimin sermâyesidir. Kaldı ki, bu işte, Allahü teâlânın rızâsı
ve emri vardır. Eğer izin verirsen, size söyleyecek birkaç vasıyetim var. 
- Söyle, ey saâdetli oğlum. 
- Birincisi; bu ip ile elimi ve ayağımı kuvvetlice bağla ki, can acısı ile bir kusûr 
işlemeyeyim. İkincisi; mübârek eteğini topla ki, kanımdan sıçramasın. Üçüncüsü; 
bıçağı iyi bile ki, can vermek kolay olsun ve senin işin iyi görülsün. Dördüncüsü; 
bıçağı vururken yüzüme bakıp da babalık şefkatiyle emri geciktirme. Beşincisi; 
gömleğimi çıkarıp boğazla ki, kan bulaşmasın. Sonra o gömleği anneme götür ve 
benden selâm söyle. Benim kokumu bu gömlekten alsın, ağlamasın, teselli olsun. 
Benim için çok elem çekmesin. Ona; "Oğlun sana şefâ'atçi olarak Allahü teâlâya 
gitti. Kıyâmet gününde cenâb-ı Haktan senden başka bir şey istemez" de! Ümid 
edilir ki, Hak teâlâ benim bu isteğimi red eylemez. Altıncı vasiyetim; her nerede 
benim yaşımda bir çocuk görürsen beni hatırla! 
İbrâhim aleyhisselâm, oğlunun yürek parçalayan bu sözlerini dinleyince, 
mübârek gözlerinden yaşlar boşandı ve çok ağladı. 
İbrahim aleyhisselâm oğlu İsmâil aleyhisselâmı kurban etmek üzere son 
hazırlığını yaptı. Bu esnada İsmâil aleyhisselâm ellerini kaldırıp; 
- Yâ Rabbî! Bana sabır ver! diye niyazda bulunduktan sonra, babasına 
dönüp;  
- Babacığım! Görüyor musun? Gök kapıları açılmış, bazı melekler bize bakıp 
hayretlerinden cenâb-ı Hakka secde etmişler. Bazıları da Hak teâlâya münâcât 
edip; "Yâ Rabbî! Bir peygamber bir peygambere bıçak çekmiş, başı uçunda 
duruyor. Senin rızânı gözetmek için onu boğazlamak istiyor. Sen onlara merhamet 
eyle." diyorlar, dedi. 
Daha sonra İbrâhim aleyhisselâm oğlunu güzelce bağladı, yüzükoyun yatırıp, 
boğazını tuttu ve;  - Yâ Rabbî! Bu benim oğlum, gözümün nûru, gönlümün sürûrudur. Kurban 
etmemi emrettin. Şu anda emrini yapmak için hâlis niyetle geldim. Kurban etmeğe 
hazırım. Sana hamd ve senâ ederim. Yâ Rabbî! Bu kıymetli yavrumu kurban 
etmekte bana sabır ver, dedi. 
Sonra bıçağı oğlunun boynuna yaklaştırdı ve son olarak;  
- Ey yavrum! Kıyâmete kadar sana vedâ olsun. Tekrar görüşmek, Kıyâmet 
günü olur, dedi.  
Bu arada İsmâil aleyhisselâm;  
- Ey babacığım! Acele et. Rabbimizin emrini çabuk yerine getir. Emir 
yapmakta geciktiğimiz için Rabbimizin bizi azarlamasından korkuyorum. 
Babacığım, elimi ayağımı çöz, melekler, kendi isteğimle kurban olduğumu 
görsünler ve Halîl'in oğlunun, Allahü teâlânın işinden râzı olduğunu bilsinler, dedi.  
İbrâhim aleyhisselâm, bu söz üzerine ellerini çözüp bıçağı boğazına 
dayayınca, İsmâil aleyhisselâm güldü. 
- Ey oğlum, bu halde iken niçin güldün? diye sordu 
- Babacığım, bıçakta Bismillâhirrahmâhnirrahîm yazılı olduğunu görüyorum. 
Üzerinde Dostun ismi yazılı olan bıçak, nasıl keser? diye cevap verdi. 
İbrâhim aleyhisselâm, Hak teâlânın ismini zikrederek bütün gücüyle bıcağı
oğlunun boynuna çaldı. O anda Hak teâlâ, Cebrâil'e emrederek; 
- Yetiş! Bıçağı çevir! buyurdu. 
O da Sidret-ül-müntehâ'dan bir anda gelip, bıçağı ters çevirdi. Bıçak 
kesmedi. Bir daha çaldı, yine kesmedi ve ne kadar uğraştı ise kâr etmedi. 
İsmâil aleyhisselâm; 
- Babacığım! Ne kadar şefkatlisin, bıçağı kuvvetli vuramıyorsun. Yüzüme 
bakma, böylece hizmette kusur etmezsin, dedi.  
Hazret-i İbrâhim, bıçağı tekrar biledi ve oğlunun boğazına daha kuvvetli çaldı. 
Yine kesmedi. İsmâil aleyhisselâm;  
- Babacığım, bıçağın ucunu şah damarıma bastır! deyince, öyle yaptı ve 
diziyle de bastırdı. Bıçak iki kat olmasına rağmen boynuna izi bile çıkmadı. İbrâhim 
aleyhisselâm, üzülüp bıçağı taşa çalınca, taş ikiye bölündü. Bıçak dile gelip sordu: 
- Ey İbrâhim! Nemrûd seni ateşe attığı vakit seni niçin yakmadı? 
- Hak teâlâ, yakma diye emreylediği için, 
- Ey İbrâhim! Hak teâlâ ateşe bir kerre "Yakma" diye emreylediyse, bana 
yetmiş defa kesme kesme diye emreyledi. 
O anda Allahü teâlâdan vahiy geldi: 
- Yâ İbrahim, elbette sen rü'yânı tasdik ettin. Sana düşen vazifeni tam olarak 
yaptın. Şimdi sıra bende. Lütuf ve keremimi görmek için şu dağa bak! 
İbrahim aleyhisselâm, dağa bakınca, Cennetten gelmiş eşsiz güzellikte bir 
koç gördü. Allahü teâlâ buyurdu: 
- Bu senin oğluna fedadır. 
Cebrail aleyhisselâm koçu getirirken, "Allahü ekber", İbrahim aleyhisselâm da 
koçu yakalarken, "Lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber," İsmail aleyhisselâm da, "Allahü 
ekber ve lillâhil hamd" dedi. Böylece, bayram tekbiri meydana geldi: 
"Allahü ekber. Allahü ekber. Lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber, Allahü ekber ve 
lillâhil hamd." Sonra, İsmâil aleyhisselâm yerine, bu koç kurban edildi. Bu koçun boynuzları, 
Abdullah bin Zübeyr zamanına kadar Kâ'be duvarında asılı idi. Sonra çıkan 
yangında yandı.  
Bu koçun kurban edildiği yer, Mina olduğu için, hacılar kurbanlarını burada 
kesmektedirler. 
İkinci kurban olayı
Peygamberimizin dedesi, Abdülmuttalib'e rü'yâsında: 
- Kalk! Zemzem kuyusunu kaz! diye emredilince, oğlu Hâris ile beraber 
Kâ'benin yakınındaki, işâret edilen yeri kazmaya başladılar. 
Önceleri pek ilgilenmiyen Kureyşliler, Zemzem kuyusunun açıldığını görünce, 
bunlar da hak talep ettiler. Dediler ki: 
- Bu bizim dedelerimizin kuyusudur. Burada bizim de hakkımız var. Üstelik 
senin bir tek oğlum var. Eğer bizim teklifimizi kabûl etmezsen bizimle başa 
çıkamazsın! 
Abdülmuttalip, tamamen kendi hakkı olan kuyuya, başkalarının da ortak 
olmak istemelerine üzüldü. Gerçekten de onlarla mücadele edecek, hakkını
savunacak durumda değildi. Bu duruma çok üzüldü, içi burkuldu. Cenâb-ı Hakka 
şöyle yalvardı: 
- Yâ Rabbî! Bana on çocuk ihsân eyle! Eğer bu duâmı kabûl edersen, 
içlerinden birini Kâ'bede sana kurban edeceğim. 
Allahü teâlâ duâsını kabûl etti. On oğlu oldu. Bu on oğlundan birinin adı
Abdullah'tı. 
Abdülmuttalib, Zemzem kuyusunu bulduktan ve on oğlu olduktan sonra, şânı, 
şöhreti iyice artmıştı. Oğullarından da en çok Abdullah'ı seviyordu. Onda 
diğerlerine göre çok farklılık vardı. 
Bir gece Abdülmuttalib'e rü'yâsında şöyle bir ikâz yapıldı: 
- Yâ Abdülmuttalib, adağını yerine getir! 
Abdülmuttalib seneler önceki adağını unutmuştu. Adak diye ikâz edilince, 
sabahleyin hemen bir koç kesti.Ertesi gece yine ikâz edildi: 
- Ondan daha büyük kurban kes! 
Bu defa da bir sığır kurban etti. Yine ikâz edildi. 
- Daha büyüğünü kes! 
Bu defa da bir deve kurban etti. Fakat yine ikâz devam ediyordu. Bunun 
üzerine rü'yâda sordu: 
- Bundan büyüğü ne olabilir, ne kesmeliyim? 
O zaman kendisine şöyle cevap verildi: 
- Hatırlarsın, seneler önce oğullarından birini kurban etmeyi adamıştın. Bu 
adağını yerine getir! 
Adağını hatırlayan Abdülmuttalib, ertesi gün çocuklarını topladı. Kendilerine 
durumu anlattı.  
Hiçbiri itiraz etmedi. Memnuniyetle: 
- Hangimizi istersen kurban edebilirsin, dediler. 
Abdülmuttalib kurban edeceği oğlunu kur'a ile tesbit etmek istedi. Kur'a en 
çok sevdiği oğlu, Abdullah'a isabet etti. Fakat söz vermişti. Adağını yerine 
getirmeliydi. Keskin bir bıçak ile beraber oğlu Abdullah'ı alıp Kâ'be-i şerîfin yanına 
geldi. Bu hâdiseyi duyan Kureyşliler hemen yanına koşup dediler ki: 
- Biz bu işe asla râzı değiliz. Eğer sen bu işi yaparsan, bu âdet hâline gelir. 
Herkes, oğlunu kurban etmek zorunda kalır. Buna başka bir çare bulalım. 
Sonra şöyle bir çare bulundu. O zaman Kureyş'te insan diyeti on deve idi. 
Develer ve oğulları arasında kur'a çekilecekti. Oğullarına isabet ettiği müddetçe 
her defasında on deve ilave edilerek kur'a develere çıkana kadar buna devam 
edilecekti. 
Kur'aya başlandı. Fakat çekilen her kur'a Abdullah'a isabet ediyordu. Her 
defasında on ilâve edilerek devam ediliyordu. Onuncu kur'ada deve sayısı yüz 
olunca kur'a develere çıktı. Hemen yüz deve kurban edildi. Abdülmuttalib, 
oğullarından kimseye etini vermeden tamamını fakirlere dağıttı. 
İsmâil aleyhisselâmın, kurban edilme hâdisesinden sonra ikinci evlâd kurban 
edilme hâdisesi de bu olmuş oldu. Peygamber efendimizin soyu İsmâil 
aleyhisselâma dayandığı için, “Ben, iki kurbanlığın oğluyum.” buyururdu. 
5 - MEVLİD GECESİ:  
Rebî’ul-evvel ayının onbirinci ve onikinci günleri arasındaki gecedir. 
Dünyadaki bütün insanlara Peygamber olarak gönderilen, Peygamberlerin 
sonuncusu ve en üstünü Muhammed Mustafâ aleyhisselâmın doğduğu gecedir.  
Âlemlerin sultânı sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm, hicretten 
53 sene evvel Rebî'ul-evvel ayının onikinci Pazartesi gecesi sabaha karşı, 
Mekke'nin Hâşimoğulları mahallesinde, Safâ tepesi yakınında bir evde doğdu. 
Bugün, mîlâdî 571 yılına ve Nisan ayının yirmisine rastlamaktadır. Bu geceye, 
Peygamber efendimizin doğum zamanı manâsına Mevlid Gecesi adı verildi.  
Her peygamberin ümmeti, kendi peygamberinin doğum zamanını bayram 
yapmıştır. Müslümanlar da Muhammed aleyhisselâmın doğum zamanını bayram 
yaptılar. Dünyanın dört bir tarafındaki müslümanlar, her sene bu geceyi Mevlid 
kandili olarak kutlamaktadır. Her yerde Mevlid kasîdeleri okunarak, Resûlullah 
sallallahü aleyhi ve sellem hatırlanmaktadır. 
İslâm âlimlerinden İmâm-ı Celâlüddîn Abdurrahmân bin Abdülmelik 
Kettânî buyurdu ki: "Mevlid günü ve gecesi mübecceldir, yâni şerefi, kıymeti 
çoktur. Kendisine tâbi olanlar için kurtuluş vesîlesi olan Resûlullah efendimizin 
doğumu için sevinmek, Cehennem azâbının azalmasına sebep olur. Bu geceye 
hürmet etmek, sevinmek, bütün senenin bereketli olmasına sebep olur. Mevlid 
gününün fâzileti Cum'a günü gibidir. Cum'a günü, Cehennem azâbının 
durdurulduğu hadîs-i şerîf ile bildirilmiştir. Bunun gibi, Mevlid gününde de azâb 
yapılmaz. Mevlid geceleri sevindiğini göstermeli, çok sadaka vermeli, da'vet 
olunan ziyâfetlere gitmelidir." 
Ayrıca bu gece kazâ namazları kılmalı, Kur'ân-ı kerîm okumalı, duâ, tevbe 
etmeli, hayır hasenat yapmalı, müslümanları sevindirmeli, bunların sevâblarını
ölülere de göndermelidir. Bu gecelere saygı göstermelidir. Saygı göstermek günâh 
işlememekle olur. 
Hazret-i Ebû Bekr; "Resûlullah efendimizin doğumuna dâir yazılanların 
okunması için bir dirhem harcayan, Cennette bana arkadaş olur." buyurmuştur. 
Hazret-i Ömer; "Resûlullah efendimizin doğum zamanına kıymet veren, 
islâma kıymet vermiştir." buyurdu. Hazret-i Osman; "Peygamber efendimizin Mevlid-i şerîfi için bir dirhem 
harcayan, sanki Bedir ve Huneyn gazâlarına iştirak etmiş gibi sevâb kazanır." 
buyurdu. 
Hazret-i Ali; "Resûlullah efendimizin doğum zamanına kıymet verip, Mevlid-i 
şerîf okunmasına sebep olan, dünyadan îmânla gider." buyurdu. 
Hâfız bin Cezerî hazretleri buyurdu ki: 
Ebû Leheb, rü'yâda görülüp ne hâlde olduğu sorulunca, "Kabir azâbı
çekiyorum. Ancak her sene Rebî'ul-evvel ayının onikinci gecesi âzâbım hafifliyor. 
İki parmağım arasından çıkan serin suyu emerek ferâhlıyorum. Bu gece 
Resûlullah dünyaya gelince, Süveybe ismindeki câriyem bana müjdelemişti. Ben 
de sevincimden onu âzad etmiş ve ona süt annelik yapmasını emretmiştim. Bunun 
için azâbım hafifliyor." dedi. 
Âyet-i kerîme ile kötülenmiş olan Ebû Leheb gibi azgın bir kâfirin azâbı
hafifleyince, o yüce Peygamberin ümmetinden olan bir mü'min, bu gece sevinir ve 
fakirleri sevindirirse, böylece Peygamberine (sallallahü aleyhi ve sellem) olan 
sevgisini gösterirse, Allahü teâlâ ihsân ederek onu Cennetine sokar. 
Doğduğu gece; 
Yeryüzündeki bütün putlar yüzüstü yere düştü. 
Şam'da bin seneden bu yana akmayan Sâve nehrinin kuru yatağı su ile 
doldu, taştı. 
İran'da ateşperestlerin İstahrâbâd şehrindeki tapınağında on asırdır fâsılasız 
yanan ocağın ateşi söndü. 
Ocağın söndüğü gece İran hükümdarı Kisra'nın eşsiz güzellikteki sarayının 
ondört kulesi yıkıldı. 
Doğduğu gece Kisra'nın sarayının kulelerinden başka Dicle kıyısındaki nefis 
köşkü de sular altında kalıp çöktü; tamir ettirdi yine sulara battı ve Kisra, canını zor 
kurtardı. 
Devrin ileri gelenleri garip garip rü'yâlar gördüler. 
Rü'yâları, Şam'ın, Irak'ın, İran'ın, Dicle'nin, Fırat'ın İslâmın mülkü olacağını
haber verdiğine dair en namlı kâhinler yorumlar yaptı. Büyücüler gelecekten haber 
veremez oldular. 
Mevlid Merâsimleri       
Mevlid gecesi Rebî'ul-evvel ayının onbirinci ve onikinci günleri arasındaki 
gecedir. Dünyadaki bütün insanlara peygamber olarak gönderilen, peygamberlerin 
sonuncusu ve en üstünü Muhammed aleyhisselâmın doğduğu gecedir. Kadir 
gecesinden sonra en kıymetli gecedir. 
Asırlardır dünyanın her tarafındaki müslümanlar, her sene mevlid kandilini 
kutlamışlardır. Peygamber efendimizin doğum gününde ilk defa resmi toplantılar 
düzenleyen hükümdâr, Selâhaddin-i Eyyûbî'nin eniştesi Erbil sultânı, Ebû Sa'îd 
el-Muzaffer Kökbörî'dir. 
Merâsim başlamadan önce hazırlıklar yapılır. İslâm ülkelerinden bir çok âlim 
davet edilir, herkes Muharrem ayının başından, Rebî'ul-evvel ayının başlarına 
kadar Erbil'e akın ederdi. Şehrin sokakları süslenir, her taraftan gelenlerle şehir 
dolup taşardı. Herkese günlerce sultan tarafından yemekler yedirilir, fakirlere 
sadakalar dağıtılır, öksüzler, yetimler evlendirilirdi. Mevlid gecesi, akşam 

namazından sonra sultanın da bulunduğu büyük fener alayları düzenlenir, 

büyük bir kürsünün önünde toplanırlar, zamânın en büyük âlimleri vâz-ü nasîhat eder ve 

Resûlullah efendimizi anlatırlardı. 
Osmanlılarda da mevlid gecesine çok hürmet gösterilir, kıymet verilirdi. O 
gün Sultanahmed Câmiî'nde okunacak mevlid-i şerîfe, başta pâdişah, sadr-ı
a'zam, vezîrler, şeyh-ül-islâm, İstanbul kadısı, devletin ileri gelen erkânı, âlimler, 
evliyâ davet edilirdi. Mevlid gününde devlet erkânı, resmî kıyâfetlerle câmide 
toplanırlar ve kendileri için ayrılan yerlere otururlardı. Diğer vazîfeli devlet erkânı
da atlarına binerek, sarayın büyük kapısında bir düzen içinde bekleyip, pâdişahı
karşılarlar ve câmiye kadar refâkat ederlerdi. Şeyh-ül-islâm ve sadr-ı a'zamın 
önlerine, teşrifatçıbaşı ve kesedâr, getirdikleri buhûrdanlıkları koyarlar, bu sırada 
câmide Kur'ân-ı kerîm tilâvet edilirdi. 
Pâdişâh gelirken, hünkâr mahfilinin penceresi açılır, bunu gören herkes 
hürmetle ayağa kalkardı. Herkes yerine oturduktan sonra âlimler kürsüye çıkıp vâ'z 
ve nasîhat ederler, bu arada buhûrlar yakılır, cemâ'atin önüne şekerler bırakılırdı. 
Vâ'z bitince, vâiz efendiye kıymetli elbiseler giydirilir, sonra bir mevlidhân kürsüye 
çıkardı. O da bir miktar okuyup iner ve ona da hil'atlar, kıymetli elbiseler ihsân 
edilir, ikinci mevlidhân da bir miktar okurdu. Sonra Hicâz'dan Resûlullah 
efendimizin torunlarından gelen mektup, müjdecibaşı tarafından sadr-ı a'zama 
takdîm edilir, o da reîs-ül küttâba verir ve pâdişâha arzedilirdi. Mektup huzûrda 
okunur ve müjdecibaşına, reîs-ül-küttâba hil'atlar giydirilirdi. Sonra Medîne-i 
münevvereden gelen hurmalar dağıtılır, hurmayı getiren ağaya ihsânlarda 

bulunulurdu. Üçüncü mevlidhân da kürsüye çıkınca, sadr-ı a'zamın, şeyh-ülislâmın,

 vezîrlerin, ulemânın önlerine şeker dolu tabaklar konur, mevlid bittikten 

sonra tabaklar kaldırılır, pâdişâh saraya dönerdi. Bunun arkasından cemâ'at de 
önlerine bırakılan şekerleri alarak dağılırdı. 
Mevlid şekerlerinin, mevlid boyunca, açıkta bırakılması, bereketlenmesi 
içindi. 
Mevlid merâsimleri ekseriyâ Sultanahmed Câmiî'nde yapılırken, sonraları
Bâyezîd, Nusretiye, Beylerbeyi câmilerinde de tertîp edildi. Sultan İkinci 
Abdülhamîd Hân zamânında mevlîd merâsimleri muhteşem törenlerle Yıldız'da 
Hamidiye Câmiî'nde kutlandı. 
Mevlid merâsimlerine haram karıştırılmaz, islâmiyetin emir ve yasaklarına 
riâyet etmiyen, sırf para için mevlid okuyan hâfızlara okutulmazdı. Ayrıca, tegannî 
etmemeye yâni kelimeleri bozmadan ve müzik perdelerine uydurmadan okumaya 
dikkat edilirdi. İslâm âlimleri, mevlid-i şerîf okuma usûllerini ve faydalarını bildirmek 
için her dilde eserler yazdılar. 
Mevlidin faydaları         
İmâm-ı Celâlüddîn Abdurrahmân bin Abdülmelik Kettânî buyurdu ki: Haram 
ve bid'at karıştırmadan mevlid okutmak, mevlid dinlemek çok faydalıdır. Bu 
faydalardan bazıları şunlardır: 
1- Mevlid için toplanmak, Resûlullah efendimizin dünyaya teşrif etmeleri 
sebebiyle sürûr ve sevincin ifâdesidir. Bu sevinç, çok kıymetlidir. Hadîs-i şerîfte, 
“Kişi sevdiğiyle berâberdir.” buyuruldu. 
2- Resûlullah efendimiz, doğduğu zamana kendileri de kıymet verir, Allahü 
teâlânın, kendilerini yaratıp var etmesi ni'metine şükrederlerdi. Resûlullah 

