Dini Hikayeler

Köy Adamı


(1.gün)

Hassa ilçesi Eğribucak köyünden başlayıp Ankara’ya uzanan, sonra da ebedi âleme yapılan hüzünlü bir yolculuktan bahsedeceğim ” diyor, Trabzon Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde öğrenci olan Mehmet OKCU… Ve, belki de kalemi eline aldıktan sonra gözleri dolu dolu, yazmaya başlıyor içli hatırasını:
“Bir köy düşünün!.. Sırtını Amanosların Nur dağlarına dayamış, ayaklarıyla Karatepe ve Yünlütepe’nin üzerine basmış… Önünü de Suriye sınırlarına doğru çevirmiş… İçerisinde, tabiatıyla bütünleşmiş binlerce insanı barındırıyor…
Köyün çiçeği, mahallenin gülü birisi var… Ak saçlı ak sakallı, pîri fânî kılıklı biri… Öyle biri ki, kavga yerine dahi gitse, havadaki kara bulutları anında dağıt masını bilen, çevresine hep muhabbet, hep gülücük saçan gözleri var… Öyle ki, konuştuğu her cümlede nükte dolu söz leri var…

Amcam olduğu gibi, annemin de dayısının j oğlu ve köyümüz ihtiyar heyetinden, sülâlemizin sözü dinlenen en büyüğü Hacı Ali Okçu’dan bahsediyorum sizlere…
En küçük oğlu İsmail ile çocukluğumuz beraber geçmiş, hattâ orta ve liseli yıllarımızda aynı yerde kalmıştık… Babasının esprili hâli oğluna da geçmiş, oğlunun gelmesiyle, bizim aile bile nüktedan bir aile olup çıkmıştı…
Hey gidi heey!.. Ali amcamın bir esprisi vardı ki, hâlen köyde herkesin dilindedir… Köy yolu üzerindeki üzüm bağının yanından geçerken bağa bir insan gibi seslenir:
“Hatay’ın
” Bağ bağ!.. Biraz üzüm yiyebilir miyim?” diye sorar ve yine kendisi şöyle cevap verir:
” Yook!.. Olmaz… Biraz çalış ondan sonra!..”
Söylediği gibi çalışır, terler ve gider bağın kenarına, yine aynı soruyu sorar… Sanki bağ cevap veriyormuş gibi, yine kendi cevaplar:
” Hah aferin… İşte şimdi hakettin üzümü… Haydi al da ye bakalım!..” der, sonra üzümü koparır yermiş…
Yine buna benzer dillerde dolaşan şu esprisi daha vardı ki, değme nüktedanlar yapamaz…
Misafirler gece yarısı olmasına rağmen bir türlü kalkıp gitmezler… Ah amcamın uykusu gelmiştir ama, ne diyecek?..
Gözünü yastığa çevirir ve söylenir içli içli:
” Ah yastık aah!.. Bir gün olup da sana da kavuşabilecek miyim acaba?”
Sonra devam eder misafirin yüzüne tebessüm ederek:
” Ne mutlu şimdi ellere değil mi?.. Onlar tatlı tatlı uyuyorlar…”
Misafir kütük değil ya… Anlıyor espriyi ve lafını yanda kesip müsaade istiyor…
Madem oldu, bir nüktesini daha anlatayım da sonra devam edeyim hatırama olur mu?.. Üstelik bu esprisi, o dostunun, kendisine bir zaman küsmesine sebep olmuştu… Bakın şöyleydi:
Yeni bir şemsiye almıştır Ali amcam… Üstelik borç parayla… Ahbabı olan Ahmet efendiye bir şemsiye lâzım oluyor ve gelip istiyor amcamdan… Amcam ne cevap verse beğenirsiniz:
İnanır mısın Ahmet Ağa, şemsiye yağmurlu günlerde bana lâzım oluyor… Ama istersen yağmur olmadığı günlerde alabilirsin…
Kolay mı bu söze tahammül etmek… Ahmet Ağa da yıllarca selâmı sabahı kesiyor amcamdan…
1993 yılı… Ramazan Bayramını uğurlamıştık… Ben de tahsilim için Afyon’a uğurlanmıştım… Yaklaşmakta olan Kurban Bayramı’nı sabırsızlıkla bekliyorduk… Derslerin verdiği bıkkınlığı üzerimden atmak ve bayramı ailemizin yanında geçirmek için memlekete doğru yola çıktım…
Aradan geçen bir ay içinde neler olmamış ki?.. Bahsettiğim nüktedan amcam aniden rahatsızlanmış ve Antakya’ya doktora muayeneye götürülmüştü… Doktorun teşhisine göre amcam kanser olmuştu… Fakat doktor bu derdini amcamdan gizleyip, sadece beraberinde bulunan Çapar Ali’ye söylemiş… Ayrıca tembihte bulunmuş, merhametli doktor:  Bu amcayı, Ankara’ya falan götürerek oyalamaya bakın…
Böylece uzun sürecek yolculuk için, derdinden habersiz ilk adımı atmış mı oluyordu amcam?.. Köye geldiğimde ilk duyduğum haberler bunlar olmuştu… İçimden kıpırdanmalar başlamış ve “Yoksa?..” deyip şüphelenmeye, üzülmeye başlamıştım bile….