efendimiz, bugüne kıymet vermelerinin ifâdesi olarak oruç tutarlardı. Nitekim, 

Resûlullah efendimize pazartesi gününde tutulan oruç hakkında sorulunca şöyle 

buyurdu: “O gün doğdum. (Kur'ân-ı kerîm) o gün bana indirildi.”  
Bu günde oruç tutmak, fakîrleri doyurmak, ziyâfet vermek, bir yere 
toplanmak, Peygamber efendimize salât-ü selâm okumak, hayâtlarını ve yüksek 
ahlâklarını dinlemek sevâbdır. 
3- Resûlullah efendimizin doğumu sebebiyle sevinmek, Allahü teâlânın 
emridir. Nitekim Enbiyâ sûresi 107'nci âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey Habîbim! 
Biz seni âlemlere (Başka bir şey için değil) ancak rahmet için gönderdik”
buyurdu. 
4- Mevlid okunması sebebiyle Resûlullah efendimize salât ve selâm okunur. 
Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Her kim günde yüz defâ salevât-ı şerîfe 
okursa, kıyâmet gününde güneşin sıcaklığından kurtulup, Arş'ın gölgesi 
altında benimle berâber olur. Ve her kim benim için bir salevât-ı şerîfe 
getirirse, rahmet melekleri onun günâhlarının affolması için duâ ve istiğfâr 
ederler.” 
5- Mevlid kasîdelerinde; Peygamber efendimizin nûru, dünyaya teşrîfleri 
(doğumu) mu'cizeleri mübârek hayâtı ve başka kıymetli hâlleri anlatılmaktadır. 
Bunlar ise, bir müslümanın bilmesi îcâbeden husûslardır. Mevlid kitapları bunları
öğrenmeye vesîle olmaktadır. 
6- Resûlullah efendimiz, asr-ı saâdetlerinde zât-ı âlîlerini şiirle medheden 
şâirleri mükâfâtlandırırlardı. Resûlullah efendimiz bundan râzı olunca, şemâil-i 
şerîflerini, güzel ahlâkını, mu'cizelerini, mübârek hayâtını yazanlardan, 
okuyanlardan elbette râzı olurlar. Çünkü bunların hepsinden maksat, Peygamber 
efendimizin rızâsını ve sevgisini kazanarak O'na yakın olmaya çalışmaktır. 
7- Resûlullah efendimizin şemâil-i şerîflerini mu'cizelerini, irhâsâtını
(Peygamberliği bildirilmezden önce, kendisinden meydana gelen hârikulâde 
hâlleri) bilmek, bunları dinlemek ve okumak, Resûlullaha (sallallahü aleyhi ve 
sellem) olan îmânı ve muhabbeti fazlalaştırır. Çünkü insan yaratılış ve huyu 
i'tibâriyle güzel ve iyi şeyleri sever. Resûlullah efendimizin güzel ahlâkından ve 
şemâil-i şerîflerinden daha güzel ve üstün bir ahlâk elbette yoktur. Resûlullahı çok 
sevmek; kâmil bir îmânla O'na inanmak emredilmiştir. Mevlid-i şerîf, bu emrin de 
yerine getirilmesine sebep olmaktadır. 
8- Resûlullah efendimize ta'zîm ve hürmet, dinimizin emridir. Mevlid zamânı
bu sevinci göstermek, ziyâfetler vermek, bir yere toplanmak, fakîrlere ikrâm etmek 
sevinip neş'elenmek, Resûlullaha en güzel ta'zîm ve hürmet olup, Allahü teâlâya 
şükür ifâdesidir. 
9- Mevlid toplantılarını, bütün İslâm âlimleri, müslümanlar güzel görmüş, her 
yerde, mevlid-i şerîf toplantıları yapılmıştır. Mevlid-i şerîf okumak ve bu sebeple 
toplanmak çok kıymetlidir. Nitekim İbni Mes'ûd'un rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte 
buyuruldu ki: “Müslümanların güzel gördüğü şey, Allahü teâlâ indinde de güzel, 
onların çirkin gördükleri Allahü teâlâ indinde de çirkindir.” ( Bu bölüm “Fâideli 
Bilgiler” kitabından derlenmiştir: Hakikat Kitabevi 0212 523 45 56 ) 
Bu gece yapılacak işler 
Bu gece, Kadr gecesinden sonra, en kıymetli gecedir. Bu gece, O doğduğu 
için sevinenler afv olur. Bu gece, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” 

tevellüdü zamânlarında görülen hâlleri, mu’cizeleri okumak, dinlemek, öğrenmek 

çok sevâbdır. Kendileri de anlatırdı. Bu gece, Eshâb-ı kirâm “radıyallahü anhüm” 

da, bir yere toplanıp, okurlar, anlatırlardı.  
Bu geceyi, Kur’an-ı kerim okuyarak, kaza namazı kılarak, hayır hasenat 
yapıp sevabını Resulullaha göndererek en iyi şekilde değerlendirmelidir.  
6 - BERÂT GECESİ  
Berât gecesi, Şa'bân ayının onbeşince gecesidir. Yâni ondörtdüncü günü ile 
onbeşinci günü arasındaki gecedir. Allahü teâlâ, ezelde, hiçbir şey yaratmadan 
önce, herşeyi takdîr etti, diledi. Bunlardan, bir yıl içinde olacak her şeyi, bu gece 
meleklere bildirir. 
Kur'ân-ı kerîm, levhilmahfûza bu gece indi. Resûlullah sallalahü aleyhi ve 
selem bu gece çok ibâdet, çok duâ ederdi. 
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
 “Şa'bân-ı şerîfin onbeşinci gecesi olunca, o geceyi ihyâ ediniz ve gününde 
oruç tutunuz! Muhakkak ki, Allahü teâlâ,"Mafiret olunmak isteyen yok mudur, 
magfiret edeyim? Rızık isteyen yok mudur, rızık vereyim. Kim ne isterse vereyim!" 
buyurur. Bu hâl sabaha kadar devam eder.”  
“Rahmet kapıları dört gece açılır. O gecelerde yapılan duâ, tevbe, red 
olunmaz. Fıtır Bayramı'nın ve Kurban Bayramı'nın birinci geceleri, Şa'bânın 
onbeşinci (Berât) gecesi ve arefe gecesi.” 
“Berât gecesini ganîmet, fırsat biliniz. Şa'bânın onbeşinci gecesidir. Kadir 
gecesi çok büyük ise de hangi gece olduğu belli değildir. Bu gece (Berât 
gecesinde) çok ibâdet ediniz. Yoksa kıyâmet gününde pişmân olursunuz.” 
“Şa'bânın onbeşinci gecesinde Allahü teâlânın kulları üzerine rahmeti zuhûr 
edip, mü'minleri magfiret eder, bağışlar. Kâfirlere ise mühlet verir. Kin ve hased 
sahibi olanları bu sıfatları terk edinceye kadar kendi hallerinde bırakır.” 
“Şa'bân ayının onbeşi gelince, gecesini namazla, gündüzünü oruçla 
geçiriniz.” 
“Şa'bân ayının onbeşinci gecesi, rahmet-i ilâhi dünyayı kaplar, herkes affolur. 
Ancak haksız yere müslümanlara düşmanlık besleyen ve Allahü teâlâya ortak 
koşan magfiret olunmaz.” 
“Şükredici kul olmıyayım mı?” 
Âişe vâlidemiz, Peygamber efendimizin Berât gecesinde, sabaha kadar 
ibâdet ettiğini görünce sordu: 
- Yâ Resûlallah, Allahü teâlânın en sevgili kulusun! Buna rağmen niçin bu 
kadar kendini yoruyorsun? 
Peygamber efendimiz şöyle cevap verdi: 
- Ey Âişe, ben şükredici kul olmıyayım mı? Ey Âişe, sen bu gecede, ne 
olduğunu bilir misin? Âişe vâlidemiz tekrar sordu: 
- Bu gecenin diğer gecelerden üstünlüğü nedir yâ Resûlallah? 
Peygamber efendimiz şöyle cevap verdi: 
- Bu sene içinde doğacak her çocuk, bu gece deftere geçirilir. Bu sene 
içinde öleceklerin isimleri bu gece özel deftere yazılır. Bu gece herkesin rızkı
tertip edilir. Bu gece herkesin ameli ve işleri Allahü teâlâya arz olunur. 
Bir kimse, evinden ayrılıp yolculuğa çıkar. Hâlbuki, onun adı yaşıyanlar 

defterinden, ölüler defterine geçirilmiştir. Gâfil olmamalı, bu geceyi mutlaka ihyâ 

etmelidir. Kazâ namazı kılmalı, 

Kur'ân-ı kerîm okumalı, duâ, tevbe etmeli, sadaka vermeli, müslümanları
sevindirmelidir. Bunların sevabını ölülere de göndermilidir. 
Bu gecelere saygı göstermek, günah işlememekle, ibadet etmekle olur. 
Okunacak duâ 
Bu gece, Allahü teâlânın ihsân ettiği bütün ni'metlere şürketmeli, yapılan 
hatâlar, günahlar için de tevbe istigfâr etmeli, Cehennem ateşinden kurtulmayı
istemelidir. 
"Yâ Rabbî, bize dünya ve âhıret saâdeti ihsân eyle, bize hidâyet 
verdikten sonra, kalblerimizi kaydırma." diye duâ etmelidir. 

Bu gece şu dua da okunmalıdır:  “Bismillâhirrahmanirrahîm. Eûzu biafvike min-ikabike 

ve eûzu bi-ridâke min sahatike ve eûzu bike minke celle 

vechuke lâ-uhsî senâen aleyke ente kemâ esneyte alâ nefsike. “ (Ya Rabbi, 
cezandan affına sığınırım, gazabından rızana sığınırım, senden sana sığınırım, 
zatın yücedir, seni övmek için kelime bulamıyorum, sen kendini övdüğün gibisin.) 
7 - Mİ’RÂC GECESİ:  
Mi'râc gecesi, Receb ayının yirmiyedinci gecesidir. Mi'râc, merdiven 
demektir. Resûlullahın göklere çıkarıldığı, bilinmeyen yerlere götürüldüğü gecedir. 
Mekke halkı îmân etmiyor, Müslümanlara çok sıkıntı veriyordu. İşkenceye 
başlamış, işi azdırmışlardı. Resûlullah çok üzüldü. Hicretten bir yıl önce, elliiki 
yaşında idi. Zeyd bin Hârise'yi alarak Tâif'e gitti. Tâif halkına bir ay nasîhat eyledi. 
Hiç kimse îmân etmedi.Alay ettiler.Çocuklar tarafından taşa tuttular.Resulullahı
çok üzdüler. 
Ümitsiz, üzüntülü, yorgun geri dönerken, mübârek bacakları yaralandı. Hz. 
Zeyd'in başı kan içinde kaldı. Çok sıcak bir saatte, yol kenarında, bitkin hâlde 
oturdular. Orada bulunan bağ sahibi, Rebîa'nın oğulları Utbe ve Şeybe adındaki 
zengin iki kardeş, köleleri Addâs ile, birer salkım üzüm gönderdi. 
Resûlullah üzümü yerken Besmele okudu. Addâs, o zaman Hıristiyan idi. 
Bunu işitince şaşırdı: 
- Yıllarca buralardayım. Kimseden böyle söz duymadım. Bu nasıl sözdür? 
dedi.  
Resûlullah ona sordu: 
- Sen neredensin? 
- Nineveliyim. 
- Yûnüs aleyhisselâmın memleketinden imişsin. 
- Siz Yûnüs'ü nereden tanıyorsunuz? Onu, buralarda kimse bilmez. 
- O benim kardeşimdir. O da, benim gibi Peygamber idi. 
- Bu güzel yüzün, bu tatlı sözlerin sahibi yalancı olmaz. Ben inandım ki, sen 
Allahın Resûlüsün. Yâ Resûlallah, yıllarca bu zâlimlere, bu yalancılara kölelik 
ediyorum. Herkesin hakkını yiyorlar. Herkesi aldatıyorlar. Hiç iyi tarafları yok. 
Dünyalık toplamak, şehvetlerini yapmak için her alçaklığı göze alıyorlar. Onlardan 
nefret ediyorum. Sizinle birlikte gelmek istiyorum. 
Resûlullah, tebessüm ederek buyurdu: 
- Şimdi efendilerinin yanında kal! Az zaman sonra, adımı her yerde işitirsin. O 
zaman bana gel!  Bir müddet istirahat edip, yaralarını, kanlarını sildiler. Mekke'ye yürüdüler. 
Karanlıkta şehre girdiler. Birkaç ay, Mekke'de çok sıkıntılı geçti. Her taraf düşman 
idi. Gidecek bir yer yoktu. Doğruca amcası Ebû Talib'in kızı Ümm-i Hânî'nin Ebû 
Tâlib mahallesinde bulunan evine geldi. Ümm-i Hânî, o zaman îmân etmemişti. 
Kapı çalınınca sordu: 
- Kimsiniz? 
- Amcan oğlu Muhammed'im. Kabûl edersen, misâfir geldim. 
- Senin gibi doğru sözlü, emîn, asîl, şerefli misâfire can fedâ olsun. Yalnız 
teşrîf edeceğinizi önceden bildirseydiniz, birşeyler hazırlardım. Şimdi yedirecek 
birşeyim yok. 
- Yiyecek, içecek istemem. Hiçbiri gözümde yok. Rabbime ibâdet etmek, 
yalvarmak için bir yer bana yetişir. 
Ümm-i Hânî, Resûlullahı içeri alıp, bir hasır, leğen, ibrik verdi. 
Resûlullah o gün çok incinmişti. Abdest alıp, Rabbine yalvarmaya, af 
dilemeye, kulların îmâna gelmesi, saâdete kavuşmaları için duâya başladı. Çok 
yorgun, aç, üzüntülü idi. Hasır üzerine uzanıp uyuyuverdi. 
Hazırladığım ni'metleri görsün 
O anda, Allahü teâlâ, Cebrâil aleyhisselâma buyurdu ki: 
- Sevgili Peygamberimi çok üzdüm. Mübârek bedenini, nâzik kalbini çok 
incittim. Bu hâlde, yine bana yalvarıyor. Benden başka, hiçbir şey düşünmüyor. 
Git! Habîbimi getir! Cennetimi, Cehennemimi göster. O'na ve O'nu sevenlere 
hazırladığım ni'metleri görsün. O'na inanmıyanlara, sözleri, yazıları ve hareketleri 
ile O'nu incitenlere hazırladığım azâbları görsün. O'nu Ben teselli edeceğim. O'nun 
nâzik kalbinin yaralarını ben gidereceğim. 
Resûlullahın bedenen Mekke'den Beytül-mukaddes'e götürüldüğüne 
inanmıyan kâfir olur. Göklere ve bilinmiyen yerlere götürüldüğüne inanmıyan ise, 
Ehl-i sünnetten ayrılmış olur. 
Cebrâil aleyhisselâm mi'râc için geldiğinde Peygamber efendimize hitâben 
dedi ki: 
- Ey bütün yaratılmışların en üstünü! Ey Yaratanın sevgilisi! Ey 
Peygamberlerin efendisi, iyilikler menba'ı, üstünlükler kaynağı olan şerefli 
Peygamber! Rabbin sana selâm ediyor. Hiçbir peygambere, hiçbir mahlûkuna 
vermediği ni'meti sana ihsân ediyor. Seni kendine da'vet ediyor. Lütfen kalk. 
Buyur, gidelim. 
Burak adındaki beyaz hayvana binip, bir anda Kudüs'te, Mescid-i Aksâ'ya 
geldiler. Cebrâil aleyhisselâm kayayı parmağı ile deldi. Burak'ı oraya bağladı. 
Geçmiş peygamberlerden ba'zısının rûhları insan şeklinde orada idi. Cemâ'at ile 
namaz için ^Adem, Nûh, İbrâhîm peygamberlere, imâm olmalarını sıra ile söyledi. 
Hiçbiri kabûl etmedi. Özür dilediler. 
“Başkası imâm olamaz!” 
Cebrâil aleyhisselâm, Habîbullahı ileri sürdü: 
- Sen varken, başkası imâm olamaz, dedi. 
Namazdan sonra, mescidden çıkıp bilinmeyen bir mi'râc ile, bir anda, yedi kat 
gökleri geçtiler. Her gökte bir büyük peygamberi gördü. Cebrâil aleyhisselâm 
Sidre'de kaldı. 

- Kıl kadar ilerlersem, yanar, yok olurum, dedi. Sidret-ül müntehâ, altıncı 

gökte bulunan büyük bir ağaçtır. Resûlullah 

efendimiz Cenneti, Cehennemi, sayısız şeyleri görüp, Refref adındaki bir Cennet 
yaygısı üstünde olarak Kürsî, Arş ve Rûh âlemlerini geçip, bilinmeyen, 
anlaşılamıyan, anlatılamıyan şekilde Allahü teâlânın dilediği yüksekliklere ulaştı. 
Mekânsız, zamansız, cihetsiz, sıfatsız olarak Allahü teâlâyı gördü. 
Gözsüz, kulaksız, vâsıtasız, ortamsız olarak Rabbi ile konuştu. Hiçbir 
mahlûkun bilemiyeceği, anlıyamıyacağı ni'metlere kavuşup, bir anda, Kudüs'e ve 
oradan Mekke-i mükerremeye, Ümm-i Hânî'nin evine geldi. Yattığı yer henüz 
soğumamış, leğendeki abdest suyunun hareketi durmamış idi. Sabah olunca, 
Kâ'be yanına gidip mi'râcını anlatmak istedi. Ümmühâni, “Sana inanan zaten bir 
avuç , miracını anlatırsan, müşrikler inanmazlar, alay ederler; iman edenler de 
vazgeçer. İleride kuvvetlenince anlatırsın” dedi. Peygamberimiz, bir insan başta 
çürükse sununda da çürük olur. Ben İslam binasını sağlam insanlar üzerine bina 
etmek isitiyorum. Gidip anlatayım ki çürüker sağlarla belli olsun. Gidip anlattı. Bini 
işiten kâfirler alay etti. "Muhammed aklını kaçırmış, iyice sapıtmış" dediler. 
Müslüman olmaya niyeti olanlar da vazgeçti. Birkaçı sevinerek Ebû Bekr'in 
evine geldi. Çünkü, onun akıllı, tecrübeli, hesâblı bir tüccâr olduğunu biliyorlardı. 
Kapıya çıkınca hemen sordular: 
- Ey Ebâ Bekr! Sen çok defa Kudüs'e gittin geldin. İyi bilirsin. Mekke'den 
Kudüs'e gidip gelmek, ne kadar zaman sürer?  
- İyi biliyorum. Bir aydan fazla. 
Kâfirler bu söze sevindi. "Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur" dediler. 
Gülerek, alay ederek ve Hz. Ebû Bekr'in de kendi kafalarında olduğuna sevinerek: 
- Senin efendin, Kudüs'e bir gecede gidip geldiğini söylüyor. Artık iyice 
sapıttı, diyerek, Ebû Bekr'e sevgi, saygı gösterdiler. 
O söyledi ise inandım 
Hz. Ebû Bekr, Resûlullahın mübârek adını işitince: 
- Eğer O söyledi ise, inandım. Bir anda gidip gelmiştir, deyip içeri girdi. 
Kâfirler neye uğradıklarını anlıyamadı. Önlerine bakıp gidiyor ve, "vay 
canına, Muhammed ne yaman büyücü imiş. Ebû Bekr'e sihir yapmış" diyorlardı. 
Hz. Ebû Bekr hemen giyinip, Resûlullahın yanına geldi. Büyük kalabalık 
arasında, yüksek sesle dedi ki: 
- Yâ Resûlallah! Mi'râcınız mübârek olsun!  
Resûlullah, bu gün Ebû Bekr'e "Sıddîk" dedi. Bu adı almakla, bir kat daha 
yükseldi. 
Resûlullahın bedenen Mekke'den Beytül-mukaddes'e götürüldüğüne 
inanmıyan kâfir olur. Göklere ve bilinmiyen yerlere götürüldüğüne inanmıyan ise, 
Ehl-i sünnetten ayrılmış olur. 
İsrâ ve Mi'râc 
İsrâ ve mi'râc, Peygamberimizin Medîne'ye hicretlerinden ondokuz ay önce 
Mîlâdî 621 yılında, geceleyin vuku' bulmuştur. 
Sevgili Peygamberimiz, Allahü teâlâ tarafından vâki olan da'vet üzerine 
melekût âlemini, kâinatın hârikalarını seyir ve temâşa için, gecenin muayyen bir 
saatinde Mekke'den yaklaşık olarak 2500 km. uzak mesâfede bulunan Kudüs'e 

götürülmüş, oradan da göklere bilinmeyen yerlere yükselmiştir. Sevgili 

Peygamberimizin bu iki mahal arasındaki seyâhatleri geceleyin vuku' 

bulduğu için, gece yolculuğu ettirilmek ma'nâsına olarak bu olaya "İsrâ" denmiş, 
bu mübârek kelime aynı olayı anlatan âyetle başlayan "İsrâ" sûresinin de adı
olmuştur. 
Mi'râc ise yükseğe çıkmak ma'nâsında olarak merdiven, ya'nî Resûl-i ekrem 
efendimizin varlık ufuklarının üstüne, yüce makâmlara yükselmesi demektir. 
Nitekim mi'râc hadîslerinde sevgili Peygamberimiz, (Yükseğe çıkarıldım) 
buyurduklarından, bu hâdise mi'râc diye anılmıştır. 
Bu da'vet ve mi'râc işi, Peygamber efendimizin kendisini en yalnız ve en çok 
üzgün hissettiği bir zamanda olmuştur. Zîrâ Tâif'ten müteessir olarak dönmüştü. 
Sonra 25 yıllık biricik hanımı ve en yakın destekçisi Hz. Hatîce vâlidemizi 
kaybetmişti. 
Bundan bir müddet evvel de amcası Ebû Tâlib vefât etmişti. Artık Mekke 
müşriklerine karşı onu himâye edecek kimse de kalmamıştı. 
Hem kendisine, hem Eshâbına uygulanan baskılar, münâsebetleri kesmeler, 
ezâlar ve cefâlar, haddi hudûdu aşmıştı. 
Müslümanların bir kısmı da Peygamber efendimizin izni ile Habeşistan'a göç 
etmişlerdi. 
Onbir yılı aşkın bir zamandan beri devam eden îmân ve küfür mücâdelesinde 
inananların sayısı pek fazla değildi. Çoğunluğu inanmayanlar teşkil ediyordu. 
Hulâsa ebedî hayat verecek yüce din yok edilmek isteniyordu. 
İşte bu olup bitenlerin içinde, çok üzgün hâlde bulunan Peygamberimize, 
bütün bu tehlikeli günlerin sona ermek üzere olduğunu, hicret olayı ile İslâm 
tarihinde yepyeni bir huzûr ve sükûn devrinin açılmak üzere bulunduğunu 
müjdelemek ve gönlünü almak için, onun melekût âlemini seyredeceği ve yüce 
Mevlâdan yeni emirler telakki edeceği mübârek gece gelip çatmıştı. 
Peygamber efendimiz bu gece Cebrâil aleyhisselâmın geçemediği noktayı
geçmiş, arada vâsıta olmaksızın bilinmiyen bir şekilde mekânsız, zamansız, 
cihetsiz, sıfatsız olarak Allahü teâlâyı görmüş ve konuşmuştur. 
Mi'râc gecesi hediyeleri        
Beş vakit namaz burada farz kılınmıştır. Ayrıca, îmân esaslarıyle ilgili Bekara 
sûresinin son iki âyeti ve ümmetinden şirk koşmayanların Cennete gireceği 
müjdesi, Peygamber efendimizin mi'râc dönüşü biz ümmetine getirdiği en değerli 
armağanlardır. 
Yine bu gecede bizzat Allahü teâlâ tarafından Peygamber efendimize 
vahyedilen ve O'nun şahsında bize öğretilen ba'zı tutum ve davranışlar hakkında 
ilâhî vecîbeler bildirilmiştir. 
Bu vecîbeler İsrâ sûresinin 23. ila 39. âyetleri arasında belirtilen 12 
maddeden ibârettir ve şunlardır: 
“Allaha hiç bir surette şirk koymayın! Anne ve babanıza hürmet ve itâat 
edin! Hısım ve akrabaya, fakir ve yoksullara, gurbette kalmış kimselere, 
yolculara yardım edin! Geçim endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin! 
Yetimlerin mallarına dokunmayın! Onlara hoş muâmele edin! Zinâya 
yaklaşmayın! Haksız yere kimseyi öldürmeyin! Verilen sözü tutun! Ölçü ve 
tartıda doğruluğa dikkat edin! Bilmediğiniz bir şeyin ardına körü körüne 

takılıp gitmeyin! Yer yüzünde kibir ve gurur taslayarak yürümeyin!” 

Bu mu'cizeyi zaman ve mekân mefhumlarıyle açıklamak ve akıl ile îzâh 

etmek mümkün değildir. İlâhi kudretin ve Peygamberlik mertebesinin ne demek 
olduğunu idrak edebilenler, bu hâdisede bir gariplik görmezler. Allah ve Resûlüne 
inananlar mu'cizeye de inanırlar. 
Bu gece yapılacak ibadet 
Bu gecenin gününü oruçla, gecesini ibadetle geçirmelidir. Kur’an-ı kerim, 
okumalı namaz kılmalıdır. Peygamber efendimiz buyurdu ki: 
“Receb ayında bir gün, bir gece vardır ki, bir kimse o gün oruç tutsa, 
gecesinde namaz kılsa, ibâdete devam eylese, bir senenin bütün günlerini 
oruç tutmuş, bütün gecelerini ibâdetle geçirmiş sevâbı verilir. O gün Recebin 
yirmiyedinci günüdür.” 
“Bir kimse, Recep ayının yirmiyedinci günü oruç tutsa, Allahü teâlâ o 
kimseye altmış ay oruç tutma sevabı yazar”  
8 - REGÂİB GECESİ:  
Receb ayının ilk Cum’a gecesine “Regâib gecesi” denir. Receb ayının her 
gecesi kıymetlidir. Her Cum’a gecesi de kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya 
gelince, dahâ kıymetli olmakdadır. Regâib gecesinin kıymeti, çeşidli hadîs-i şerîfler 
ile bildirilmişdir.  
Allahü teâlâ, bu gecede mü'min kullarına ragîbetler ya'nî ihsânlar, ikrâmlar 
yapar. O gece yapılan duâ reddolmaz ve namaz, oruç, sadaka gibi ibâdetlere kat 
kat sevâb verilir. O geceye hürmet edenleri affeder. 
Regâib kandilinin, Resûlullah efendimizin babası Hz. Abdullah'ın evlendiği 
gece ile hiçbir ilgisi yoktur. Memleketimizde ve birçok İslâm memleketlerinde, bir 
asırdan beri, Abdullah'ın evlendiği geceye, Regâib kandili ismini veriyorlar. Regâib 
gecesine böyle ma'nâ vermek doğru değildir. 
Böyle söylemek, Resûlullah efendimizin dokuz aydan önce dünyayı teşrîf 
etmiş olduğunu bildirmek olur ki, bu da, noksanlık ve kusûrdur. Her bakımdan, her 
insanın üstünde ve her bakımdan kusûrsuz olduğu gibi, Amine vâlidemizi 
nûrlandırdığı zaman da, noksan ve kusûrlu değildi. Bu zamanın noksan olması, tıp 
ilminde ayıp ve kusûr sayılmaktadır. 
Receb ayı, kıymetli aylardan olduğu için her gecesi kıymetlidir. Her cum'a 
gecesi de kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya gelince daha kıymetli 
olmaktadır. Regaib Gecesi'nin kıymeti, çeşitli hadîs-i şerîfler ile bildirilmiştir. İşte bu 
gece, bu kıymetli gecedir. 
Peygamber efendimiz, “Receb-i şerefin ilk cum'a gecesinden gafil 
olmayın!”  buyurdu. 
“Regâib gecesinden gâfil olma!” 
Bir defasında, Peygamber efendimiz, Receb ayında tutulacak oruçların 
fazîletini anlatıyordu. Orada bulunanlardan, yaşı ve pîr-i fânî bir zât ayağa kalkıp: 
- Yâ Resûlallah, ben Receb ayının hepsini oruç tutamam, dediğinde; 
Peygamber efendimiz: 
- Sen Receb ayının birinci, onbeşinci, sonuncu günleri oruç tut, hepsini 
tutmuş sevâbına kavuşursun. Çünkü sevaplar on misli yazılır. Fakat sen Receb-i 

şerîfin ilk cum'a gecesinden gafil olma ki, melekler o geceye Regâib gecesi demişlerdir. 

Zîra o gece, gecenin üçte biri geçtikten sonra göklerde ve yerde bir 

melek kalmaz, hepsi Kâ'be-i muazzama etrafında toplanırlar. Allahü teâlâ onlara 
hitâben: 
"Ey meleklerim dilediğinizi benden isteyiniz." buyurur. Onlar: 
"Yâ Rabbî, istediğimiz, Receb ayında oruç tutanları mağfiret etmendir." deyip, 
isteklerini arzederler. Allahü teâlâ: 
"Ben, Receb ayında oruç tutanları mağfiret ettim buyurur." 
Recebin ilk Cum’a gecesini ihyâ edene (saygı gösterene), Allahü teâlâ kabr 
azâbı yapmaz. Duâlarını kabûl eder. Yalnız, yedi kimseyi afv etmez ve duâlarını
kabûl etmez: Fâiz alan veya veren, müslümanları aşağı gören, anasına, 
babasına eziyyet eden, karşı gelen çocuk, müslüman olan ve islâmiyyete 
uyan kocasını dinlemiyen kadın, şarkı ve çalgıcılığı san’at edinenler, livâta ve 
zinâ edenler, beş vakt nemâzı kılmıyanlar.  
Bunlar, bu günâhlardan vaz geçmedikce, tevbe etmedikce, duâları kabûl 
olmaz. Ananın, babanın, kocanın, hiç kimsenin, islâmiyyete uymıyan emri 
dinlenilmez, yapılmaz. Fakat, anaya, babaya, yine tatlı söylemek, onları
incitmemek lâzımdır. Ana baba kâfir ise, onları kiliseden, meyhâneden, sırtda 
taşıyarak bile, geri getirmek lâzımdır. Fakat, oralara götürmek lâzım değildir. 
Mübârek geceler, İslâm dîninin kıymet verdiği gecelerdir. Allahü teâlâ 
kullarına çok acıdığı için ba'zı gecelere, ba'zı günlere kıymet vermiş, bu 
gecelerdeki, günlerdeki duâ ve tevbeleri kabûl edeceğini bildirmiştir. 
Bu geceleri ihyâ etmeli, ya'nî kazâ namazı kılmalı, Kur'ân-ı kerîm okumalı, 
duâ ve tevbe etmeli, sadaka vermeli, Müslümanları sevindirmeli, bunların 
sevâblarını ölmüşlere de hediye etmelidir. Gündüzleri de oruç tutmalıdır. Bu 
gecelere saygı göstermelidir. Saygı göstermek, günâh işlememekle olur. 
Bir an evvel kazâ borçlarından kurtulmak için çalışmalıdır. Kazâ borcu olanın, 
nâfile ibâdetlerle meşgul olması uygun değildir. Nâfile ibâdetlerin sevâbına 
kavuşabilmek için, farzları yapmak ve farz borçlarını bitirmek, harâmdan sakınmak 
lâzımdır. 
Mübârek günlerde ve aylarda yapılan duâlar kabûl edildiği gibi, bu aylarda 
yapılan bedduâlar da reddolunmaz. Bunun için, büyükleri, bilhassa ana-babayı
üzmemeli, onların bedduâsını almamalıdır. Bu geceyi fırsat bilip, büyüklerimizi 
ziyâret etmeli, onların gönüllerini ve hayır duâlarını almalıdır.  
Yakınları uzakta olanlar, telefonla arayıp kandillerini tebrik etmelidir. Bütün 
Müslümanlar, mübârek günlerde, gecelerde birbirlerini arayıp tebrikleşmelidir. 
Regaib namazı yoktur 
Bazıları Regâib, Berât ve Kadir gecesinde nâfile namazları cemâ'atle 
kılmaktadırlar. Hâlbuki, nâfile namazları cemâ'atle kılmak mekrûhtur. Ayrıca 
Regâib namazı diye bir namaz kılınmaktadır. Regâib namazı, hicretten dörtyüz 
seksen sene sonra ortaya çıkmıştır. Birçok âlimler bunun, çirkin bid'at olduğunu 
yazıyor. Çok kimsenin kılmasına aldanmamalı, sünnet sanmamalıdır. 
Bu gece de diğer mübarek gecelerde olduğu gibi, ibadetle; Kur’an-ı kerim 
okumalı, kaza namazı kılmalı, gündüzünde oruç tutmalı, bu kıymetli geceyi gaflet 
içinde geçirmemelidir.  9- MUHARREM GECESİ:  
Muharrem ayının birinci gecesi, Müslümanların kamerî yılbaşı gecesidir. 
Muharrem ayı, islâm kamerî senesinin birinci ayıdır. Muharrem ayının birinci günü 
Müslümanların kamerî senesinin, birinci günüdür.  
Gayri müslimler, kendi yılbaşıları olan ocak ayının birinci gecesinde, noel 
baba yapıyorlar. Güyâ hıristiyan dîninin emr etdiği küfrleri işliyorlar. Bu gecede 
tapınıyorlar. Müslümanlar da, kendi sene başı gecelerinde ve günlerinde 
müsâfeha ederek, mektûblaşarak tebrîkleşir. Birbirlerini ziyâret eder, hediyye 
verirler. Senebaşını mecmû’a ve gazetelerle kutlarlar. Yeni senenin, birbirlerine ve 
bütün Müslümanlara hayrlı ve bereketli olması için duâ ederler. Büyükleri, 
akrabâyı, âlimleri evinde ziyâret edip duâlarını alırlar. O gün, bayram gibi temiz 
giyinirler. Fakîrlere sadaka verirler. 
Başlangıç zamanına göre iki türlü takvim kullanılmaktadır. Milâdî takvim, Hicrî 
takvim. Milâdî sene, İsâ aleyhisselâmın doğum günü zannedilen zamandan 
başlamaktadır. Hicrî sene ise, Peygamber efendimizin Medîne'ye hicret ettiği 
seneden başlamaktadır. Peygamber efendimiz Medîne-i münevvereye hicreti 
şöyle olmuştur: 
Hicret nasıl oldu? 
Son Akabe bî'atıyla, antlaşmasıyla, Medîne; müslümanlara, huzur bulacakları
ve sığınacakları bir yer olmuştu. İkinci Akabe bî'atını duyan Mekkeli müşriklerin 
tutumları, çok şiddetli ve pek tehlikeli bir hâl almıştı. 
Müslümanlar için Mekke'de kalmak, tahammül edilemeyecek derecede idi. 
Peygamber efendimize durumlarını arz ederek, hicret için müsâade istediler. Bir 
gün, sevgili Peygamberimiz, sevinçli bir hâlde Eshâbının yanına gelip; "Sizin 
hicret edeceğiniz yer bana bildirildi. Orası Medîne'dir. Oraya hicret ediniz. 
Allahü teâlâ Medîne'yi size emniyet ve huzur bulacağınız bir yurt kıldı" 
buyurdu. 
Resûlullah efendimizin izni ve tavsiyesi üzerine müslümanlar, Medîne'ye 
birbiri ardınca bölük bölük hicret etmeye başladılar. Peygamber efendimiz, hicret 
edenlere son derece ihtiyatlı ve tedbirli davranmalarını sıkı sıkıya tenbih ediyordu. 
Müslümanlar, müşriklerin dikkatini çekmemek için küçük kâfileler hâlinde yola 
çıkıyor ve mümkün mertebe gizli hareket ediyorlardı. 
Medîne'ye ilk hicret eden Ebû Seleme, müşriklerden çok eziyet görmüştü. 
Neden sonra işin farkına varan müşrikler hicret için yola çıkan müslümanlardan, 
görebildiklerini yoldan çevirmeye, kadınları kocalarından ayırmaya, gücü 
yettiklerini hapse atmaya başladılar ve çeşitli cefâlara tâbi tuttular. Onları
dinlerinden döndürmek için her türlü eziyeti yaptılar. Fakat bir iç harbin patlak 
vermesinden korktukları için, öldürmeye cesâret edemediler. Müslümanlar ise, 
buna rağmen her fırsatı değerlendirerek Medîne yollarına düştüler. 
Hazret-i Ömer de, bir gün kılıcını kuşandı. Yanına oklarını ve mızrağını alıp 
herkesin önünde Kâbe'yi yedi defa tavâf etti. Oradaki müşriklere, yüksek sesle 
şunları söyledi: "İşte ben de dînimi korumak için Allahü teâlânın yolunda hicret 
ediyorum. Karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak, anasını ağlatmak isteyen varsa 
şu vâdinin arkasında önüme çıksın!..." 
Böylece hazret-i Ömer ile yirmi kadar müslüman, güpe gündüz, çekinmeden 

Medîne'ye doğru yola çıktılar. O'nun korkusundan bu kâfileye hiç kimse dokunamadı. 

Artık göçlerin arkası kesilmiyor. Eshâb-ı kirâm bölük bölük Medîne'ye 

ulaşıyordu. 
Müslümanların çoğu, Medine'ye hicret edince, hazret-i Ebû Bekir de hicret 
için izin istedi. Resûl-i ekrem; 
- Sabır eyle. Ümîdim odur ki; Allahü teâlâ bana da izin verir. Beraber 
hicret ederiz, buyurdu. Hazret-i Ebû Bekir; 
- "Anam-babam sana fedâ olsun! Böyle ihtimâl var mıdır?" diye sorunca, 
Peygamberimiz;   
- Evet vardır, buyurarak sevindirdi. 
Hazret-i Ebû Bekir hicret için iki deve satın aldı ve o günü beklemeye başladı. 
Artık Mekke'de; Sevgili Peygamberimiz ile hazret-i Ebû Bekir, hazret-i Ali, fakîrler, 
hastalar, ihtiyârlar ve müşriklerin hapse attığı mü'minler kalmıştı. 
Diğer taraftan Medîneli müslümanlar, ya'nî Ensâr, hicret eden Mekkelileri 
ya'nî Muhâcirleri çok iyi karşılayıp, misâfir ettiler. Aralarında kuvvetli bir birlik 
meydana geldi. 
Resûlullahın da hicret edip müslümanların başına geçeceği ihtimâliyle, 
Mekkeli müşrikler telâşa kapılmışlardı. Mühim işleri görüşmek için bir araya 
geldikleri Dâr-ün-Nedve'de toplandılar, ne yapacaklarını konuşmaya başladılar. 
Şeytan, Şeyh-i Necdî kılığında ya'nî ihtiyâr bir Necdli şeklinde müşriklerin 
yanına geldi. Konuşmalarını dinledi. Çeşitli teklifler öne sürüldü. Fakat hiç biri 
beğenilmedi. Sonra şeytan söze karışt: 
- Düşündüklerinizin hiç biri çâre olamaz. Çünkü O'ndaki güler yüz ve tatlı dil 
her tedbiri bozar. Başka çâre düşününüz, diyerek fikrini söyledi. 
Kureyşin reisi olan Ebû Cehil, 
- Her kabîleden kuvvetli bir kimse seçelim. Ellerinde kılıçları ile Muhammed'in 
üzerine saldırsınlar. Kılıç vurup kanını döksünler. Kimin öldürdüğü belli olmasın. 
Böylece mecbûren diyete râzı olurlar. Biz de diyetini verir, sıkıntıdan kurtuluruz, 
dedi. 
Şeytan da, bu fikri beğendi ve harâretle teşvik ve tavsiye etti. Müşrikler bu 
hazırlık içindeyken Allahü teâlâ, Resûlüne hicret emri verdi. Cebrâil aleyhisselâm 
gelerek, müşriklerin kararını ve o gece yatağında yatmamasını bildirdi. 
Sevgili Peygamberimiz hazret-i Ali'ye kendi yatağında yatmasını, bıraktığı
emânetleri sâhiplerine vermesini söyleyerek, 
- Bu gece yatağımda yat uyu, şu hırkamı da üzerine ört! Korkma, sana hiç bir 
zarar gelmez" buyurdu. 
Hazret-i Ali, Peygamber efendimizin emrettiği şekilde yattı. Habîbullahın 
yerine hiç korkmadan kendi nefsini fedâ etmeye hazırdı. 
Hicret gecesi müşrikler, Resûlullah efendimizin saâdethânelerinin etrafını
sarmışlardı. Peygamber efendimiz mübârek evlerinden çıktılar. Yâsîn-i şerîf 
sûresinin başından on âyet-i kerîmeyi okudular ve bir avuç toprak alıp kâfirlerin 
başına saçtılar. Resûlullah efendimiz sıhhat ve selâmetle aralarından geçip, 
hazret-i Ebû Bekir'in evine ulaştı. Müşriklerden hiç biri O'nu görememişti. 
Bir müddet sonra müşriklerin yanına biri gelip sordu: 
- Burada ne bekliyorsunuz? 
- Evden çıkmasını bekliyoruz. 
- Yemîn ederim ki, Muhammed aranızdan geçip gitti, başınıza da toprak 
saçtı. Müşrikler, ellerini başlarına götürdüler. Hakîkaten, başlarında toprak buldular. 
Derhal kapıya hücum edip içeri girdiler. 
O'nun muhâfazasına me'mur mu ettiniz? 
Hazret-i Ali'yi, Resûl aleyhisselâmın yatağında görünce, Resûl-i ekremin 
nerede olduğunu sordular. Hazret-i Ali, 
- Bilmem! Beni, O'nun muhâfazasına me'mur mu ettiniz? dedi. 
Bunun üzerine hazret-i Ali'yi tartakladılar. Kâbe'nin yanında bir müddet 
hapsettikten sonra bıraktılar. Müşrikler, Resûlullah efendimizi bulmak için dışarıya 
çıkıp aramaya başladılar. 
Her yeri aramalarına rağmen, bulamadılar ve çılgına döndüler. En azılıları
olan Ebû Cehil, Mekke ve civârında tellâllar bağırtarak, sevgili Peygamberimizi ve 
hazret-i Ebû Bekir'i bulup getirenlere ve yerlerini bildireceklere 100 deve vereceğini 
va'd etti. Onun bu va'dini duyan ve mala tamâh eden ba'zı kimseler silâhlanıp, 
atlarına binerek aramaya koyuldular.   
"Yâ Resûlallah, içeri girmeyin! Ben gireyim, orada zararlı bir şey varsa, bana 
gelsin, mübârek zâtınıza bir keder, bir elem değmesin" 
Resûlullah efendimiz, müşriklerin üzerine toprak saçarak uzaklaşıp hazret-i 
Ebû Bekir'in evine gitti. Hazreti Ebû Bekir'e, 
- Hicret etmeme izin verildi, buyurunca, Ebû Bekr-i Sıddîk heyecanla, 
- Mübârek ayağınızın tozuna yüzümü süreyim yâ Resûlallah!... Ben de 
beraber miyim?" diye sorunca, Efendimiz, 
- Evet... buyurdu. 
Hazret-i Sıddîk, sevincinden ağladı. Gözyaşları arasında, 
- Anam-babam, canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Develer hazır. 
Hangisini murâd ederseniz onu kabûl buyurunuz, dedi. Âlemlerin sultânı, 
- Benim olmayan deveye binmem. Ancak bedeliyle alırım, buyurdu. Bu kesin 
emir karşısında mecbur kalan hazret-i Sıddîk, devenin bedelini söyledi. 
Hazret-i Ebû Bekir, Abdullah bin Üreykıt isminde, kılavuzluğu ile meşhûr olan 
zâtı çağırıp, yol göstermesi için ücretle tuttu ve develeri üç gün sonra Sevr 
dağındaki mağaraya getirmesini emretti. 
Safer ayının 27'sinde perşembe günü, Peygamber efendimiz ve Ebû Bekr-i 
Sıddîk yanlarına bir miktar yiyecek alarak yola çıktılar. İzleri belli olmasın diye 
parmaklarına basarak gidiyorlardı. Hazret-i Ebû Bekir, Resûlullahın çevresinde, 
ba'zan sola, ba'zan sağa, öne, arkaya gidiyordu. Peygamberimiz, niçin böyle 
yaptığını sorunca, 
- Etraftan gelecek bir tehlikeyi önlemek için. Eğer bir zarar gelirse önce bana 
gelsin. Canım yüksek zâtınıza fedâ olsun yâ Resûlallah! dedi. Server-i âlem 
efendimiz buyurdular ki:  
- Yâ Ebâ Bekr! Başıma gelecek bir musîbetin, benim yerime, senin başına 
gelmiş olmasını ister misin? Hazret-i Sıddîk, 
- Evet yâ Resûlallah! Seni hak dinle, hak peygamber olarak gönderen Allahü 
teâlâya yemîn ederim ki, gelecek bir musîbetin, senin yerine, benim başıma 
gelmesini isterim, dedi. 
Sevgili Peygamberimizin nâlini dar olduğundan, yolda parçalandı ve mübârek 
ayakları yaralandı, yürüyecek hâli kalmamıştı. Güçlükle dağa çıkıp mağaraya 

ulaştılar. Kapı önüne geldiklerinde, hazret-i Ebû Bekir; - Allah için yâ Resûlallah,

 içeri girmeyin! Ben gireyim, orada zararlı bir şey 

varsa, bana gelsin, mübârek zâtınıza bir keder, bir elem değmesin, dedi ve içeri 
girdi. 
İçeriyi süpürüp temizledi. Sağında, solunda irili ufaklı bir çok delikler vardı. 
Hırkasını parçalayıp, delikleri kapadı, fakat bir açık kaldı. Onu da ökçesi ile 
kapayıp, Resûlullahı içeri da'vet eyledi. 
Peygamber efendimiz içeri girdi ve mübârek başını Ebû Bekir'in kucağına 
koyup uyudu. O zaman, hazret-i Sıddîk'in ayağını yılan soktu. Resûlullahın 
uyanmaması için sabredip, hiç hareket etmedi. Fakat gözyaşı Resûlullahın 
mübârek yüzüne damlayınca; 
- Ne oldu yâ Ebâ Bekr? buyurdular. Hazret-i Ebû Bekir, 
Ayağım ile kapattığım delikten, bir yılan ayağımı soktu, dedi. 
Resûlullah efendimiz, Ebû Bekir'in yarasına, iyi olması için mübârek ağzının 
yaşından sürünce, acısı hemen dindi, şifâ buldu. 
Örümcek ağı ve güvercin yuvası
Resûlullah efendimiz ve Ebû Bekr-i Sıddîk içerde iken, müşrikler, iz tâkib ede 
ede mağaranın önüne geldiler. Ağzını bir örümceğin ördüğünü ve iki güvercinin de 
yuva yaptığını gördüler. İz sürücü Kürz bin Alkame; "İşte burada iz kesildi" dedi. 
Müşrikler, "Eğer, onlar buraya girmiş olsalardı, kapının üzerindeki örümcek ağının 
yırtılmış olması lâzım gelirdi. Bu örümcek, ağını, Muhammed doğmadan önce 
örmüştür" dediler. Müşrikler kapı önünde münâkaşa ederken, içerde hazret-i Ebû 
Bekir endişeye kapıldı. Kâinâtın sultânı efendimiz buyurdu: 
- Yâ Ebâ Bekr! Üzülme!.. Şüphesiz Allahü teâlâ bizimledir. 
Sevgili Peygamberimiz ile hazret-i Ebû Bekir, bu mağarada geceli gündüzlü 
üç gün kaldılar. Hazret-i Ebû Bekir'in oğlu Abdullah, Mekke'de duyduklarını, 
geceleyin mağaraya gelip haber veriyor ve sürülerinin çobanı ^Amir bin Füheyre 
ise, geceleri süt getirip izleri siliyordu. 
Sevr mağarasından dördüncü günü ayrılan sevgili Peygamberimiz, Kusvâ 
adlı devesine binerek Mekke'den ayrıldı. ^Alemlerin efendisi, Allahü teâlânın 
medhettiği, beldelerin en kıymetlisi olan Mekke-i mükerremeden, vatanından 
ayrılıyordu. Devesini Harem-i şerîfe doğru döndürüp, mahzûn bir hâlde; "Vallahi 
Sen, Allahü teâlânın yarattığı yerlerin en hayırlısı, Rabbim katında en sevgili 
olanısın! Senden çıkarılmamış olsa idim, çıkmazdım. Bana, senden daha güzel, 
daha sevgili yurt yoktur. Kavmim beni, senden çıkarmamış olsalardı, çıkmaz, 
senden başka bir yerde yurt, yuva tutmazdım" buyurdu. 
O anda Cebrâil aleyhisselâm inip, 
- Yâ Resûlallah! Vatanına müştâk mısın, özledin mi?" dedi. Efendimiz de, 
- "Evet, müştâkım!" buyurdular. Cebrâil aleyhisselâm, sonunda Mekke'ye 
döneceğini müjdeleyen, Kasas sûresi 85. âyet-i kerîmesini okudu. 
Yolculuk sâkin geçiyordu. Resûlullah efendimiz, Kudeyd denilen yere 
geldiklerinde, Ümmü Ma'bed isminde, cömertliğiyle meşhur, akıllı, iffetli bir hanımın 
çadırı önünde durdu. Ücretiyle yiyecek hurma ve et almak istediler. Ümmü Ma'bed 
dedi ki: 
- Eğer olsa idi, para ile değil, ziyâfet çeker, ikrâmda bulunurdum. Resûlullah, 
- Süt var mı? diye sordu: - Yoktur. Davarlar kısırdır, diye cevap verdi. Kâinâtın sultânı çadırın yanında 
duran zayıf bir koyunu işâret ederek buyurdular ki: 
- Bu koyunu sağmama izin verir misiniz? 
- Anam-babam sana fedâ olsun, sütü yoktur, fakat onu sağmanıza hiçbir şey 
mâni değildir. 
Resûlullah efendimiz, koyunun yanına gelip, Allahü teâlânın ismini zikrettiler. 
Bereket ile duâ ettikten sonra, mübârek elini koyunun memesine sürdüler. O anda 
meme, süt ile doldu ve akmağa başladı. Hemen kap getirip doldurdular. Önce 
Ümmü Ma'bed'e verdiler. O içtikten sonra, hazret-i Ebû Bekir'e ve diğerlerine verip 
doyuncaya kadar içmelerini sağladı. 
En sonunda kendisi içti. Bir daha mübârek elini koyunun memesine dokunup 
sığadılar ve çadırda bulunan en büyük kabı istediler. Onu da doldurup Ümmü 
Ma'bed'e teslim ettiler. İçtikleri sütün kıymeti kadar da para verdiler. 
Oradan ayrıldıktan sonra, Ümmü Ma'bed'in kocası geldi ve sütü gördü. 
Sevinerek sordu: 
- Bu süt nereden geldi? 
- Bir mübârek kimse gelip, hânemizi şereflendirdi. Gördüklerin, O'nun 
himmeti ve bereketidir. 
- Târif eder misin? Sıfatı ve cemâli nasıldır? 
- Gördüğüm o mübârek zât, pek biçimli ve güzel yüzlü idi. Gözlerinde bir 
miktar kırmızılık, sesinde nâziklik vardı. Mübârek kirpikleri uzun idi. Gözünün akı
pek beyaz, karası çok siyah olup, kudretten sürmeli idi. Saçları siyah, sakalı sık idi. 
Sustuğunda, üzerinde bir vekar ve ağırbaşlılık vardı. Konuşurken tebessüm ediyor, 
sözleri, sanki dizilmiş birer inci gibi ağzından tatlı tatlı dökülüyordu. Uzaktan çok 
heybetli görünüyor, yakına gelince, çok tatlı ve câzip bir hâl alıyordu. Yanında 
bulunanlar, emrini yerine getirmek için canla başla koşuyorlardı, diyerek, daha pek 
çok hasletlerini saydı. Bunları hayretle dinleyen kocası; 
- Yemîn ederim ki, bu zât, Kureyş'in aradığı kimsedir. Eğer ben O'na 
rastlasaydım, hizmetiyle şereflenir, yanından ayrılmazdım, dedi. 
Hemen ardı sıra gidip Rîm vâdisinde yetişti ve müslüman oldu.  
Sürâka, atını ne kadar zorladıysa da, onu bir türlü kurtaramadı. Çâresiz 
kalınca, şefkat ve merhamet sâhibi olan Resûlullah efendimize yalvarmaya 
başladı. 
Müşrikler, hicret için Medîne'ye doğru yola çıkan Muhammed aleyhisselâmı
ve hazret-i Ebû Bekir'i devamlı arıyorlardı. Bulamadıkları takdirde kendileri için pek 
büyük bir tehlike baş gösterecekti. Çünkü, müslümanların bir "İslâm Devleti" kurup, 
kısa zamanda kendilerini ortadan kaldırabileceklerini düşünüyorlardı. Bu sebeple 
müşrikler, her şeylerini ortaya koydular. 
Peygamber efendimizle hazret-i Ebû Bekir'i öldürene veya esîr edene; yüz 
devenin yanı sıra sayısız mal ve para vereceklerini va'd ettiler. Bu haber, Sürâka 
bin Mâlik'in mensûbu olduğu Müdlicoğulları arasında da yayıldı. Sürâka bin Mâlik, 
iyi iz sürerdi. Bu yüzden olup bitenlerle yakından ilgilendi. 
Allahü teâlâ bizimledir! 
Müdlicoğulları bir salı günü, Sürâka bin Mâlik'in oturduğu bölge olan 
Kudeyd'de, toplanmışlardı. Toplantıda Sürâka bin Mâlik de vardı. O sırada 

Kureyş'in adamlarından biri gelip, Sürâka'ya, - Ey Sürâka! Yemîn ederim ki, 

ben az önce, sâhile doğru giden üç kişilik bir 

kâfile gördüm. Onlar herhâlde Muhammed ile Eshâbıdır, dedi. 
Sürâka, durumu anladı. Fakat, ortaya çok fazla mükâfat konulduğu için, bunu 
tek başına elde etmek istiyordu. Bu sebeple başkasının haberdar olmasını arzu 
etmiyordu. 
- Hayır, o senin gördüğün kimseler, filân kişilerdir. Biraz önce geçmişlerdi. 
Onları biz de gördük, diyerek, önemli bir şey yokmuş gibi konuştu. 
Sürâka bin Mâlik, biraz daha bekledi, belli etmeden yola çıktı. Nihâyet izlerini 
buldu. Yaklaşınca birbirlerini iyice görebiliyorlardı. Hattâ Sürâka, Peygamber 
efendimizin okuduğu Kur'ân-ı kerîmi bile işitiyordu. Fakat, Resûl-i ekrem arkalarına 
hiç bakmıyorlardı. Hazret-i Ebû Bekir geriye bakınca, Sürâka'yı görüp, telâşa 
kapıldı. Peygamber efendimiz ona, mağaradaki gibi; "Üzülme, Allahü teâlâ bizimle 
beraberdir" buyurdu. 
Sürâka, Peygamber efendimize saldırabilecek kadar yaklaştı. 
- Yâ Muhammed! Seni, bugün benden kim koruyacak! dedi. 
Server-i âlem efendimiz de, 
- Beni, Cebbâr ve Kahhâr olan Allahü teâlâ korur, cevâbını verdi. 
Peygamber efendimiz; "Yâ Rabbî! Onu düşür" diye duâ buyurdu. O sırada 
Sürâka'nın atı, iki ön ayaklarıyla dizlerine kadar yere battı. Bundan kurtulup, tekrar 
saldırmaya teşebbüs edince, atının ayakları yine yere saplandı. Sürâka, atını ne 
kadar zorladıysa da, onu bir türlü kurtaramadı. Çâresiz kalınca, şefkat ve 
merhamet sâhibi olan Resûlullah efendimize yalvarmaya başladı. Zarar 
vermiyeceğini söylüyordu. Kâinâtın efendisi; "Yâ Rabbî! Eğer o sözünde doğru ve 
samîmî ise, atını kurtar" diye duâ etti. 
“Sen müslüman olmadıkça...” 
Sürâka bin Mâlik'in atı, ancak bu duâdan sonra çukurdan kurtulabilmişti. 
Kurtulduğu için Resûlullaha deve ve sığır mükâfat va'detti. 
Peygamberimiz kabûl etmedi ve ona: "Ey Sürâka! Sen İslâm dînini kabûl 
etmedikçe, ben de senin deveni ve sığırını arzu etmem, istemem. Sen bizi 
gördüğünü gizli tut, yeter. Hiç kimsenin bize yetişmesine meydan verme" buyurdu. 
Allahü teâlâ dileyince her şey oluyordu. O'na hâlis bir şekilde güvenip, rızâsı
yolunda yürüyünce, akıl almaz hâdiseler meydana geliyordu. Resûlullah efendimizi 
öldürüp, büyük mükâfatlara kavuşma hırsıyla, kükreyen bir aslan tavrıyla yola 
çıkan Sürâka, artık; mûnis, uysal, bir çocuk gibiydi.   
Sürâka, Mekke'nin fethinden sonra gelip müslüman oldu. Peygamber 
efendimiz, "Ey Sürâka, Kisrâ'nın bileziklerini kollarında görür gibiyim" buyurdu. 
Hazret-i Ömer zamanında, Kisrâ'nın ülkesi İran fethedilip, ganimet olarak bilezikleri 
Halifeye getirilmişti. Halife, bunları Sürâka'ya verdi. Sürâka Resûlullahın sözlerini 
hatırlayıp ağladı. 
Peygamber efendimiz, hazret-i Ebû Bekir, Âmir bin Füheyre ve kılavuzdan 
Abdullah bin Üreykıt, Hicret'in birinci senesi Rebî'ül-evvel ayının sekizinde 
pazartesi günü, Mîlâdî 622 yılı Eylül ayının 20. günü kuşluk vakti "Kubâ" köyüne 
ulaştılar. Bu gün, müslümanların Hicrî Şemsî yılının sene başı oldu. Külsüm bin 
Hidm isminde bir müslümanın evinde kaldılar.   Burada ilk mescidi yaptılar. Kubâ vâdisinde ilk Cum'a namazını kıldılar ve ilk 
hutbeyi îrâd ettiler. Kubâ mescidi, âyet-i kerîmede meâlen; "Temeli takvâ üzerine 
kurulan mescid" diye buyrularak medh edildi. 
Nihayet hazret-i Ali'de hicret etti. 
Bu arada Mekke'de kalan hazret-i Ali, Resûlullah efendimizin Kâbe-i şerîfte 
devamlı bulundukları makâma oturdu. "Resûl-i ekremde kimin nesi var ise, gelsin 
alsın!" diye nidâ ettirdi. Herkes gelip, nişânını söyleyerek emânetini aldı. Böylece 
emânetler sâhiplerine teslim edildi. 
Mekke-i mükerremede kalan Eshâb-ı güzîn, hazret-i Ali'nin kanadı altına 
sığındılar. Resûlullahın saâdethâneleri Mekke'de olduğu müddetçe, hazret-i Ali de 
orada kaldı. Bir zaman sonra Resûl-i ekrem efendimiz, evinin Medîne-i 
münevvereye getirilmesini emir buyurdular.  Allahın aslanı hazret-i Ali, Kureyş
kâfirlerinin toplandıkları yere gitti. "İnşâallahü teâlâ yarın Medîne-i münevvereye 
gidiyorum. Bir diyeceğiniz var mı? Ben burada iken söyleyin" buyurdu. 
Hepsi başlarını eğip, hiçbir şey söylemediler. Sabah olunca, hazret-i Ali, 
Resûl-i ekrem efendimizin eşyâlarını toplayıp, Resûlullah efendimizin Ehl-i Beyti ve 
kendi akrabâları ile berâber yola koyuldu. Resûlullah efendimize, şişmiş olan 
ayaklarından kanlar akar vaziyette, Kubâ'da yetişti. 
Gündüzleri saklanıp, geceleri yaya olarak yürüdüğü bu yolculuğun sonunda, 
Peygamberimizin huzûruna gidemiyecek bir hâle gelmişti. Resûl-i ekrem efendimiz 
bunu haber alınca, bizzat kendisi teşrif etmiş, hazret-i Ali'yi görünce hâline acımış, 
sevgili, fedâkâr amcazâdesini kucaklamış, mübârek elleriyle o hak yolunda 
binlerce meşakkate katlanmış olan nârin, nâzik ayaklarını okşamış, kendisine 
âfiyeti için duâ buyurmuştu. Hattâ hazret-i Ali'nin bu fedâkârlığı üzerine; 
"İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allahü teâlânın rızâsı için nefsini fedâ eder" âyet-i 
celîlesi nâzil oldu. 
Medîne'ye daha önce hicret eden Eshâb-ı kirâm ile Medîneli müslümanlar, 
Kâinâtın sultânının Mekke'den hicret için hareket ettiğini duyunca, teşrifini 
harâretle ve heyecanla bekliyorlardı. Bu sebeple Medîne-i münevverenin dış
semtlerine gözcüler koyup, şehirlerini şereflendirecekleri anda, Efendimizi 
karşılamak için can atıyorlardı. 
O'nun muhabbetiyle yananlar, kızgın çölün suya olan hasreti gibi gözlerini 
ufka dikerek günlerce beklediler. Nihâyet birden; "Geliyorlar! Geliyorlar!.." diye 
bir ses işitildi. Sesi duyanlar, sıcak çölün ortalarına doğru göz gezdirmeğe 
başladılar. Evet!.. Evet!.. Onlar da kızgın çölde, güneşin yakıcı sıcaklığına rağmen, 
büyük bir heybetle kendilerine doğru ilerlediklerini görmüşlerdi. 
Habibullah geliyor baş tacımız geliyor 
Sevinçle birbirlerine; "Müjde!.. Müjde!.. Resûlullah geliyor!.. 
Peygamberimiz geliyor!.. Sevinin ey Medîneliler!.. Bayram edin! Habîbullah 
geliyor!.. Baş tâcımız geliyor!.." diyerek bağırmaya başladılar. Bu haber bir anda 
Medîne-i münevvere sokaklarını doldurdu. Yedisinden yetmişine, yaşlısından 
hastasına kadar herkes, bu eşi görülmedik sevinçli haberi bekliyorlardı. 
Bütün Medîneliler en güzel elbiselerini giyenerek, sür'atle Âlemlerin efendisini 
karşılamak için koştular. Tekbîr sedâları semâyı çınlatıyor, sevinçten gözyaşları
sel gibi akıyordu. Hüzün ve mutluluk dolu bir hava esiyor ve Medîne, târihinde en 

güzel günlerden birini yaşıyordu. Bir tarafta, herkesin "Emîn" lâkabıyla tanıdığı,

 Allahü teâlânın Habîbini öldürmek için üzerine mükâfat koyanlar; diğer tarafta ise 

O'nu ve arkadaşlarını korumak, bağırlarına basmak ve bu uğurda canlarını fedâ 
etmek istiyenler vardı. 
Herkeste büyük bir heyecan ve merak başladı. Acaba Kusvâ nereye 
çökecekti?! Medîne içine doğru Kusvâ ilerliyor, her kapının önünden geçerken ev 
sâhipleri heyecanla bekliyorlardı.. 
Peygamber efendimiz Medîne'ye iyice yaklaşmıştı. Mubârek hicreti son 
bulmak üzereydi. Medîneliler bir an önce sevgili Peygamberimizin nûrlu cemâlini 
görmek istiyorlardı. Medîne, Medîne olalı böyle sevinçli, böyle mubârek bir an 
görmemişti. Bu, o güne kadar, yaşanmamış bir bayramdı. 
Benzeri görülmemiş ve görülemeyecek olan bu bayramda, çocuklar ve 
kadınlar şöyle şiirler terennüm ediyorlardı: 
"Tale'al-bedrü aleynâ, 
Min seniyyât-il-vedâ', 
Veceb-eş-şükrü aleynâ, 
Mâ de'â lillahi dâ'. 
Eyyüh-el-meb'ûsu fînâ, 
Ci'te bil-emr-il mutâ'!.." 
Türkçesi: 
Seniyyet-ül vedâ'dan, Bedr doğdu üstümüze, 
Hakka da'vet ettikçe, şükr vâcib oldu bize. 
Sen bize gönderildin, emrullahı getirdin, 
Medîne'ye hoş geldin, şeref verir da'vetin. 
İzzet ikrâmla dolduk, eskilerden kurtulduk, 
Şana kavuştuk doyduk, ziyândaydık kâr bulduk. 
Zulmet gideren ay der, "selâm ehline deyin, 
Muhammed'e (aleyhisselâm) uyana, aslâ zulüm etmeyin." 
Hep birlikte söz verdik, yemîn edilen günde, 
Doğruluk yolumuzdur, hâinlik olmaz dînde. 
Vallahi ben unutmam, elemsiz gün hiç yoktu, 
Şâhidsin Emn yıldızı, vefân sevgin pek çoktu. 
"Hoş geldin yâ Resûlallah!.." "Bize buyurun yâ Resûlallah!.."  şeklindeki 
istekler ortalığı çınlatıyordu. 
Medîne'nin ileri gelen kimselerinden ba'zıları Kusvâ'nın yularından tutup; "Yâ 

Resûlallah! Bize buyurun..." diyerek istirhamda bulundular. Onlara, -

 "Devemin yularını bırakınız. O me'mûrdur. Kimin evinin önünde 

çökerse, orada misâfir olurum!' buyurdular. 
Herkeste büyük bir heyecan ve merak başladı. Acaba Kusvâ nereye 
çökecekti?! Medîne içine doğru Kusvâ ilerliyor, her kapının önünden geçerken ev 
sâhipleri; "Yâ Resûlallah! Bizi teşrif ediniz, bizi teşrif ediniz!" diye yalvarıyorlardı. 
Peygamber efendimiz onlara tebessüm buyurarak, 
- "Devenin yolunu açınız! Nereye çökeceği ona buyurulmuştur" diyordu. 
Kusvâ, nihâyet Peygamber efendimizin bugünkü mescid-i şerîfinin kapısının 
bulunduğu yere çöktü. Resûlullah devesinden inmediler. Hayvan tekrar ayağa 
kalktı. Yürümeye başladı. Eski yere dönüp çöktü ve bir daha kalkmadı. Bunun 
üzerine Efendimiz, Kusvâ'nın üzerinden inip, 
- İnşâallah menzilimiz burasıdır, buyurdu. Sonra, 
- Burası kimindir? buyurunca, 
- Yâ Resûlallah! Amr'ın oğulları Süheyl ve Sehl'indir, diye cevap verdiler. Bu 
çocuklar yetim idi. Peygamberimiz, 
- Akrabâlarımızdan hangisinin evi buraya daha yakındır? buyurdu. 
Benim evim daha yakındır... 
Zîrâ Resûlullah efendimizin dedesi Abdülmuttalib'in annesi, 
Neccâroğullarından idi. Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri sevinçle, 
- Yâ Resûlallah! Benim evim daha yakındır. İşte şu evim, şu da kapısı, 
diyerek heyecanla gösterdi. 
Kusvâ'nın yükünü indirip, Resûlullah efendimizi buyur etti. Medîneli 
müslümanlar ve Muhâcirler, Efendimizin hicretine pek ziyâde sevindiler. İşte 
Resûlullahın bu hicreti müslümanların hicri yılbaşısı kabûl edildi. 
Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî, İstanbul'un Fethi için İstanbul'a gelip şehîd olan, 
Eyüp Sultan'da Metfûn bulunan mubârek zâttır. 
Resûlullah efendimizin hicreti ile başlayan Hicrî kamerî takvimin sene başı, 
Muharrem ayının ilk günüdür. Bu günde müslümanlar, birbirinin yeni yılını tebrik 
eder büyüklerin elleri öpülür, hayır duâlar alınır. Böyle günler vesîle edilerek 
dargınlıklar, kırgınlıklar giderilir. Allahü teâlânın verdiği ni'metler için, emirleri 
yaparak, yasaklardan sakınarak şükredilir. Günahlardan tevbe edilir. Çoluk 
çocuğa, yakınlara, tanıdıklara iyilik ve ikrâmlarda bulunulur. 
Okunacak duâ 
Peygamber efendimiz, “ Her kim Muharremin ilk günü bu duâyı üç kere 
okursa, Cenab-ı Hak o kimseyi, gelecek Muharreme kadar bütün belalardan emin 
kılar.” buyurdu. 
“Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdülillahi Rabbilâlemîn.Vessalâtü 
vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihi ecmaîn. 
Allâhümme entel ebediyyül kadîm. Elhayyülkerîm. El hannânül mennân 
vehâzihî senetün cedîdetün es elüke fîhel ısmete mineşşeytânirracîm vel 
avne alâ hâzihin nefsel emmârati bissû’i veliştigâle bimâ yugarribunî  ileyke 
yâ zel celâli vel ikrâm. Birahmetike yâ erhamerrâhımîn. Ve sallallâhü ve 
selleme alâ seyyidinâ ve nebiyyinâ muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve 
ehli beytihî ecmaîn. 10 -AŞÛRE GECESİ:  
Muharrem ayının onuncu gecesidir. Muharrem ayı, Kur’ân-ı kerîmde kıymet 
verilen dört aydan biridir. Aşûre, bu ayın en kıymetli gecesidir. Allahü teâlâ, birçok 
duâları Aşûre günü kabûl buyurdu: 
 Âdem aleyhisselâmın tevbesinin kabûl olması, Nûh aleyhisselâmın gemisinin 
tûfândan kurtulması, Yûnüs aleyhisselâmın balığın karnından çıkması, İbrâhîm 
aleyhisselâmın Nemrûdun ateşinde yanmaması, İdrîs aleyhisselâmın diri olarak 
göke çıkarılması, Ya’kûb aleyhisselâmın, oğlu Yûsüf aleyhisselâma kavuşması ve 
gözlerindeki perdenin kalkması, Yûsüf aleyhisselâmın kuyudan çıkması, Eyyûb 
aleyhisselâmın hastalıkdan kurtulması, Mûsâ aleyhisselâmın Kızıldenizden geçip, 
Fir’avnın boğulması ve Îsâ aleyhisselâmın vilâdeti ve yehûdîlerin öldürmesinden 
kurtulup, diri olarak göke çıkarılması hep Aşûre günü oldu.  
Nûh aleyhisselâm gemide aşûre tatlısı pişirdiği için Müslümanların 
Muharremin onuncu günü aşûre pişirmesi ibâdet olmaz. Muhammed aleyhisselâm 
ve Eshâb-ı kirâm  böyle yapmadı. Bugün aşûre pişirmeği ibâdet sanmak, bid’atdir, 
günâhdır. Muhammed aleyhisselâmın yapdığı veyâ emr etdiği şeyleri yapmak 
ibâdet olur. Din kitâblarının yazmadığı, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirmediği şeyleri 
yapmak, sevâb olmaz. Günâh olur. O gün, bugüne mahsus ibâdet sanmadan 
herhangi bir tatlı yapmak tanıdıklara ziyâfet, fakirlere sadaka vermek sünnettir, 
ibâdettir. 
Hazret-i Hüseyn, o gün şehîd oldu diyerek, mâtem tutmak, döğünmek de 
bid’atdir. Günâhdır. Şî’îler, hazret-i Hüseyn için mâtem tutuyorlar. Hazret-i 
Hüseyni, hazret-i Alînin oğlu olduğu için, tapınırcasına övüyorlar. Ehl-i sünnet ise, 
onu Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” torunu olduğu için çok 
seviyoruz. İslâmiyyetde mâtem tutmak yoktur. Müslimanlar, yalnız Aşûre günü 
mâtem tutmaz. Kerbelâ fâciasını hâtırlayınca her zamân üzülür. Kalbleri sızlar. 
Gözleri kan ağlar. İslâmiyyetde mâtem tutmak olsaydı, Aşûre günü değil, 
Resûlullahın Tâifde mubârek ayaklarının kana boyandığı ve Uhudda mubârek 
dişinin kırılıp, mubârek yüzünün kanadığı ve vefât etdiği gün mâtem tutulurdu. 
Aşûre günün fazileti 
Aşûre gününün fâziletleri hakkında hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Aşûre gününün fazîletine kavuşmağa bakınız. Çünkü o gün, Allahü teâlânın 
günler arasında seçtiği mübârek bir gündür. Bu gün oruç tutan kimseye, Allahü 
teâlâ, meleklerin, peygamberlerin, şehîdlerin ve sâlihlerin ibâdetleri kadar sevâb 
verir.” 
“Aşûre günü oruç tutun! Çoluk çocuğunuza iyilik yapın! Bir kimse, Aşûre günü 
çoluk çocuğuna iyilik yapıp, sevindirse, Allahü teâlâ, ona senenin diğer günlerini iyi 
eder.” 
“Ramazan-ı şerîf ayındaki oruçlardan sonra, en fazîletli oruç, Muharrem 
ayının orucudur. Farz namazlardan sonra en fâziletli namaz gece namazıdır.” 
“Aşûre gününün orucu, bir senelik geçmiş günâhlara keffârettir.” 
“Aşûre günü zerre kadar sadaka veren kimseye, Allahü teâlâ Uhud dağı
kadar sevâb verir.” 
“Aşûre günü gusleden, Allahü teâlâ katında annesinden yeni doğmuş gibi 
günâhlarından temizlenir.” “Aşûre günü bir yetimin başını okşayan kimseyi, Allahü teâlâ, yetimin her kılı
için Cennette bir derece yükseltir.” 
“Allahü teâlâ, Aşûre gününü diğer günlerden üstün kılmıştır. Allahü teâlâ, 
gökleri, yeri, dağları, denizleri, yıldızları, Arşı ve melekleri, Âdem aleyhisselâmı, 
Aşûre günü yarattı. İbrâhim aleyhisselâmın dünyaya gelişi ve Nemrud'un 
ateşinden kurtuluşu Aşûre günü oldu. Oğlunun yerine kesmek için büyük koç ihsân 
edildi. Firavun'un boğuluşu, İsâ aleyhisselâmın göğe kaldırılışı, Eyyûb 
aleyhisselâmın belâdan kurtuluşu, Aşûre gününde olmuştur.” 
“Muharrem ayında bir gün oruç tutana, bugüne karşılık otuz gün oruç sevâbı
yazılır.” 
“Aşûre gecesi bir mü'mine iftâr verene, Allahü teâlâ katında bütün Ümmet-i 
Muhammed'e iftâr vermiş, karınlarını doyurmuş gibi sevâb yazılır.” 
“Aşûre gününde bir hastayı ziyâret eden, bütün insanları ziyâret etmiş gibi 
olur. Aşûre gününde bir kimseye su veren, hiç isyân etmemiş gibi olur.” 
“Aşûre günü tutulan oruç, kırk yıllık günâha keffârettir. Aşûre gecesini ihyâ 
edip, sabahleyin de oruç tutan kimse, ölüm acısını duymayarak vefât eder.” 
“Muharrem'in onunda tutulan oruç, bir senelik gelecek günâhlara keffâret 
olur.” 
Aşûre günü, oruç tutmanın sevâbı çoktur. Yalnız Aşûre günü oruç tutmak 
câiz değildir. Mekrûhtur. Mekrûh olmaması için, Muharremin 9. 10. veya 10. 11. 
veya 9. 10. 11. günleri tutmak lâzımdır. 
Abdullah bin Abbâs hazretleri buyurdu ki: 
“Muharremin onuncu gününde oruç tutmak istiyorsanız, dokuzuncu ve 
onuncu günleri de tutunuz. Yahûdilere benzemeyiniz.” 
Muharrem ayı (yeni yıl) duası
Şihabeddini Sühreverdi hazretleri, Muharrem ayının birinde okunan şu 
duâyı bir kimse aşure günü okursa, ölümden emir kılar. Ölümü mukadder olan bu 
duâyı okuyamaz, demiştir.  
“Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdülillahi Rabbilâlemîn.Vessalâtü 
vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihi ecmaîn. 
Allâhümme entel ebediyyül kadîm. Elhayyülkerîm. El hannânül mennân 
vehâzihî senetün cedîdetün es elüke fîhel ısmete mineşşeytânirracîm vel 
avne alâ hâzihin nefsel emmârati bissû’i veliştigâle bimâ yugarribunî  ileyke 
yâ zel celâli vel ikrâm. Birahmetike yâ erhamerrâhımîn. Ve sallallâhü ve 
selleme alâ seyyidinâ ve nebiyyinâ muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve 
ehli beytihî ecmaîn.” 
Yukarıdaki on geceden, beşinci, altıncı, yedinci ve sekizinci gecelere (Kandil) 
geceleri denir. 
Bir zamanda veya bir yerde veya birşeyi okumakda, yapmakda, çok sevâb 
verileceğini işitince, o sevâba kavuşmağı niyyet ederek, düşünerek yapana, bu 
haber doğru olmasa bile, Allahü teâlâ, o sevâbları ihsân eder. Fakat, bunun 
islâmiyyet tarafından yasak edilmemiş birşey olması lâzımdır. DİĞER MÜBAREK GÜNLER VE GECELER 
Yukarıda bildirilen on geceden başka, fıtr bayramının diğer geceleri, Zil-hicce 
ayının ilk on geceleri, Muharremin ilk on geceleri ve her Cum’a ve pazartesi gecesi 
de mubârekdir.  
Hadîs-i şerîfte,“Allahü teâlâ, ibâdetler içinde, Zil-hiccenin ilk on gününde 
yapılanları dahâ çok sever. Bu günlerde tutulan bir gün oruca, bir senelik 
oruc [nâfile oruc] sevâbı verilir. Gecelerinde kılınan nemâz, Kadr gecesinde 
kılınan nemâz gibidir. Bu günlerde çok tesbîh, tehlîl ve tekbîr ediniz!” 
buyuruldu. 
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular ki, “Her kim her ayın 
Perşembe ve Pazartesi günleri oruc tutsa, Hak teâlâ hazretleri, o kula, 
yediyüz sene oruc tutmuş gibi sevâb i’tâ buyurur.” 
Cum’a günü  
Senenin belli günleri kıymetli olduğu gibi, haftanın günleri de farklıdır. Allahü 
teâlâ, bazı günleri diğerlerinden daha fazîletli yaratmıştır. Diğer ümmetlerde de bu 
günler farklı olmuştur. Müslümanların cum'a günü kıymetlidir. Sevgili 
Peygamberimiz buyurdu ki: 
“Cumartesi günleri yahûdîlere, pazar günleri nasârâya verildiği gibi, 
cum'a günü, müslümanlara verildi. Bugün, müslümanlara hayır, bereket, 
iyilik vardır.” 
Cuma, müminlerin bayramıdır. Cuma günü yapılan ibâdetlere iki kat sevab 
verilir. Bugün işlenen günahlar da iki kat yazılır. Bilhassa Cuma gününü, 
günahlardan kaçarak ibâdetle geçirmeye çalışmalıdır! Hadis-i şeriflerde buyuruldu 
ki: 
“Cuma günü selametle geçerse, diğer günler de selametle geçer.”  
“Cuma günü gusledenin günahları affolur.” 
 “Allahü teâlâ, bugünden itibaren kıyamete kadar size Cumayı farz kıldı. 
Adil veya zâlim bir imam, başkan zamanında küçümseyerek veya inkar 
ederek Cumayı terkedenin iki yakası bir araya gelmesin! Böyle bir kimse 
tevbe etmezse, onun namazı, zekâtı, haccı, orucu ve hiç bir ibâdeti kabul 
olmaz.” 
“Cuma namazı yolunda ayakları tozlanana Cehennem ateşi haramdır.”  
 “Ana-babasının kabrini, cuma günleri ziyaret edenin günahları affolur. 
Haklarını ödemiş olur.” 
Cum’a günü okunacak duâlar 
“Cuma günü sabah namazından önce, "Estagfirullahelazim ellezi la ilahe illa 
hüvel hayyel kayyume ve etubü ileyh" okuyanın, deniz köpüğü kadar da olsa 
günahları affolur.”  
(Bir şey okumakla böyle büyük mükâfat verilebilmesi için, o kişinin, düzgün 
itikada sahip olması, kul hakkını, kazaya kalan farzlarını ödemesi ve haramlardan 
vazgeçmesi şarttır.) 
“Cuma namazından sonra, yedi defa ihlas ve muavvizeteyn okuyanı, Allahü 
teâlâ, bir hafta, kazadan, belâdan, kötü işlerden korur.” (İhlas. Kul hüvallahü 
ehaddır. Muavvizeteyn, kul euzülerdir.) 

“Cuma günü 80 salevat getirenin, 80 yıllık günahı affolur.”

 “Cuma günü veya gecesi Duhan suresini okuyana Cennette bir köşk ihsan 

edilir.”  
“Cuma gecesi Kehf suresi okuyan, Kıyamette, yerden göğe kadar bir nurla 
aydınlanır. İki Cuma arasında işlediği günahlar da affolur.” 
“Cuma gecesi Yasin suresini okuyanın, günahları affedilir.”   
“Cuma gecesi iki rekat namaz kılıp, her rekatta bir Fatiha, bir Ayet-el Kürsi, 
15 İhlas okuyup selam verdikten sonra bana bin salevat okuyan, beni rüyada 
görür.” 
Önce borçlar sonra nafileler! 
Nâfile ibâdetlerin sevâbına kavuşabilmek için, îmânda ve farzlarda kusûr 
olmamak ve günâhlara tevbe etmek ve ibâdet olarak yapmağa niyyet etmek 
şartdır. Farz borcu olanın, sünnetleri, nafile zları kabul olmaz. 
Abdülkâdir-i Geylânînin hazretleri “Fütûhulgayb” kitâbının ve bunun, 
Abdülhak Dehlevî, fârisî şerhinin, Hindistân baskısı, ikiyüzyetmişdördüncü 
sahîfede, Hz. Alî  aşağıdaki hadîs-i şerîfi haber verdi: 
Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, “Farz nemâzı kılmamış
olanın nâfile nemâzları kılması, vakti temâm olmuş hâmile kadına benzer. 
Çocuğu olacağı günlerde, çocuğu düşürür, aldırır. Çocuğu yok olduğu için, 
bu kadına, hâmile denemez. Ana da denemez. Bu kimse de böyledir. Farz 
nemâzlarını ödemedikce, Allahü teâlâ, nâfile nemâzlarını kabûl etmez”. 
 Büyük âlim, hadîs-i şerîf mütehassısı Abdülhak Dehlevî  hazretleri, bu 
kitâbı fârisî şerh ederken buyuruyor ki, “Bu hadîs-i şerîf, farz borclarını kazâ 
etmeyip de, sünnetleri ve nâfileleri kılanların, boş yere uğraşdıklarını
bildirmekdedir. Çünkü, farz ve vâcib olmıyan namazlara nâfile namâz denir. 
Farzlarla birlikde kılınan nâfilelere (Müekked sünnet) namâzlar denir. Farzla 
birlikde kılınması bildirilmiyenlere (Zevâid sünnet) nemâzları denir”. 
Farz namazın önemi ile ilgili hadis-i şeriflerde buyurdu ki: 
“Kıyâmet günü, îmandan sonra, ilk suâl namazdan olacaktır” 
“Allahü teâlâ buyuracak ki, “Ey kulum, namaz hesabının altından 
kalkarsan, kurtuluş senindir. Öteki hesapları kolaylaştırırım!”.  
“Bir namazı, bilerek, özürsüz kılmıyan kimse, bir hukbe Cehennemde 
kalacaktır!” (Bir hukbe seksen senedir.) 
 Dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mütehassıs olan S. Abdülhakim Arvasî
hazretleri, “Yıllarca kaza borcu olan, sünnetleri kılarken, kaza namazına niyet 
ederek kılmalıdır. Böyle niyet etmek, dört mezhepte de gerekir. Hanefî 
mezhebinde, namazı özürsüz kazaya bırakmak ekber-i kebâirdir. Bu çok büyük 
günah, her namaz kılacak kadar boş zaman geçince, bir misli artmaktadır. Çünkü, 
namazı boş zamanlarda hemen kaza etmek de farzdır.  
Hesaba, sayıya sığmıyan bu müdhiş günahtan ve azâbından kurtulmak için, 
sabah namazından başka dört vakit namazın sünnetlerini ve Cuma namazlarının 
ilk, son ve vakit sünnetlerini kılarken, kılınmamış farz namazını ve yatsının son 
sünnetini kılarken vitr namazını kaza etmeye niyet ederek kılmalıdır. Böyle 
olduğunu isbât eden delîller, Hanefî âlimlerinin kitaplarında pek çoktur. 
Sünnetleri kaza niyetiyle kılmak için, öğle namazının ilk dört rekât sünnetini 
kılarken, ilk kazaya kalmış öğlenin farzını niyet ederek, kaza kılmalıdır. Öğlenin 

son sünnetini kılarken, ilk kazaya kalmış sabahın farzını niyet ederek, kaza kılmalıdır. 

İkindinin sünnetini kılarken, ikindi farzını niyet ederek, kaza kılmalıdır. 

Akşamın sünnetini kılarken, üç rekât akşam farzını niyet ederek, kaza kılmalıdır. 
Yatsının ilk sünnetini kılarken, yatsı farzını ve son sünnetini kılarken de, ilk kazaya 
kalmış vitri niyet ederek üç rekât olarak, kaza etmelidir. Böylece her gün bir günlük 
kaza ödenir. Terâvîh namazlarını kılarken de, kaza niyet ederek, kaza kılmalıdır. 
Kaç senelik kaza namazı varsa, buna, o kadar sene devam etmelidir. Kazalar 
bitince, yine sünnetleri kılmaya başlamalıdır” buyuruyor. 
Diğer fetvalar 
Sünnetleri kılarken kaza namazına da niyet etmek gerektiği, Trablus Fetva 
emini Ramiz-ül-mülk'ün, Eşşihab'daki fetvasında da bildirilmektedir. 
Tatarhaniyye'de, “Sünnet kılarken kaza namazına da niyet etmek daha iyidir” 
deniyor. (Uyun-ül-besair s. 103) 
Sünnetleri kılarken, kazaya niyet edilirse, sünnetler de kabul olur. (Fetava-i 
kübra)  
Sünnet yerine kaza kılan, sünneti terk etmiş olmaz. Fakat sünnetin sevabına 
kavuşmak için, kazayı kılarken, sünneti kılmaya da niyet etmelidir. Vaktin farzını
kılarken, sünnete de niyet edilirse, sünnet sahih olmaz. Fakat, kaza kılarken 
sünnete de niyet etmek sahih olur. (Eşbah)  
Büyük âlim İbni Nüceym'e soruldu ki, kaza namazı olan kimse, sünnetleri 
kılarken kazaya niyet ederek kılsa, sünnetleri terk etmiş olur mu? Cevabında, 
“Sünnetleri terk etmiş olmaz. Çünkü sünnetleri kılmaktan maksat, o vakit içinde 
farzdan başka bir namaz daha kılmaktır. Kaza kılmakla, sünnet de yerine getirilmiş
olur.” (Nevadir-i fıkhiyye fi mezheb-il-eimmet-il Hanefiyye s. 36)  
Bazı Bid'atler                                      
Edilen duâlardan istenilen faydaların tam olması için Ehl-i sünnet itikadında 
olmak ve bid’atlerden uzak durmak lazım geldiğini bildirmiştik. Bunun için bazı
meşhur bidatleri bildirmekte fayda var.  
Dinde yapılan her değişiklik ve reform bid'attır. Bid'at, sonradan yapılan şey 
demektir. Peygamber efendimizin ve dört halîfesinin zamanlarında bulunmayıp da, 
onlardan sonra, dinde meydana çıkarılan, ibâdet olarak yapılmağa başlanan 
şeylerdir. Meselâ müezzinin sadece kâmet getirmesi gerekirken bunun dışında üç 
ihlâs okuması, tesbih çektirmesi bid'attir. 
Bid'atlerden bazıları şunlardır: 
1. Dinin küfür alâmeti dediği şeyleri zarûret olmadan kullanmak, en kötü 
bid'attır. Îmânın gitmesine sebep olur.  
2. Eshâb-ı kirâmı  kötüleyen, bid'at sâhibi olur. Ebû Bekir ile Ömer'in hilâfete 
hakları yok idi demek küfürdür. Mezhepsizlik, mezheblere inanmamak, dört 
mezhebten birinde olmamak bid’attır. Bu, aynı zamanda Ehli sünnet itikatında 
olmanın şartıdır.  
3. Cenâze olduğunu bildirmek için, minârelerde salât okunması mu'teber 
kitaplarda yazılı değildir, bid'attır 
4.. Namazlardan sonra hemen âyet-el-kürsî okumak lâzım iken, önce Salâten 
tüncînâyı ve başka duâ okumak bid'attır. Namazdan sonra secde edip de kalkmak 
bid'attır. 5. Namazda selâmdan sonra, üç kerre söylenen (Estagfirullah)ı müezzinin 
yüksek sesle söylemesi bid'at olur. 
6. Eli göğse koyarak, selâmlaşmak bid'attir. 
7. İbâdetleri, hoparlörle yapmak (Ezan okumak, namaz kıldırmak...) bid'attır. 
Televizyondaki, radyodaki imâma uymak câiz olmadığı gibi, bu seslerle ibâdet 
yapmak da sahîh olmaz. Bid'at ve büyük günâh olur. 
8. Sakalın sünnete uygun ya'nî, çenedeki ile birlikte bir tutam uzunlukta 
olmaması, kısa olması bid'attır.  
9. (Zekeriyyâ sofrası) denilen adak bid'attır. Yahûdî âdetidir. 
10. Câmide her namazdan sonra birbiri ile müsâfeha etmek bid'attır. (Bayram 
günleri, câmilerde müsâfeha ederek bayramlaşmak ve namazlardan sonra, âdet 
etmeden, ara sıra müsâfeha etmek câizdir. 
11. Kur'ân-ı kerîmi şarkı söyler gibi okumak bid'attır. Elhân ile, ya'nî mûsikîye 
uyarak tecvîdi bozmak bid'at ve dinlemesi de büyük günâhtır. Kur'ân-ı kerîmi, 
tekbîrleri ve ilâhîleri çalgı ile, ney çalarak okumak, bunun için tehlikeli bid'attır. 
Kur'ân-ı kerîmi güzel ses ile, tecvîd ile okumalıdır. Tegannî ile, kelimeleri değiştirip 
nağmeye uydurarak okumak harâmdır.( Itrî efendi, İslâm tekbîrini, segâh 
makâmında bestelemekle, islâmiyete bir hizmet yapmamış, dîne bir bid'at 
karıştırmıştır.) 
12. Kur'ân-ı kerîmi ücret ile okumak, bâtıl ve bid'attır. 
13. Dîni türk mûsikîsi, tasavvuf müziği diye bid'atler uyduruldu. Bunların bid'at 
olduğu, Kâdî-zâdenin (Birgivî vasıyyetnâmesi) şerhinde uzun yazılıdır. 
14. Kefenin üçten fazla parça olması bid'at olur. Meselâ kefene sarık ilâve 
etmek bid'at olur. 
15. Cenâzede yüksek sesle tekbîr, tehlîl, ilâhîler okumak bid'attır. 
16. Mezâr taşı üzerine âyet-i kerîme, mubârek isimler, şiir, Fâtiha kelimesini 
yazmak, câiz değildir. Asırlardan beri yazılıyor ise de, kötü bir bid'attır. 
17. Ölü evinden yemek, helva dağıtılması bid'attır. Birinci, üçüncü, yedinci, 
kırkıncı, elliikinci ve elliüçüncü gibi günlerde helva, çörek gibi şeyler yapmak ve 
kabir başında yemek dağıtmak ve hâfızları, hocaları, mevlidcileri toplayıp, okutup 
yemek vermek mekrûhtur. 
18. Evliyânın kabirlerinde kandil, mum yakmak bid'attır. 
Otuziki farz 
Bir çocuk bâliğ olduğu zaman ve bir kâfir (Kelime-i tevhîd) söyleyince, yâni, 
(Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlullah) deyince ve bunun mânasını bilip 
inanınca (Müslüman) olur. Kâfirin günahlarının hepsi hemen affolur. Fakat, 
bunların her müslüman gibi, imkân bulunca, îmanın altı şartını, yâni (Âmentü)yü 
ezberlemeleri ve mânasını öğrenerek bunlara inanmaları ve (İslâmiyetin hepsini, 
yâni Muhammed aleyhisselâmın söylediği emirlerin ve yasakların hepsini Allahü 
teâlânın bildirmiş olduğuna inandım) demeleri lâzımdır. Daha sonra imkân 
buldukça, bütün huylardan ve karşılaştığı işlerden farz olanları, yâni emrolunanları
ve haram olanları, yâni yasak edilmiş olanları öğrenmesi de farzdır. Bunları
öğrenmenin ve farzları yapmanın ve haramlardan sakınmanın farz olduğunu inkâr 
ederse, yâni inanmazsa îmanı gider. Bu öğrendiklerinden birini beğenmezse, 
kabûl etmezse mürted olur. Mürted, (Lâ ilahe illallah) demekle ve İslâmiyetin bazı

emirlerini yapmakla, meselâ namaz kılmakla, oruç tutmakla, hacca gitmekle,

 hayrât ve hasenât yapmakla müslüman olmaz. Bu iyiliklerinin âhırette hiç faydasını

görmez. İnkârından, yâni inanmadığı şeyden tevbe etmesi, pişman olması
lâzımdır. 
İslâm âlimleri, her müslümanın öğrenmesi, inanması ve tâbi olması lâzım 
olan farzlardan otuziki ve ayrıca ellidört adedini seçmişlerdir. 
Îmanın şartı: Altı (6) 
İslâmın şartı: Beş (5) 
Namazın farzı: Oniki (12) 
Abdestin farzı: Dört (4) 
Guslün farzı: Üç (3) 
Teyemmümün farzı: İki (2) 
Teyemmümün farzına üç diyenler de vardır. Bu zaman, hepsi otuzüç farz 
olur. 
Îmamın Şartları  
Her müslüman imanın şartlarını yani, “Âmentü billâhi ve Melâiketihi ve 
Kütübihi ve Rüsülihi vel Yevmil-âhiri ve bil Kaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ 
vel-ba’sü ba’delmevti hakkun, eşhedü en lâilâhe illallah ve eşhedü enne 
Muhammeden abdühü ve resûlühü” diye Âmentünün esaslarını ezberlemesi ve 
manâsını ve islâm bilgilerinden kendisine lâzım olanları iyice öğrenmesi lâzımdır. 
Amentünün manası şudur:  
1- Allahü teâlânın varlığına ve birliğine inanmak. 
2- Meleklerine inanmak. 
3- Allahü teâlânın indirdiği kitaplarına inanmak. 
4- Allahü teâlânın Peygamberlerine inanmak. 
5- Âhiret gününe inanmak. 
6- Kadere, yâni hayr ve şerlerin (iyilik ve kötülüklerin) Allahü teâlâdan 
olduğuna inanmak. 
(Bunların geniş olarak izahını öğrenmek için, Hakikat Kitabevinin (0212 523 
45 56) hazırladığı, “ Herkese Lazım Olan İmân” kitabını okumalıdır”  
İslâmın Şartları  
1- Kelime-i şehâdet getirmek. 
2- Her gün beş kere vakti geline namaz kılmak. 
3- Malın zekâtını vermek. 
4- Ramazan ayında her gün oruç tutmak. 
5- Gücü yetenin ömründe bir kere hac etmesidir. 
Namazın Farzları  
A- Dışındaki farzları yedidir. Bunlara şartları da denir. 
1- Hadesten tahâret. 
2- Necasetten tahâret. 
3- Setr-i avret. 
4- İstikbâl-i Kıble. 
5- Vakit. 
6- Niyyet. 
B- İçindeki farzları beştir. Bunlara rükn denir. 1- İftitah veya Tahrime Tekbiri. 
2- Kıyâm. 
3- Kırâat. 
4- Rükû'. 
5- Secde. 
6- Kâde-i âhire. 
Abdestin Farzları  
1- Abdest alırken yüzü yıkamak. 
2- Elleri dirsekleri ile birlikte yıkamak. 
3- Başın dörtte birini mesh etmek. 
4- Ayakları topukları ile birlikte yıkamak. 
Guslün Farzları  
1- Ağzı yıkamak (mazmaza). 
2- Burnu yıkamak (istinşak). 
3- Bütün bedeni yıkamak. 
Teyemmümün Farzları  
1- Cünüplükten veya abdestsizlikten temizlenmek için niyyet etmek. 
2- İki eli temiz toprağa vurup, yüzü mesh etmek ve tekrar iki eli temiz toprağa 
vurup, her iki kolu dirsekten avuca kadar sığamak. 
Dördüncü Bölüm 
SURELERİN FAZİLETİ
İhlâs sûresinin fazîleti 
Ebû Saîd-i Hudrî buyurdu ki: Eshâb-ı kirâmdan biri, sabaha kadar ihlâs 
sûresini tekrar eden birini işitir. Sabah olunca Resûlullah efendimize giderek, bütün 
gece İhlâs okumasını az görerek durumu arz eder. Resûlullah efendimiz de 
buyurdu ki: 
“Nefsim yed-i kudretinde olan Allaha yemîn ederim ki, bu sûreyi okumak, 
bütün Kur'ân-ı kerîmin üçte birine denktir.” 
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Kim İhlâs sûresini gösterişten uzak bir şekilde okursa, Allah onun bedenini 
Cehenneme harâm kılar.” 
“Kim sabah namazından sonra, İhlâs sûresini on bir defa okursa, o gün 
kendisine bir günâh gelip bulaşmaz. Şeytan gayret etse de korunmuş olur.” 
“Bir yolculuğa çıkmak isteyen kimse, evinin kapısını çekip ayrılınca on bir 
defa ihlâs sûresini okursa, o dönünceye kadar Allah onu muhafaza eder.”! 
“Kim akşam namazından sonra (konuşmadan) iki rek'at namaz kılıp, birinci 
rek'atinde Fâtiha ve Kâfîrun, ikinci rek'atinde Fâtiha ve İhlâs sûrelerini okursa, 

yılan, derisinden sıyrılıp çıktığı gibi o da günâhlarından öylece sıyrılıp çıkar.”

 “Ölüm hastalığı içinde iken ihlâs sûresini okuyan kimse, kabirde fitneye 

uğramaz. Melekler onu kanatları üzerine alıp, Sırat'ı geçinceye ve Cennete 
girinceye kadar götürürler.” 
“Yemeğe başlarken besmele çekmeyi unutan kimse, yemeği bitirince ihlâs 
sûresini okusun.” 
“Kabristandan geçerken, onbir ihlâs okuyup, imânla vefat etmiş mevtâların 
rûhlarına hediye eden kimseye, oradaki ölülerin sayısı kadar sevâb verilir.” 
“Yatağa girdiğinde, Fâtiha'yı ve İhlâs sûresini okuyan, ölüm müstesna 
herşeyden emin olur.” 
“Kim hergün, iki yüz defa ihlâs sûresini okursa, borçları hariç, elli yıllık günâhı
affedilir.” 
“Kim ölüm hastalığında, ihlâs sûresini okursa, kabir azabı görmez. Kabrin 
sıkmasından emin olur. Melekler onu kanatlarıyla taşırlar ve Sırattan sür'atli bir 
şekilde geçirirler.” 
"Kim bin defa İhlâs sûresini okursa, Cennetteki makâmını görmeden vefât 
etmez." 
“Kim yatağında uyumak ister, sağ yanına yatar ve yüz defa İhlâs sûresini 
okursa, kıyâmet günü Allahü teâlâ ona; "Ey kulum! Sağ yanın üzere Cennete gir" 
buyuracaktır.” 
“Eve girerken İhlâs-ı şerîfi okuyan fakirlik görmez.” 
Eshâb-ı kirâmdan Hazret-i Süheyl, bu hadîs-i şerîfe uyarak zengin olmuştur. 
Hazret-i Âişe buyurdu ki. Resûlullah efendimiz bir kişiyi, bir birliğin başkanı
olarak gazaya gönderdi. O zat emrindekilere namaz kıldırırken, okuyuşunu daima 
İhlâs sûresi ile bitirdi. İşlerini görüp döndükleri zaman, onun bu hali Peygamber 
efendimize anlatıldı. Peygamber efendimiz; “Bunu niçin yaptığını ona sorun 
bakalım” buyurdu. Sordular. O, “Çünkü bu sûre Rahman'ın sıfatını bildirmektedir. 
Ben de bu sebeple onu okumayı seviyorum” dedi. Bunun üzerine Peygamber 
efendimiz; “Ona haber verin; muhakkak Allahü teâlâ da onu seviyor” buyurdu. 
“Cuma namazından sonra, yedi defa İhlâs ve Mu'avvizeteyn yani Felak ve 
Nâs sûrelerini okuyanı, Allahü teâlâ, bir hafta kazadan, beladan ve kötü işlerden 
korur.” 
“Üç şey kendisinde bulunan kimse, Cennete dilediği kapıdan girecektir. Kul 
hakkını ödeyen, her namazdan sonra onbir defa İhlâs sûresini okuyan, kâtilini 
affederek ölen.” 
“Kim İhlâs sûresini namazda veya namaz dışında yüz kere okursa, Allah ona, 
Cehennemden kurtuluş beratı yazar.” 
“Arefe günü bin İhlâs okuyanın bütün günahları affolur ve her duâsı kabul 
olur. Hepsini Besmele ile okumalıdır.” 
Eshab-ı kiramdan birisi; “Yâ Resûlullah! Kur'ân-ı kerîmin en faziletli sûresi 
hangisidir?” diye sordu. Resûlullah efendimiz; “İhlâs sûresidir” buyurdu. 
Enes bin Mâlik diyor ki: Resûlullah efendimiz birine; “Ey falan, evlendin mi?” 
diye sordu. O kişi; “Hayır, yâ Resûlullah! Hem benim evlenecek bir şeyim de yok” 
dedi. Peygamber efendimiz; “İhlâs sûresini bilmiyor musun?” buyurdu. O zât; 
“Evet, biliyorum” dedi. Peygamber efendimiz; “O sûre Kur'ân-ı kerîmin üçte birine 
denktir” buyurdu. 
"Her kim Kevser sûresini okumaya devam ederse, kalbi yumuşar, Rabbine 

huşû içinde ibâdet eder. Devamlı ibâdet üzere olur." Birisi fakirlikten ve 

geçim sıkıntısından Peygamberimize şikayette bulundu. 

Peygamber efendimiz ona; “Evine girdiğin vakit, kimse varsa selâm ver, kimse 
yoksa kendine selâm ver ve bir defa İhlâs sûresini oku!” buyurdu. O kimse 
Peygamber efendimizin bu emirlerini yaptı. Allahü teâlâ ona öyle bol rızık verdi ki, 
komşularına dağıtmaya başladı. 
Yine hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: 
“Her kim İhlâs sûresini 12 defa okursa, Allahü teâlâ onun için Cennette 12 
köşk bina eder. Hafaza melekleri birbirlerine derler ki: "Haydin yürüyün gidelim de 
kardeşimizin köşklerine bakalım"” 
Muhammed bin Alkamî buyurdu ki: 
“Ölüm hastalığında İhlâs sûresini okuyanlara kabir suâli olmaz.” 
Ahmed bin Hanbel buyurdu ki: “Kabristana girince, Fâtiha, Felak, Nâs ve 
İhlâs sûrelerini okuyunuz. Sevâbını meyyitlere gönderiniz! Sevâbı hepsine ulaşır.” 
İmâm-ı Birgivî buyurdu ki: 
"Ölüm hastası İhlâs sûresini çok okumalıdır." 
Süleyman bin Cezâ buyurdu ki: 
“İhlâs sûresini Besmele ile bin kere okuyan diş ağrısı görmez.) Yine buyurdu 
ki: 
(İhlas, Felak, Nas ve Fâtiha sûrelerini her gün üçer kere okuyan, malını, 
canını çoluk çocuğunu bütün belalardan muhafaza eder.” 
Kevser Sûresinin Fazîleti 
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Kim innâ a'taynâ sûresini okursa, Cenab-ı Hak ona Cennet nehirlerinden su 
içirir.” 
“Cenab-ı Hak buyurur ki: İzzetime yemin ederim ki, seni (Kevser sûresini) kim 
inanarak ve sevâbını umarak okursa onu affederim.” 
Kutbüddin İznikî buyurdu ki: 
“Bir kimse yatacağı vakit, Kevser sûresini okursa ve; "Yâ Rabbî! Beni sabah 
namazına uyandır" derse, Allahü teâlânın izniyle o kimse sabah namazına uyanır.” 
Âlimlerimiz buyurmuştur ki: 
“Her kim bu sûresi Cuma gecesi bin defa okur ve bin defa da salevât-ı şerîfe 
getirir de yatarsa, o gece Resûlullah efendimizi rüyâda görür.” 
Temîmî diyor ki: 
“Her kim Kevser sûresini okumaya devam ederse, kalbi yumuşar, Rabbine 
huşû içinde ibâdet eder. Devamlı ibâdet üzere olur.” 
Mülk sûresinin fazîleti
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Mülk sûresi kötülüklerden engelleyici ve kurtarıcıdır. Kabir azabından 
kurtarır.” 
“Mülk sûresini her gece okuyan kimseden Cenab-ı Hak kabir azabını kaldırır.” 
“Mülk sûresini okumadan yatma! Zira ölürsen kabirde sana yoldaş olur. Her 
gece Mülk sûresini okuyan kimse, Kadr gecesini ihyâ etmiş gibi sevâba nail olur.” 
“Ben Mülk sûresinin, ümmetinmden her insanın kalbinde olmasını severim.” 
“Kur'ân-ı kerîmden otuz âyetlik bir sûre, bir adama şefaat etti ve neticede 
mağfiret oldu. O, Mülk sûresidir.” Eshab-ı kiramdan bir kaçı, bir yere çadır kurbuşlardı. Burada bir kabir 
bulunduğunu bilmiyorlardı. Çadırda mülk sûresinin okunduğu işitildi. 
Resûlullah efendimize bunu haber verdiklerinde: 
“Bu sûre, insanı kabir azabından korur” buyurdu. 
Abdullah ibni Abbâs buyurdu ki: 
“Mülk sûresini oku! Onu ezberle! Çoluk çocuğuna ve komşularına da öğret. 
Zira bu sûre azabdan kurtarıcıdır. 
Okuyan kişiye Hak teâlâ indinde şefaatçidir. Eğer kişi onu ezberlemişse, 
Allahtan onu Cehennemden kurtmasını ister. Allah, o sayede kişiyi kabir 
azabından kurtarır.” 
Muhammed bin Alkamî buyurdu ki: 
“Her gece Tebarake (Mülk) sûresini okuyanlara kabir suâli sorulmaz.” 
Abdullah ibni Mes'ûd buyurdu ki: 
“Birisi vefat edip kabre konduğunda, azab melekleri ölünün başına gelir. Baş
onlara der ki: 
"Ona dokunmayız. Zira o bana, Mülk sûresini okurdu." 
Sonra karın tarafına varıp otururlar. O da der ki: 
"Ona dokunmayınız. Zira o bende Mülk sûresini ezberleyip hıfzetmiştir." 
Bu sebeple bu sûreye, "kabir azabını engelleyici" anlamında "Mânia" 
denilmiştir.” 
Abdullah ibni Mes'ûd buyurdu ki: 
“Kim her gece Mülk sûresini okursa, Allahü teâlâ bu sayede o kişiyi kabir 
azabından kurtarır.” 
(Mülk sûresi, Kur'ân-ı kerîmde 561 - 563 sayfalar arasındadır.) 
Bekara sûresinin fazîleti
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Kur'ân-ı kerîmi okumaya devam ediniz. Çünkü Kur'ân-ı kerîm, kıyamet günü 
okuyucularına şefaatçı olarak gelecektir. Ay gibi parlak ve nûrlu Bekara ve Âl-i 
İmrân sûrelerini okumaya devam ediniz. Çünkü bu iki sûre, kıyâmet gününde iki 
bulut kümesi veya iki gölgeleyici veya gökyüzünde kanatlarını açmış saf saf iki 
alay kuş gibi gelecekler ve kendilerini okuyan kişileri harâretten, ateşten 
koruyacaklar, şefaat edeceklerdir.” 
“Bekara sûresini okumaya devam ediniz. Çünkü onu belleyip öğrenmek 
büyük bir berekettir, onu terketmek yani öğrenmemek ise büyük bir ziyandır. 
“Her şeyin bir zirvesi vardır; Kur'ân-ı kerîmin zirvesi de Bekara sûresidir. Bu 
sûrenin her âyeti ile seksen melek inmiştir.” 
“Evlerinizi kabirlere çevirmeyiniz. Muhakkak ki, içinde Bekara sûresi okunan 
evden şeytan kaçar.” 
“Kim herhangi bir gecede Bekara sûresini okursa, o sayede kendisine 
Cennette tâc giydirilir.” 
(Allahü teâlânın İsm-i a'zamı şu iki âyettir. Bekara sûresi 163. âyeti ile Âl-i 
İmrân sûresinin başıdır.) 
“Her kim Bekara ve Âl-i İmrân sûrelerini gündüzleri okursa akşama kadar 
münâfıklıktan berî olur. Her kim bu sûrelerin her ikisini geceleri okursa, sabaha 
kadar münâfıklıktan beri olur.” 
Hazret-i Ömer buyurdu ki: “Bekara ve Âl-i İmrân sûrelerini geceleri okuyan kimseye, bütün gece ibâdetle 
meşgul olmuş gibi sevab verilir.” 
Abdullah ibni Mes'ûd, buyurdu ki: 
“Evde, Bekara sûresinin başından beş âyet okunduğu gece, şeytan o eve 
giremez.” 
Seyyid Alizâde buyurdu ki: 
“Hatim indirirken, Felak, Nâs sûrelerini okuduktan sonra, hemen Fâtiha ve 
Bekara sûresinin başından beş âyet okumak çok sevâbdır.” 
Âmenerresûlü'nün fazîleti 
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:  
“Bekara sûresinin sonundaki iki âyeti (Âmenerresûlüyü) geceleyin okuyana, 
bunlar ona kâfidir.” 
“Bekara sûresinin başından dört âyeti, Âyet-el kürsîyi ve bunu takip eden iki 
âyeti ve sûrenin sonunda bulunan üç ayeti kim okursa ona ve ehline o gün şeytan 
yaklaşamaz, kötü olan hiçbir şeyle karşılaşmaz. Bu âyetler deliye okunursa Allahü 
teâlânın izniyle iyileşir.” 
“Allahü teâlâ, gökleri ve yeri yaratmadan iki bin yıl önce bir kitab yazdı ve o 
kitabdan iki âyet indirerek Bekara sûresini bu iki âyetle kapadı. Bu iki âyet, bir evde 
üç gece okunmazsa, Şeytân o eve yaklaşır.” 
“Âmenerresûlü'yü öğrenin!.. Kadınlarınıza, çocuklarınıza da öğretin. Çünkü 
bunlar hem Kur'ân-ı kerîm, hem de duâdır.” 
“Dört şey Arş-ı a'zam altındaki hazineden indirildi. Fâtiha, âyet-el-kürsî, 
Âmenerresûlü, Kevser sûresi.” 
Hazret-i Ömer buyurdu ki: 
“Akıllı kişi Bekara sûresinin sonunda bulunan âyetleri (Âmenerresûlü) 
okumadan uyamaz.” 
Hazret-i Ali buyurdu ki: “Bekara sûresinin sonundan üç âyet-i kerîmeyi 
okumadan uyuyan bir kimseye ben akıllı diyemem.” 
İmâm-ı Nevevî buyurdu ki: Bu âyet-i kerîmelere okumak geceyi ihyâ etmeye 
kâfidir. Bazıları da, kötülüklerden korunmasına kâfi gelir demişlerdir. 
İbni Âbidîn buyuruyor ki: 
“Defin bittikten sonra, birkaç dakika etrafında oturup veya çömelip, sessizce 
Bekara sûresinin başını ve sonunu okumak meyyit için duâ ve istigfâr etmek 
müstehabdır.” 
Abdullah ibni Mes'ûd buyurdu ki: 
“Resûlullah efendimize Mi'racda üç hususi şey verildi. Birincisi beş vakit 
namaz. İkincisi, Âmenerresûlü, Üçüncüsü Ümmetinden Allaha hiç bir şeyi ortak 
koşmadan ölenlerin günâhlarına şefaat etme.” 
Allâme Bedreddin Aynî buyurdu ki: 
“Âmenerresûlüyü okuyanlar için, bu âyetler, gece ibâdet, vird ve zikr yerine 
geçer. Sevâb ve fazîlet olarak yeter. O gece, olması muhtemel âfetlerden, 
şeytanın, insanların ve cinlerin şerrinden korur.” 
[Âmenerresûlü Kur'ân-ı kerîmin 50. sayfasındadır.] 
Âyet-el kürsî'nin fazîleti 
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: “Farz namazlarından sonra Âyet-el kürsî okuyan kimse ile Cennet arasında, 
ölümden başka mani yoktur.” 
“Kim, Âyet-el kürsî'yi okursa, Allahü teâlâ, onun o saatten itibaren sabaha 
kadar, iyiliklerini yazacak, kötülüklerini silecek bir melek gönderir.” 
“Bu âyet herhangi bir evde okunduğunda, şeytanlar mutlaka o evden otuz 
gün uzaklaşır. Yâ Ali! Bunu oğluna ve ev halkına öğret, komşularına hatırlat!” 
“Sıkıntı anlarında Âyet-el kürsî'yi okuyan kimseyi Allahü teâlâ sıkıntıdan 
kurtarır.” 
“Hastalığında Âyet-el kürsî'yi okuyan kimsenin ölümünü Allahü teâlâ 
kolaylaştırır.” 
“Yatarken Âyet-el kürsî'yi okuyanın yanında sabaha kadar Allah tarafından 
gönderilmiş bir muhafız bulunur. Bu müddet içinde ona şeytan yaklaşamaz.” 
“Bir kimse, evinden çıkarken Âyet-el kürsî'yi okursa, Hak teâlâ, yetmiş
meleğe emreder, o kimse evine gelinceye kadar, ona duâ ile istigfâr eder.” 
“Âyet-el kürsî Kur'ân-ı kerîmin dörtte birine denktir.” 
“Kur'ân-ı kerîm sûrelerinin efdali Bekara sûresi, onun âyetlerinin en büyüğü 
de Âyet-el kürsî'dir. Şeytan, Bekara sûresi okunduğunu duyduğu evden çıkar 
gider.” 
“Allahın kitabında nazar için sekiz âyet vardır. Bir evde bir kul onu okursa, o 
gün ona insan ve cin nazarı değmez. Sekiz âyet Fâtiha ve Âyet-el kürsî'dir.” 
“Bir mümin, Âyet-el kürsî'yi okursa, Cenab-ı Hak kabirdeki müminlerin 
kabirlerini nûrlandırır, genişletir. Okuyana da çok sevâb verilir. Her hargi için bir 
melek halk olunur. Bu melekler, okuyan kimse için kıyâmete kadar istigfâr ederler.” 
Abdullah bin Mes'ûd buyurdu ki: 
"Âyet-el kürsî, Allahın kelâmıdır ve Allah kelâmı Allahü teâlânın yarattığı
gökten de, yerden de daha büyüktür." 
Ayet-el kürsî anlayışı artırır 
Hz. Ali buyurdu ki: 
“Âyet-el kürsî'yi okumadan uyuyan kimseye, akıllı demem.” 
Kutbuddîn İznikî buyurdu ki: 
"Beş vakit namazdan sonra, hemen bir âyet-el kürsî ve 33 sübhanallah, 33 
Elhamdülillah, 33 Allahü ekber ve bir kerre de Lâ ilâhe illallâhü vahdehü... okumak 
müstehabdır." 
Yine buyurdu ki: 
"Âyet-el kürsî'yi ihlâs ile okuyanın, insan ve hayvan haklarından ve farz 
borçlarından başka günahları affolur. Yani tevbeleri kabul olur." 
İmâm-ı Nevevî buyurdu ki: 
"Âyet-el kürsî'nin her yerde ve bilhassa yatağa yatılacağı zaman okunması
müstehabdır." 
İmâm-ı Bûnî diyor ki: 
"Âyet-el kürsî'yi suya 50 defa okuyup içen kimsenin, Allahü teâlâ aklını ve 
anlayışını artırır." [Âyet-el kürsî Bekara sûresinin 255. âyetidir.] 
Vâkıa sûresinin fazîleti
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Her kim, Vâkıa sûresini her gece bir defa okumayı âdet haline getirirse, 
ömründe fakirlik görmez.” “Vâkıa sûresi zenginlik sûresidir. Onu okuyunuz ve kadınlarınıza ve 
çocuklarınıza öğretiniz.” 
Birgün Hz. Ebû Bekr, Resûlullah efendimize; "Yâ Resûlallah, saçlarında 
beyazlıklar belirdi" demişti. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz buyurdu ki: 
“Saç ve sakalımı Hûd Vâkıa, Mürselât sûreleri ağarttı.” 
Resûlullah efendimizin böyle buyurması, bu sûrelerde, kıyâmet hallerini, eski 
kavimlerin uğradığı âkıbetleri düşünmesi ve ümmeti için üzülmesi sebebiyledir. 
Abdullah bin Mes'ûd gözlerini açtı ve buyurdu ki: 
"Onlara Vâkıa sûresini bırakıyorum. Bu sûreyi okuyan aslâ fakirlik yüzü 
görmez." 
[Vâkıa sûresi, Kur'ân-ı kerîmde 533 -536 sayfalar arasındadır.] 
Yasîn-i şerîfin fazîleti 
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Her gece Yasîn sûresine devam edip, bu hâl üzere iken vefât eden kimse 
şehid olur.) 
(Kur'ân-ı kerîmdeki bir sûre, okuyana şefaat eder, dinliyenin affına sebep 
olur, âhırette korktuğundan emin olur. Bu Yâsin sûresidir.” 
“Ölüm hastası yanında Yâsin-i şerîf okununca, her harfi için bir melek gelip 
rûhun kolay çıkmasına duâ eder. Yıkanırken yanında bulunurlar. Cenazesi ile 
birlikte giderler. Namazında, defninde bulununlar ve hep duâ ederler.” 
“Şeytanlar, Yasîn sûresinden ve bir de Haşr sûresinin son kısmı ile 
Mu'avvizeteyn sûrelerinden kaçarlar.” 
“Kabristana giren kimse, Yasîn sûresini okusa, o gün meyyitlerin azâbları
hafifler. Meyyitlerin sayısı kadar, ona da sevâb verilir.” 
“Yanında Yasîn-i şerîf okunan hasta, suya kanmış olarak vefât eder ve 
doymuş olarak kabre girer.” 
“Müslüman bir hasta yanında Yasîn-i şerîf okunursa, Rıdvân ismindeki melek 
Cennet şerbeti getirir. Suya kanmış olarak rûh teslim eder. Doymuş olarak kabre 
girer. Suya ihtiyacı olmaz.” 
“Yasîn okuyunuz. Onda on bereket vardır. Aç okursa, doyar. Çıplak okursa, 
giyinir. Bekâr okursa, evlenir. Korkan okursa, emin olur. Mahzun okursa ferahlar. 
Misafir okursa, seferde yardım görür. Kayıp bulunur. Hasta okursa şifâ bulur. Ölü 
üzerine okunursa azabı hafifler. Susayan okursa, suya kavuşur.” 
“Bir kimse ana-babasının veya birinin kabrini her Cuma ziyaret eder ve orada 
Yasîn okursa Allahü teâlâ ona, Yasîn'in her harfi miktarınca mağfiret eder.” 
“Kur'ân-ı kerîmin kalbi Yasîn'dir. Muhakkak ki o dertlere şifâdır. Allahı ve 
âhıret yurdunu dileyerek bir kimse Yasîn'i okursa, Allah kendisini mutlaka 
bağışlar.” 
“Her gece Yasîn sûresini okuyan kimse, muhakkak sûrette şehid olarak ölür.” 
“Cuma geceleri Yasîn sûresini okuyan kimse, Allahü teâlânın magfiretine 
kavuşmuş halde sabahlar.” 
Yasîn sûresinin faydaları
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Kur'ân-ı kerîmde bir sûre vardır ki, ona Allah katında "Azîme" denir. O sûreyi 
okuyan kimse, kıyâmet günü çok kimseye şefaat edecektir. O sûre Yasîn 
sûresidir.” 
Yasîn sûre-i şerîfesini okumanın faidelerinden bir kaçı: 
1- Eceli gelmiyen hasta şifâ bulur. 
2- Eceli gelen hasta ölüm acısı duymaz. 
3- Ölürken Cennet meleklerini görür. 
4- İnsan korktuğundan emin olur. 
5- Garipler yardımcı bulur. 
6- Aç olan, tok olur. Yani ummadığı yerden rızık gelir. 
7- Susuz olan, kanıncaya dek su bulur. 
8- Bekarların evlenmesi kolay olur. 
9- Elbisesi olmayan elbise bulur. 
10- Gayb olan şey bulunur. 
Fakat bunlara niyyet ederek ve inanarak okumak lazımdır. 
İmâm-ı Şa'rânî buyuruyor ki: 
"Hastam iyi olursa veya şu işim hasıl olursa, sevâbı Seyyidet Nefîse 
hazretlerine olmak üzere, Allah için, üç Yasîn okumak veya bir koyun kesmek 
nezrim olsun derse, bu dileğinin kabul olduğu çok tecrübe edilmiştir." 
Nebe sûresinin fazîleti 
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Amme sûresini okuyan bir kimseye Allahü teâlâ, kıyâmet günü soğuk 
Cennet şerbeti ikram eder” 
“İkindi namazından sonra Nebe sûresini okuyan kimseye Cenab-ı Hak 
kıyâmet azabını hafifletir.” 
“Her kim Amme sûresini devamlı olarak ikindi namazından sonra okursa, 
Allahü teâlâ o kimsenin rızkını artırır, dünyadan âhıretteki yerini görmedikçe 
çıkmaz.” 
Kutbuddîn İznikî buyurdu ki: 
"Nebe sûresini güneş doğarken okuyan kimse, bütün âfetlerden emin olur." 
[Nebe sûresi Kur'ân-ı kerîmin 581. sayfasındadır.] 
Mu'avvizeteyn (Felâk, Nâs) sûrelerinin fazîleti 
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: 
“Ey Cübeyr, yolculuğa çıktığında, arkadaşlarının içinde en iyi durumda olmak, 
sıkıntı çekmemek ve rızık bakımından rahat olmak istersen, Kulyâ, İzâcâe, 
kulhüvallahü ehad, kul e'ûzü birabbinnâs oku. Okurken besmele ile başla, besmele 
ile bitir!” 
Ukbe bin Âmir radıyalallahü anh anlatır: 
Bir zaman Peygamber efendimizle yolculuk yaparken şiddetli bir fırtınaya 
tutulduk. Resûlullah, Felâk ve Nâs sûrelerini okuyup, bana buyurdu ki: 
“Ey Ukbe, bu iki sûre ile Allaha sığın; zira Allaha hiç bir kul bunlardan daha 
fazîletli birşey ile sığınamaz!” 
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Kulhüvallahü ehad, Felâk ve Nâs sûrelerini sabah akşam üç defa oku! 
Bunlar sana kâfidir.” “Cuma namazından sonra, yedi defa İhlâs ve Mu'avvizeteyn okuyanı, Allahü 
teâlâ, bir hafta, kazadan, beladan ve kötü işlerden korur.” 
“İki sûreyi çokça okuyun! Allahü teâlâ sizi âhırette onlarla fyadalandırıcaktır. 
Mu'avvizeteyn kabri nûrlandırır, şeytanı uzaklaştırır. Sevâbları ve dereceleri arttırır. 
Mîzânda ağır gelir ve sâhibini Cennete götürür.” 
Muhammed Ma'sûm-i Fârûkî buyurdu ki: 
"Dertlerden kurtulmak için Mu'avvizeteyni çok okumak da faydalıdır." 
Hazret-i Âişe vâlidemiz, Peygamber efendimizin yatacağı zaman, İhlâs, Felâk 
ve Nâs sûrelerini okuyup, ellerine üflediğini, sonra da elleri ile vücudunu 
sıvazladığını bildirmektedir. 
İmâm-ı Rabbânî hazretleri de, "Sıkıntılı zamanlarda dört kul'leri yani kulyâ, 
kulhüvallahü ehad, Felâk ve Nâs sûrelerini çok okumalıdır" buyurmaktadır. 
Felâk sûresini çok okuyan kimseye, Cenab-ı Hak, kolay yollardan rızık nasip 
eder. İnsanların hasedinden, her türlü şer ve kötülüklerden muhafaza eder. 
Nâs sûresini devamlı okumayı alışkanlık haline getiren kimse, daima sıhhat 
ve âfiyette olur. Nazara karşı okunursa, şifâ bulur. 
Son nefesini vermekte olan kimse için bu sûre okunursa, rûhu bedenden 
rahatça ayrılır. Yatağa girerken okuyan kimse, cin ve şeytan şerrinden kurtulur. 
Vesvesesiz, korkusuz rahat bir uyku uyur. 
Seyyid Abdülhakim Arvâsî buyurdu ki: 
"Âyetel-kürsî, İhlâs, Mu'avizeteyn ve Fâtiha sûrelerini sık sık okumak da, 
insanı cinden muhâfaza eder." 
Fâtiha-i şerîfenin fazîleti
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Fâtiha sûresi, ölümden başka her derde devâdır.” 
“Fâtihayı ve İhlâs sûresini okuyan, Kur'ân-ı kerîmin üçte birini okumuş
sayılır.” 
“Bir kimse evine gelince, önce Fâtiha sûresini daha sonra İhlâs sûresini 
okursa, Allahü teâlâ o evden fakirliği giderir, yerine huzur ve bereket ihsân eder.” 
“Yatağa girildiğinde, uyumadan önce Fâtiha ve İhlâs sûrelerini okuyan, ölüm 
hariç bütün tehlikelerden emin olur.” 
“Bir kimse, yatağa girdiğinde, Fâtiha sûresini, Âyet-el kürsî'yi, Veinne 
Rabbeküm âyetini.. (Muhsinin'e kadar), Haşr sûresinin sonunu, İhlâs ve 
Muavvizeteyn sûrelerini okur, ondan sonra uyursa, Allahü teâlâ, o kimseyi her türlü 
tehlikelerden korumak için iki melek görevlendirir. 
O iki Melek sabaha kadar onu korur. Şayet sabaha kadar vefât etmiş olursa, 
bütün günâhları bağışlanır.” 
“Bir kimse, Cuma namazından sonra Fâtiha sûresini, İhlâs ve Mu'avvizeteyn 
sûrelerini yedişer defa okursa, Allahü teâlâ o kimsenin hem dünyasını hem 
âhiretini, hem de çoluk çocuğunu gelecek Cumaya kadar himayesine alır ve her 
türlü tehlikeden korur.” 

“Yağmur suyunu toplayıp, üzerine fâtiha-i şerîfe, Âyet-el-kürsî, İhlâs ve 

Kule'ûzü sûreleri yetmişer kere okunur, bu sudan aralıksız yedi sabah içenlerin 

hastalıkları, ağrıları zâil olur.” 
“Ey Câbir! Kur'ân'da nâzil olan sûrenin hayırlısını sana haber vereyim mi? Bu 
Fâtiha'dır. Onda her derde şifâ vardır.” Abdülazîz Dehlevî buyurdu ki: 
"Yedi kere Fâtiha okuyup, derd, ağrı olan uzva üflenirse, şifâ hâsıl olur." 
Mevlânâ Muhammed Osman buyurdu ki: 
"Duâların en kıymetlisi ve fâidelisi Fâtiha sûresidir." 
Fâtiha şifâdır 
Ebû Hüreyre buyurdu ki: 
"Fâtiha sûresi indirildiğinde İblis hased ve kederinden ağlayıp inledi." 
İmâm-ı Mücâhid buyurdu ki: 
"Şeytan dört defa inlemiştir." 
1- La'nete uğradığı zaman, 
2- Cennetten çıkarıldığı zaman, 
3- Allahü teâlâ, peygamber gönderildiğinde, 
4- Fâtiha sûresi nâzil olduğunda." 
Ebü'l-Hasen Şâzili buyurdu ki: 
"Yedi defa Fâtiha sûresini okuyup dert ve ağrı olan uzva üflenirse, şifâ hasıl 
olur. Âyet-i kerîmenin ve duânın tesir etmesi için okuyanın ve okutanın Ehl-i 
sünnet itikadında olması, haram işlemekten, kul hakkından sakınması, haram 
yimemesi ve karşılık olarak ücret istememesi şarttır." 
Enfâl sûresinin fazîleti 
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: 
“Sûre-i Enfâl ve Sûre-i Tevbe'yi okuyan kimseye ben şefaatçıyım. Ve o 
kimsenin münâfıklıktan beri olduğuna şahidlik ederim. Arşı yüklenen melekler 
ölünceye kadar onun için istigfâr ederler.” 
En'âm sûresinin fazîleti 
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Bir kimse, sabah namazını cemaatle kıldıktan sonra, En'âm sûresinin 
başındaki üç âyet-i okursa, Allahü teâlâ, o kimse için yetmiş bin melek 
vazîfelendirir, bunlar kıyâmete kadar o kimse için istigfâr ederler.” 
“Kim En'âm sûresini, arasına dünya kelâmı sokmadan okursa, Allahü teâlâ o 
kimsenin geçmiş günâhlarını affeder.” 
“Hâlis bir niyetle kılınan iki rek'at namazda, Fâtihadan sonra En'âm sûresini 
okuyan, her türlü tehlikelerden korunur.” 
“Kim En'âm sûresini gece ve gündüz okursa, yetmiş bin melek ona istigfâr 
eder ve onun için af diler.” 
Hazret-i Ömer buyurdu ki: 
"En'âm sûresi Kur'ân-ı kerîmin en fazîletli sûrelerinden biridir." 
İmâm-ı Şâfiî buyurdu ki: 
"Her kim sabah ve akşam sûre-i En'âm'ın başındaki üç âyetini yedişer defa 
okuyup ellerine üfleyerek vücûdunu mesh ederse, hastalık ve ağrılardan emin 
olur." 
Âl-i İmrân sûresinin fazîleti
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“İki beyaz gül bahçesini okuyunuz. Bu bahçeler Bekara ve Âl-i İmrân 

sûreleridir. Bu iki sûre, kıyâmet gününde birer beyaz bulut, birer beyaz mermer 

kitlesi gibi okuyucularının üzerinde durur, mahşerin şiddetli hararetine karşı gölge 

yaparak serinliğe vesîle olurlar.” 
“Kim Âl-i İmrân sûresini cuma günü okursa, güneş batıncaya kadar ona 
Allahü teâlâ rahmet, melekler de istigfâr ederler.” 
“Allahü teâlânın ism-i a'zamı şu iki âyettir: Birincisi Bekara sûresinin 163'üncü 
âyeti, ikincisi Âl-i İmrân sûresinin başı.” 
“Âl-i İmrân'ı okuyan kimseye kıyâmet günü sırat üstünde, okuduğu her bir 
âyetin karşılığında emniyet verilir.” 
Abdullah bin Mes'ûd buyurdu ki: 
"Âl-i İmrân sûresi; gecenin sonunda kalkıp okuyan yoksul için ne güzel bir 
hazinedir." 
Abdullah bin Abbâs buyurdu ki: 
"Kim Âl-i İmrân sûresini okursa zengin olur." 
Kâfirûn (Kulyâ) sûresinin fazîleti
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Kim herhangi bir gecede Kâfirûn (Kulyâ) sûresini okursa, çok güzel ve hayırlı
bir iş yapmış olur.” 
“Kim kulyâ sûresini okursa, ona Kur'ân-ı kerîmin dörtte birini okumuş gibi 
sevâb verilir. Ondan şeytanlar uzaklaşır, şirkten berî olur ve kıyâmetin şiddetinden 
emin olur.” 
“Yatarken Kulyâ sûresini okumak, Allaha şirk koşmaktan alıkoyar.” 
Peygamber efendimiz Kulyâ sûresi okuyan birine rastladığında buyurdu ki: 
“Bu kişi şirkten uzak ve berî oldu.” 
Peygamber efendimiz buyurdu ki: 
“Kulyâ sûresini okuduktan sonra uyu! Zira bu sûreyi okumak şirkten 
kurtuluştur.” 
Kâfirûn sûresini, İhlâs, Felâk ve Nâs sûreleri ile birlikte okuyanın rızkı artar, 
hali düzelir. 
İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki: 
"Her türlü şerden korunmak için ve sıkıntılı zamanlarda dört kul'ü çok 
okuyunuz." 
[Dört kul, Kulyâ, Kulhüvallahü ehad, Felâk ve Nâs sûreleridir.] 
Haşr sûresinin fazîleti
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Kim sabahleyin üç defa "E'ûzü billâhissemîil alîmi mineş-şeytânirrâcîm" 
dedikten sonra Haşr sûresinin sonundaki üç âyeti okursa, Allah kendisine yetmiş
bin melek vazifelendirir. Bunlar akşama kadar o kişiye duâ ve istigfâr ederler. Eğer 
o gün vefât ederse şehid olarak ölür. Bu âyetleri akşamleyin okuyan da aynı
şeylere kavuşur.” 
“Haşr sûresinin sonunu okuyan kimsenin, geçmiş ve gelecek günâhlarını
[Farz ve kul borçları hâriç] Allahü teâlâ affeder.” 
Âlimlerimiz buyuruyor ki: 
"Her sabah ve akşam Haşr sûresinin sonunu okuyanlar âhiret şehidi olurlar." Kadr sûresinin fazîleti 
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Her kim abdest aldıktan sonra, "kadr" sûresini bir kere okursa, Hak teâlâ, o 
kimseyi sıddıklardan yazar. İki kere okursa, şehidlerden yazar. Üç kere okursa, 
Peygamberlerle haşreder.” 
“Beni rüyasında görmek isteyen kimse, Cuma gecesi dört rek'at namaz kılıp, 
her rekatinde Fâtiha-i şerîfe ile Ve'dduhâ, Elem neşrah, İnnâ enzel-nâhü ve İzâ 
zülzilet-il-Ardu sûrelerini okusun! Sonra bana yetmiş defa salevât-ı şerîfe getirsin. 
Yetmiş defa istigfâr da edip uyursa, beni rüyasında görür.” 
Büyüklerden birisi yanındakilere sordu: 
"Size ism-i a'zamı öğreteyim mi?" 
"Öğret" denildiğinde buyurdu ki: 
"Fâtiha, İhlâs, Âyet-el kürsî ve bir de İnnâ enzelnâ sûrelerini okuyun! Sonra 
kıbleye dönerek arzu ettiğiniz şekilde duâ edin! Allah şüphesiz duânızı kabul 
buyurur." 
Bazı âlimler buyurdu ki: 
"Kim Kadr sûresini Cuma gecesi bin defa okursa, Peygamber efendimizi 
rüyasında görmeden ölmez." 
Âlimlerimiz buyurdu ki: 
"Meyyit defn edilirken yedi sûreyi okumak müstehabdır. Bu yedi sûre, Kadr, 
Kâfirûn, Nasr, İhlâs, Mu'avvizeteyn ve Fâtiha sûreleridir." 
Mü'min (Hâ mîm) sûresinin fazîleti 
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:  
“Herşeyin bir özü vardır. Kur'ânın özü ise, "Hâ mîm"lerdir.” 
“Her kim Âyet-el kürsî ve Mü'min sûresini okursa, o gün içerisinde bütün 
fenâlıklardan muhâfaza olunur.” 
“Cennet bahçelerinde yükselmeyi arzu eden kimse, "Hâ mîm"leri okusun.” 
“Her kim Mü'min sûresini (İleyhil masîr)e kadar ve Âyet-el kürsî'yi sabahleyin 
okursa, bu kimse bütün bela ve musibetlerden korunur. Akşam okursa, sabaha 
kadar bütün fenâlıklardan muhâfaza olunur.” 
“Hâ mîm'ler yedidir: Cehennemin kapıları da yedidir. Her Hâ mîm gelip 
Cehennemin bir kapısına durur ve; "Yâ Rab, bana inanan ve beni okuyan kişiyi bu 
kapıdan içeri sokma" diye yalvarır.” 
“Kim Mü'min sûresini okursa, ona duâ etmeyen ve onun için istigfârda 
bulunmayan hiçbir nebî, sıddîk, şehid ve mü'min rûhu kalmaz.” 
“Allahü teâlâ, yedi Hâ mîm'leri bana Tevrât yerine; Elîf lâm râ'lardan Tâ sîn 
mîm'lere kadar olan sûreleri İncil yerine; Tâ sîn mim'ler ile Hâ mîm'ler ve Mufassal 
yani Hucurât'tan sonraki sûreler ile üstün kıldı, benden önce hiç bir peygamber 
onları okumamıştır.” 
Abdullah bin Mes'ûd buyurdu ki: 
"Hâ mîm"ler Kur'ân-ı kerîmin süsüdür." 
Fetih sûresinin fazîleti
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: “Fetih sûresini okuyan kimse, Hudeybiye ağacının altında bana bîât eden 
kimse gibi sevâb alır.” 
“Ramazanın birinci gecesi kim namazda, Fetih sûresini okursa, Allahü teâlâ o 
kimseyi bütün sene korur.” 
“Kim Fetih sûresini okursa, sanki Mekke'nin fethinde Resûlullah ile berâber 
bulunmuş gibidir.” 
“Bu gece bana bir sûre indirildi ki, o bana dünya ve içindekilerden daha 
sevimlidir. Bu sûre "İnnâ fetahnâ"dır.” 
İmâm-ı Sa'lebi buyurdu ki: 
"Sûre-i Feth'i okuyanların, meleklerin tesbîhlerinden ve zikirlerinden nasîbi 
vardır." 
Duhân (Hâ mîm) sûresinin fazîleti 
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Bir kimse, Duhân sûresini akşamleyin okursa, sabaha kadar yetmiş melek o 
kimse için Cenâb-ı Haktan mağfiret talebinde bulunur. Cenâb-ı Hak da, o 
meleklerin taleplerini kabûl buyurur.” 
“Bir kimse, Yâsîn ve Duhân sûrelerini herhangi bir Cum'a gecesinde baştan 
sona kadar okur ve bu okuduğu sûrelerin kudsiyyetine gereği gibi inanır ve 
güvenirse, Cenâb-ı Hak, o kimsenin geçmişteki günâhlarını bağışlar.” 
“Kim geceleyin Duhân sûresini okuyup namaz kılar, sonra yatarsa, yetmiş bin 
melek onun için istigfâr getirir.” 
Nasr (İzâ Câe) sûresinin fazîleti 
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“İzâ câe nasrullahi sûresi, Kur'ânın dörtte birine denktir.” 
“Kim İzâ câe nasrullahi'yi okursa, Mekke-i Mükerreme'nin fethinde hazır 
bulunup da şehîd olmuş gibi sevâb alır.” 
“Ey Cübeyr! Yolculuğa çıktığında, arkadaşlarının içinde en iyi durumda 
olmak, sıkıntı çekmemek ve rızık bakamından rahat olmak istersen, Kâfirûn, Nasr, 
İhlâs, Felak ve Nâs sûrelerini oku...” 
Fahreddîn-i Râzi buyurdu ki: 
"Nasr sûresi mü'minlerin sûresidir. Her mü'min bu sûreyi okuduğunda, Allahü 
teâlâ işlerini kolaylaştırır, onu düşmanları üzerine gâlip kılar, maîşet sıkıntısı
çektirmez, tevbesini kabul, günâhlarını affeder." 
Âlimler buyurdu ki: 
"Fetih sûresini okumaya gücü yetmeyen Nasr sûresini okusun." 
Asr sûresinin fazîleti
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Kim Asr sûresini okursa, Allahü teâlâ onun günâhlarını affeder. Hakkı ve 
sabrı tavsiye edenlerden olur.” 
Ebû Huzeyfe buyurdu ki: 
"Resûlullahın Eshâbından iki kimse karşılaştıklarında, biri diğerine Asr 
sûresini okumadan ayrılmazlardı. Sonra biri diğerine selâm vererek ayrılırlardı." 
İmâm-ı Şâfiî buyurdu ki: "Kur'ân-ı kerîmde başka hiçbir sûre nâzil olmasaydı, şu pek kısa olan Asr 
sûresi bile, insanların dünya ve âhiret saadetlerini te'mine yeterdi. Bu sûre, Kur'ân-
ı kerîmin bütün ilimlerini içine alır." 
Kehf sûresinin fazîleti 
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Kim Kehf sûresini başından on âyet ezberlerse, Deccâl'ın şerrinden 
korunur.” 
“Kim Kehf sûresini okursa, bulunduğu yer ile Mekke arası kendisi için bu 
okuma nedeniyle aydınlanıp nûr olur. Kim Kehf sûresinin sonundan on âyet 
okursa, sonra da Deccâl çıksa, artık ona zararı dokunmaz.” 
“Kim cum'a günü Kehf sûresini okursa, onun için ayağını bastığı yerden göğe 
kadar bir nûr fışkırır. Bu nûr kıyâmet günü onun yolunu aydınlatır ve o kişinin iki 
cum'a arasında işlemiş olduğu küçük günâhlar bağışlanır.” 
“Azamet ve büyüklüğü yer ile gök arasını dolduran sûreyi size haber vereyim 
mi? Bu sûreyi yazana da yine yer ile gök arasının dolusunca ecir vardır. Kim onu 
cum'a günü okursa, iki cum'a arasında işlediği küçük günâhları magfiret olunur. Bu 
sûre Kehf sûresidir.” 
“Kim Kehf sûresinin son beş âyetini okuyup yatarsa, Allahü teâlâ onu istediği 
saatte uyandırır.” 
“Kehf sûresi okunan eve o gece şeytan girmez.” 
“Kim herhangi bir gecede Kehf sûresinin 110'nuncu âyetini okursa, bu okuyuş
kendisi için Aden-i Ebyen'den (Yemen'de bir ada) Mekke'ye kadar olan mıntıkaları
aydınlatan içi meleklerle dolu bir nûr olur.” 
Senâullah Dehlevî buyurdu ki: 
"Cum'a gecesi veya gündüzünde Kehf sûresini okumak çok sevâbdır." 
Abdullah bin Mes'ûd buyurdu ki: 
"İsrâ, Kehf ve Meryem sûreleri ilk inen sûrelerdendir. Bu sûreler benim ilk 
servetimdir." 
Tekâsür sûresinin fazîleti
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Beni Hak Peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemîn ederim ki, 
muhakkak Elhâkümüttekâsür'ü okumak bin âyet okumaya denktir.” 
Peygamber efendimiz bir gün eshâbına buyurdu ki: 
“Her gün bin âyet okumaya hanginizin gücü yeter?” Eshâb-ı kirâm, 
"Yâ Resûlallah, bin âyet okumaya kimin gücü yeter?" dedi. 
Resûlullah;  
“Elhâkümüttekâsür'ü okumaya gücünüz yetmez mi?” buyurdu. 
Tekâsür sûresinin fazîleti 
"Tekâsür sûresini okuyan kimse, melekût âleminde, şükrü yerine getiren diye 
çağrılır." 
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: 
“Tekâsür sûresini okuyan kimse, melekût âleminde, şükrü yerine getiren diye 
çağrılır.” Abdullah bin Şihhîr diyor ki: "Tekâsür sûresinin nâzil olduğu zaman 
Resûlullaha gittim. Resûlullah efendimiz; “İnsanoğlu; malım malım der durur. 
Senin yiyip bitirdiğin, harcayıp tükettiğinden başka malın mı var?” buyurdu." 
Kabristana gelen kimsenin, mezârın sağ yanına, ya'ni kıble tarafına ayak 
ucuna yakın durması, selâm vermesi, ayakta veya çömelip veya oturup, Bekara 
sûresinin başını ve sonunu, Yasîn-i şerîf sûresini, Tebâreke, Tekâsür, İhlâs ve 
Fâtiha sûrelerini okuyup meyyite hediye etmesi müstehabdır. 
Tevbe (Berâe) sûresinin fazileti 
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Kur'ân-ı kerîm bana âyet âyet, harf harf nâzil oldu. Ancak, Tevbe ve İhlâs 
sûreleri hâriç. Bunlar bana 70 bin melekle berâber nâzil oldu.” 
“Enfâl ve Tevbe sûrelerini okuyan kimseye şefâ'atçiyim ve o kimsenin 
münâfıklıktan uzak olduğuna şehâdet ederim.” 
“Her kim Tevbe sûresinin son âyetini, sabah ve akşam yedişer defa okursa, 
Allahü teâlâ bütün işlerinde o kuluna kâfi gelir.” 
Zilzâl sûresinin fazîleti
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Zilzâl sûresi Kur'ân-ı kerîmin yarısına denktir.” 
“Bir kimse Cum'a gecesi iki rek'at namaz kılar ve onda Fâtiha ve onbeş kere 
Zilzâl sûresini okursa, Allahü teâlâ onu kabir azâbından ve kıyâmet sıkıntılarından 
emîn kılar.” 
Adamın biri Resûlullah efendimize gelerek, "Yâ Resûlallah! Bana öz ve 
herşeyi içine alan bir sûre öğret" dedi. Resûlullah efendimiz; “Zilzâl sûresini oku!” 
buyurdu. Adam; "Seni hak din ile gönderen Allaha yemîn ederim ki, bunun dışında 
bir şey yapmam" dedi ve kalkıp gitti. Resûlullah efendimiz; “Adamcağız kurtuldu” 
buyurdu. 
“Kim herhangi bir gecede Zilzâl sûresini okursa, Kur'ân-ı kerîmin yarısını
okumuş gibi sevâb kazanır.” 
Secde sûresinin fazîleti 
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: 
“Kim Secde ve Mülk sûrelerini yatsı namazından sonra okursa, sanki Kadir 
gecesini ihyâ etmiş gibi sevâb kazanır.” 
Câbir bin Abdullah buyurdu ki: 
"Resûlullah efendimiz Secde ve Mülk sûrelerini okumadan uyamazlardı." 
Muhammed bin Alkamî buyurdu ki: 
"Her gece Tebâreke ve Secde sûresini okuyanlara kabir suâli olmaz." 
Yahya bin Ebî Kesîr dedi ki: 
"Peygamber efendimiz Eshâbına Secde ve Tebâreke sûrelerini okumayı
emretmiştir. Zira bu iki sûrenin her âyeti diğer sûrelerin yetmiş âyetine bedeldir. 
Kim bu iki sûreyi yatsıdan sonra okursa, bu ikisini Kadir gecesinde okumuş gibi 
sevâb alır." 
Hâlid bin Ma'dân buyurdu ki: 
"Kurtuluşa götüren Secde sûresini okuyunuz. Zira bana ulaşan habere göre, 

adamın biri sırf bu sûreyi okur, başkasını okumazmış. Çok da kusûrları varmış. 

Bu sûre o kişiye Allah katında kanat germiş ve şöyle yalvarmış: Yâ rab, bu kulunu 

bağışla! O beni çok okurdu. Allahü teâlâ da sûrenin şefâ'atini kabûl etmiş ve şöyle 
buyurmuştur: Onun her günâhına karşılık bir sevâb yazınız ve kendisini bir derece 
yükseltiniz." 
İbni Abbâs buyurdu ki: 
"Peygamber efendimiz, Cum'a günleri sabah namazlarında Secde ve Hel Etâ 
sûrelerini okurdu." 
Hûd sûresinin fazîleti 
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Hûd sûresi beni ihtiyârlattı.” 
“Cum'a günleri Hûd sûresini okuyunuz.” 
“Ümmetim gemiye bindikleri vakit, Hûd sûresi 41. âyetini okumaları, onalrın 
emniyetleridir.” 
Yezîd bin Ebân diyor ki: 
"Bir gece Resûl-i Ekrem'i rü'yâda gördüm ve ona Hûd sûresini okudum. 
Bitirince bana, "Bu sûreyi okudun, ancak bunun ağlaması nerede" buyurdu. 
Duhâ sûresinin fazîleti
"Rivâyete göre, Eshâb-ı kirâm ve Tâbi'înden bir grup, bir şey kaybettikleri 
zaman, Duhâ sûresini okur ve kaybettiklerini bulurlardı." 
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Allahü teâlâ, sûre-i Duhâ'yı okuyan kimseye mahşer günü, ev halkına, 
akrabâlarına, komşularına, dostlarına şefâ'at izni verir.” 
“Duâ sûresini okuyan kimseye Arafat'ta benimle beraber olana verilen ecir 
kadar ecir verilir.” 
İmâm-ı Gazâlî buyurdu ki: 
"Rivâyete göre, Eshâb-ı kirâm ve Tâbi'înden bir grup, bir şey kaybettikleri 
zaman, Duhâ sûresini okur ve kaybettiklerini bulurlardı." 
Kıyâme sûresinin fazîleti 
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Kıyâme sûresini devamlı okuyan kimse, Kıyâmet gününde açık alınla 
haşrolunur.” 
“Kim kıyâme sûresini okursa, ben ve Cebrâil (aleyhisselâm) kıâmet günü, 
kıyâmete inandığına dâir ona şâhidlik yaparız.” 
Câsiye sûresinin fazîleti 
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Kim Câsiye sûresini baştan sona kadar okursa, Allahü teâlâ, o kimseyi 
dünya ve âhıretin her türlü fenâlıklarına karşı perdeler.” 
“Kim Câsiye sûresini okursa, hesap günü, Allahü teâlâ onun utanılacak 
şeylerini örter ve korkusunu giderir.” 
Şebe' sûresinin fazîleti
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: “Kim Sebe' sûresini baştan sona kadar devamlı olarak okumasını âdet hâline 
getirirse, Allahü teâlâ o kimseyi kıyâmet gününde Peygamberlerle müsâfeha 
ettirir.” 
“Kim Sebe' sûresini okursa, hiçbir resûl ve nebî kalmaz ki, kıyâmet günü ona 
arkadaş olmasın ve müsâfehâ etmesin.” 
Fâtır sûresinin fazîleti 
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: 
“Fâtır sûresini okumayı âdet haline getiren kimse, Cennete dilediği 
kapısından girmeye hak kazanır.” 
Beyyine sûresinin fazîleti
Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: 
“Kim Beyyine sûresini okursa, kıyâmet günü, hayrın, iyiliğin kaynağı ile 
berâber olur.” 
“Allahü teâlâ, Beyyine sûresini okuyan kişinin kırâatini dinler ve şöyle 
buyurur: Müjde olsun kulum! İzzetime yemîn olsun ki, gerek dünya ve gerek âhiret 
hâllerinden hiç birinde seni unutmayacağım ve seni Cennete yerleştireceğim tâ ki 
hoşnut oluncaya kadar.” 
“Beyyine sûresini münâfıklar okumaz ve kalbinde Allahü teâlânın varlığında 
şüphesi olan da okuyamaz. Allahü teâlâya yemîn ederim ki, yer ve gök 
yaratıldğından beri melekler bu sûreyi okuyarlar. Kim bu sûreyi okursa, Alalhü 
teâlâ onun dînini ve dünyasını muhâfaza eder ve onun için istigfâr edecek 
melekler gönderir.” 
Enes bin Mâlik şöyle anlatır: "Peygamber efendimiz, Übey bin Ka'b'a buyurdu 
ki: “Allahü teâlâ, Beyyine Sûresini sana okumamı emretti.” Übey; "Ey Allahın 
resûlü!.. Allahü teâlâ benim adımı da andı mı?" dedi. Peygamber efendimiz; “Evet” 
buyurdu. Bunun üzerine Übey bin Ka'b ağlamaya başladı. 
[Kur'ân-ı kerîmde 600. sayfadadır.] 
Kureyş sûresinin fazîleti 
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: 
“Kim, Kureyş Sûresini okursa, Allahü teâlâ ona, Ka'be'yi tavâf edenlerin ve 
orada i'tikâfta bulunanların adedinin on katı hasene verir.” 
İmâm-ı Rabbânî buyurdu ki: 
"Korkulu yerlerde ve düşman karşısında emîn ve rahat olmak için Kureyş
Sûresini okumalıdır. Tecrübe edilmiştir. Her gün ve her gece hiç olmazsa onbirer 
defa okumalıdır." 
Müddessir sûresinin fazîleti 
Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: 
“Müddessir Sûresini her zaman okumayı alışkanlık hâline getiren kimseye, 
Allahü teâlâ Mekke'de yaşıyan müminlerin sevâbı kadar sevâb ihsân eder.” 
Kur'ân-ı kerîmdeki sûreleri okuyanlara verileceği bildirilen sevâblar, harâm 
işlemeyip, helâl lokma yiyenler, farz ve vâcib olan ibâdetleri yapıp kul borcu 
olmayanlar içindir. Ehl-i sünnet i'tikâdında olmak ve belirtilen fayda ve sevâbları bu 
sûrelerden değil, Allahü teâlâdan bilmek lâzımdır. [Kur'ân-ı kerîmde 576. sayfadadır.] 
  
Kur’ân-ı kerîm okuma sevâbı          
Kur’ân-ı kerîm okumak ve okutmak çok sevâbdır. Hattâ bunun sevâbı
dedelerine, çocuklarına ve torunlarına te’sîr eder. İ’tikâdı düzgün bir kimse, Kur’ân-
ı kerîmi okuyup, sâlih Müslümanların yazdığı ilmihâl kitaplarında bildirildiği gibi 
amel ettiği, ibâdet yaptığı takdirde büyük sevâblara kavuşur.  
En hayırlı kimse 
Kur’ân-ı kerîm okumakla alâkalı olarak sevgili Peygamberimiz buyurdu ki: 
“Ümmetimin en hayırlısı, Kur’ân-ı kerîmi öğrenen ve öğretendir.”  
“Hoca çocuğa Besmele okur, çocuk da söyleyince, Allahü teâlâ 
çocuğun anasının, babasının ve hocasının Cehenneme girmemesi için senet 
yazdırır.”  
“Ümmetimin yaptığı ibâdetlerin en kıymetlisi, Kur’ân-ı kerîmi, Mushafa 
bakarak okumaktır.”  
“Kur’ân-ı kerîm okunan evden arşa kadar nûr yükselir.”  
“Kur’ân-ı kerîm okunan evin hayrı artar, sâkinlerini sıkmaz, melekler 
oraya toplanır, şeytanlar oradan uzaklaşır. Kur’ân-ı kerîm okunmıyan ev, 
içindekilere dar gelir, sıkıntı verir, bereketsiz olur. Bu evden melekler 
uzaklaşır, şeytanlar oraya dolar.”  
“Her gece on âyet okuyan, gâfillerden sayılmaz.”  
“Kur’ân okuyun! Kıyâmette şefâ’at eder.”  
İmâm-ı Ahmed bin Hanbel hazretleri buyuruyor ki: 
“Ma’nâsını anlayarak da, anlamayarak da Kur’ân-ı kerîm okuyan cenâb-ı
Hakkın rızâsına kavuşur.”  
Kur’ân-ı kerîm okurken, bunun Allahü teâlânın kelâmı olduğunu düşünmelidir. 
Kur’ân-ı kerîme dokunmak için, abdestli olmak lâzım olduğu gibi, onu okumak için 
de, temiz kalb lâzımdır. Allahü teâlânın büyüklüğünü bilmeyen, Kur’ân-ı kerîmin 
büyüklüğünü anlayamaz. Allahü teâlânın büyüklüğünü anlamak için de, O’nun 
sıfatlarını ve yarattıklarını düşünmek lâzımdır. Bütün mahlûkâtın sâhibi, hâkimi 
olan Allahü teâlânın kelâmı olduğunu düşünerek okumalıdır. 
Kur’ân-ı kerîmi okumak, mühim sünnettir. Tecvîd ilmine uygun olarak ve 
hürmet ile okunan Kur’ân-ı kerîmi dinlemek farz-ı kifâyedir. Okuyanlara verilen 
sevâbların aynısı, dinleyenlere de verilir. 
Sinsi Kur’ân-ı kerim düşmanlığı
Dinde reform yapmak, dîni bozmak isteyenler, “Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsını
bilmeden okumanın faydası olmaz, ma’nâsını bilmeyen meâl okumalı” diyorlar. 
Ayrıca Kur’ân-ı kerîm okumak için bir şartın olmadığını, abdestli abdestsiz, hattâ 
cünüp iken bile okunabileceğini söylüyorlar.  
Böyle söyleyen kimselerin, ünvânı ne olursa olsun, ister profesör, ister dekan, 
isterse rektör olsun, bunların art niyetli oldukları açıktır. Kur’ân-ı kerîmi sıradan bir 

kitap hâline getirmek istiyorlar. Bu sinsi bir Kur’ân-ı kerim düşmanlığıdır. 

Kur’ân-ıkerîm orijinal hâli ile Kur’ân-ı kerîmdir. Meâline, Kur’ân-ı kerîm denilemez. Buna 

Allah kelâmı denilemez.  
Meâl yazılmasının 70-80 yıllık bir geçmişi vardır. Eğer meâl okumak önemli 
olsaydı, İslâm âlimleri asırlar öncesinden bunu yazarlardı. İslâm âlimleri, meâl 
okumanın zararlarını bildikleri için, Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsını, ya’nî hükümlerini, 
emirlerini, yasaklarını fıkıh kitaplarında herkesin anlayabileceği şekilde yazmışlar; 
bereketlenmek, sevâb kazanmak için de Kur’ân-ı kerîmi aslından okumayı tavsiye 
etmişlerdir. Müslümanlar, dinlerini bu kitaplardan öğrenmişlerdir. 
Kur’ân-ı kerîmin nasıl okunacağını, ne maksatla okunacağını, Eshâb-ı kirâm, 
İslâm âlimleri, mezhep imâmlarımız asırlar önce bildirmişler ve 14 asırdır bu 
şekilde yapılmıştır.  
Asırlardır, çeşitli dildeki, ırktaki Müslümanlar Arapça bilmedikleri, ma’nâsını
anlamadıkları hâlde Kur’ân-ı kerîmi okumuşlar, hadîs-i şerîflerde bildirilen 
faydalara, sevâblara kavuşmuşlardır. Ma’nâsını bilmeden okunmaz diyenlerin 
maksadı Müslümanları, bu faydalardan, sevâblardan mahrûm bırakmaktır.  
Bütün bunları bir tarafa atıp, yeni usûller, yeni hükümler çıkarmaya 
kalkanların kötü niyetleri ortadadır. Bunları iyi niyetli zannetmek saflık olur. Bilerek 
veya bilmiyerek böyle bozuk fikirlere inanmak, öncülük etmek, dînin yıkılmasına 
yardım etmek olur. 
Kur’ân-ı kerim ve fıkıh kitapları
Bazıları ısrarla, "Alimleri, fıkıh kitaplarını bir tarafa bırakın, dininizi doğrudan 
Kur'an-ı kerimden öğrenin!"  diyorlar. Esas maksatları, dinde kargaşa meydana 
getirmek. Dinin temeli olan fıkıh’tan uzak tutmak.  
Asırlardır, dinimizin emir ve yasakları fıkıh kitaplarından, ilmihâl kitaplarından 
öğrenilmiştir. Bu yol sağlam yoldur. Fakat Meşrutiyetten beri, belli odaklar, 
Müslümanları sinsice fıkıh kitaplarından uzaklaştırıp, meallere, tefsirlere, 
tercümelere yönlendirme gayretine girmiş bulunmaktadır. Bu maksatla, "Dinimizi 
esas kaynağından öğrenin, aracıları ortadan kaldırın" gibi sloganlar ortaya attılar. 
İşin aslını bilmeyen çok kimse de, bu sinsice hazırlanmış tuzağa yakalandılar. 
Birçok şey alıştıra alıştıra kabullendirilir. Bazı yanlış inanç, fikir, görüş, metot 
ve kanaatler vardır ki, insanlar onları önce iter, reddeder. Fakat devamlı
propaganda, beyin yıkama ve telkin neticesinde, bu itiş ve reddetme, zamanla 
zayıflar ve toplumun direnişinde gevşeme başlar. Gün gelir, bakarsınız ki, o bozuk 
ve bâtıl fikir ve metotlar, aynı topluluk tarafından benimsenir  ve kabul görür. 
İşte, büyük-küçük her Müslümanın, bir adet Kur'an tercümesi edinerek, 
İslâmiyeti doğrudan doğruya kutsal kitabından veya kaynağından öğrenmesi fikri 
de böyle olmuştur. Bu, yıllardır yaptıkları beyin yıkama propagandalarının bir 
neticesidir. Maalesef zamanımızda Müslümanların çoğu, bu propagandanın tesiri 
ile, evlerinde bir meal bulundurma, dini buradan öğrenme yanlışlığına düştüler. 
Hâlbuki, bizim, dinin temel bilgilerini Kur'an tercümelerinden elde etmemiz, 
öğrenmemiz mümkün değildir.  
İslâmiyeti içeriden yıkmak, dinimizin temellerini dinamitlemek isteyen 
reformcuların ve inkârcıların, yıllar boyu devam eden teraneleri şu olmuştur: 
"Herkes dinini doğrudan doğruya Kur'an-ı kerimden öğrensin. Bunun için de 
herkese bir tercüme, yahut meal veya tefsir temin edilsin. Onu okusunlar; eski 

kafalı hocalar, fıkıh kitapları aradan çıksınlar!.." Nihayet onların dediği olmuş, 

bu sinsi oyun, yani dini bilgileri meallerden ve 

tercüme kaynaklardan almak fikri, doğru olarak kabul edilmiş ve tercümeler, 
mealler peynir ekmek gibi satılmaya başlamıştır.  
Neticede ne olmuştur? İslâmî otorite ve hiyerarşi kavramları yıkılmış... Söz 
ayağa düşmüş... Reform hareketleri başlamış... Mezhepsizlik yayılmış... Hemen 
arkasından da dinsizlik yayılmaya başlamış. Bu hareketler, ne zaman ve kimler 
tarafından başlatılmış o da çok önemli. Bunu da, 1924 tarihli Sebilürreşad 
Mecmuasından öğrenelim: 
"Kur'an-ı kerim'i tercüme etmek, basıp yaymak bir müddetten beri moda oldu. 
Ne gariptir ki, ilk defa bu işe teşebbüs eden, Zeki Megamiz isminde, Arap asıllı bir 
Hıristiyandır. Daha sonra Cihan Kütüphanesi sahibi Ermeni Mihran Efendi acele 
olarak, diğer bir tercümenin basımına başladı ve az zamanda sona erdirerek, 
"Türkçe Kur'an" ismiyle yayınladı." 
Asırlardır, bütün ömürlerini dini yaymakla geçiren, bu uğurda hiçbir 
fedakârlıktan kaçınmayan İslâm âlimlerinin, Kur'an-ı kerimin tercümesini, meallerini 
hazırlamayıp da, yabancıların böyle bir çalışma yapması, bizlere çok şey 
hatırlatmalıdır... 
Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki, tercüme ve meal, gerçekten dine faydalı
olsaydı, İslâm büyükleri bu faaliyeti gayri müslimlere bırakırlar mıydı? En güzelini 
kendileri yapmaz mıydı? 
Kur’ân-ı kerimle amel etmek mümkün mü? 
Her devletin bir anayasası vardır. Bu anayasalar kısa ve özdür. Bu 
anayasaya dayalı olarak kanunlar, kanunlara dayalı olarak, tüzükler, 
yönetmelikler... hazırlanır. Bir kimsenin çıkıp, anayasadan başka kanun, nizam 
tanımam demesi ne kadar yanlış ise  bir Müslümanın: "Ben fıkıh kitaplarına  
uymam, Kur'an'la amel ederim" demesi de o kadar yanlıştır. Nasıl ki,  Anayasada 
bütün hükümler, bütün cezalar bildirilmeyip Anayasa, kanunlara havale edilmişse 
dini hükümler de böyle havale edilmiştir. 
Kur'an-ı kerimi hadis-i şerifler, hadis-i şerifleri de mezheb imamları
açıklamıştır. Nasıl ki, kanunlar, anayasanın gösterdiği istikamette hazırlanıyorsa, 
mezhepler de, fıkıh kitapları da Kur'an-ı kerimin ve hadis-i şeriflerin bildirdiği 
istikamette teşekkül ettirilmiştir. 
Kur'an-ı kerimi herkes kolayca anlasa idi, Peygambere ihtiyaç kalmazdı. 
Hadis-i şerifler, Kur'an-ı kerimin açıklaması mahiyetindedir. Hakiki âlimler de, 
hadis-i şerifleri açıklamışlar ve fıkıh kitapları ortaya çıkmıştır.  
Büyük âlim Muhammed Hadimî hazretleri bu gerçeği şöyle ifade eder:  
"Dindeki dört delil, müctehid âlimler içindir. Bizim için delil, mezhebimizin 
bildirdiği hükümdür. Çünkü biz, ayetten ve hadisten hüküm çıkaramayız. Bunun 
için, mezhebimizin bir hükmü, ayet ve hadise uymuyor gibi göründüğünde, 
mezhebimizin hükmüne uyulur. Başka bir ayet veya hadisle değişmiş olabilir o 
hüküm. Bunları da ancak müctehid âlimler anlar. Bunun için tefsir ve hadisten 
değil, âlimlerin kitaplarından dinimizi öğrenmemiz gerekir."  
İslâma, Kur'an'a uymak, tefsir okumakla değil, ancak fıkıh kitabına  uymakla 
olur. Bir kimse, Kur'an-ı kerimden, tefsirden anladığına uyarsa, İslâma uymuş
olmaz. Kur'an-ı kerimde her hüküm var ise de, bunları doğru olarak Resulullah 

efendimiz açıklamıştır. Resulullaha uymak farzdır. Kur'an-ı kerimde,

 "De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana tabi olun!", "Ona tabi olun ki, doğru yolu 

bulasınız." buyuruluyor. 
İmam-ı Rabbanî hazretleri buyurdu ki: 
"Cenab-ı Hak, Kur'an-ı kerimde, Muhammed aleyhisselama itaat etmenin, 
kendisine itaat etmek olduğunu bildiriyor. O hâlde, Onun Resulüne itaat 
edilmedikçe, O'na itaat edilmiş olmaz."  
Hadis-i şerifler olmasaydı, namazların kaç rekat olduğu ve nasıl kılınacağı, 
zekât hesabı, orucun, haccın farzları, hukuk bilgileri bilinemezdi. Yani hiçbir kimse, 
bunları Kur'an-ı kerimden çıkaramazdı. Şu hâlde Kur'an-ı kerimi anlamak için, 
onun açıklaması olan hadis-i şeriflere ihtiyaç vardır. Hadis-i şerifleri de anlamak 
için âlimlere ihtiyaç vardır. Bu bakımdan Peygamber efendimiz, İslâma, Kur'an'a 
tabi olmak isteyenin âlimlere tabi olmasını emrediyor. "Âlimlere tabi olun!" 
buyuruyor. Allahü teâlâ da, âlimlere uymayı emrediyor, "Âlimlere sorun!" 
buyuruyor. 
Şu hâlde, Kur'an'dan, hadisten ve bunların tercümelerinden din öğrenmek 
mümkün olmaz. Her Müslüman dinini Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından, 
ilmihallerden öğrenmelidir!  
Eğer herkes Kur'an-ı kerimden hüküm çıkarabilseydi, hadis-i şeriflere, Eshab-
ı kirama ve âlimlere ihtiyaç kalmazdı. Onun için Allahü teâlâ da, Peygamber 
efendimiz de âlimlere uymamızı emrediyor.  
Abdülgani Nablüsi hazretleri: "Kur'an-ı kerimin manasını öğrenmek isteyen, 
hakiki İslam âlimlerinin kelam, fıkıh ve ahlâk kitaplarını okumalıdır!" buyuruyor. 
Netice olarak; ondört asırdır İslamiyet bize bu yolla ulaşmıştır; bizden sonra 
da devam etmesi için bu yolu takip etmekten başka çaremiz yoktur! ( Mezheplerin 
çıkışı ve Fıkıh ilminin önemi hakkında geniş bilgi sahibi olmak istiyenler, Hakikat 
kitapevinin, “Faideli Bilgiler” kitabına müracaat edilibilir.)  







Yorumlar

Bu makaleye ait yorum bulunmamaktadır. Yorum yapmak için aşağıda bulunan yorum formu aracılığı ile yorum yapabilirsiniz.



Yorum yap

Ad Soyad *

Email *

Yorum *






Mini Sohbet
Kur'an-ı Kerim Öğren
Ziyaretçi Defteri
365 Gün Duâ
Nefis Muhasebesi
Facebook Sayfamız