Nerdesin Ali amca?

(2.gün)
Ne demiş, şairler sultanı Necip Fazıl? “Ne gelir ki elden, kader bu! Emir!/ Garip pencerecik, küçük daracık, / Dünyaya kapalı Allaha açık! ” Evet Amcası için, yüreğinin yağı eriyen üniversiteli Mehmet, devam ediyor kanser teşhisi konulan amcasının, kendinde iz bırakan acı duygularını anlatmaya…

Bize belki çok acı gelecekti ama, bu bayram muhterem birinin elini öpemeyecek ve belki de gülemeyecek, ağız tadıyla bayram edemeyecektik… Kim bilir?..
Alo! Eğribucak köyü mü?
Evet, buyurun!?.
Ankara’dan, hastaneden arıyoruz… Başınız sağ olsun Ali Okçu vefat etti…
O telefonun başında ben olsam ne yapardım acaba?.. Haberi alan çocuk koşuyor camiye doğru… Amcamın oğlu Abdullah, camiden dışarıya adımını atacakken, çocuk lisanıyla pat diye söylüyor haberi…
“Telefon geldi, Abdullah abi… Babanız vefat etmiş…” Zâten endişeli bekleyiş içinde olan ve kalbinden de biraz rahatsız olan Abdullah abi, yığılıveriyor olduğu yere!… Yıldırım düşmüştür kalbine çünkü…
Ve acı haber, dalga dalga yayılıyor camiden mahalleye doğru… Tam abdest aldım ve öğleyi edâ edecektim… Amcamların penceresinde, büyük bir hareketlilik çarpıverdi gözümüze… Biraz da tahmin etmiştik ve doğruydu da… Vefat haberiydi köylüyü harekete geçiren… Dizlerim titreyerek ve ayakta zorla durarak farzı edâ ettim… Hızla koştum amcamlara…

Kimileri için bayramın, bizler içinse, acı geçecek bir günün öncesi… Yani Arefe günü… Meraklı bekleyiş; sürüyor sabaha dek… Haber gelmiyor… Nihayet Bayram sabahı… Herkes namaza koşuyor ama bir büyük yok cemâ’at arasında… Sanki gözler onu arıyor…
Öyle ki… Belki de imam dahil tüm cemâ’at etrafına bakmıyor ve ” Hey Ali Amca!.. Nerdesin şimdi?.. Sensiz de mi bayram yaşayacaktık?..” gibi bir ifade okunuyor yüzlerinden…
Bayramlaşmalar… Derken herkes evine geliyor ve ilk işi kurbanım kesmek oluyordu… O tarihe kadar, mahalleden kim yardım isterse, herkesin kurbanlarını bir çırpıda keserdi Ali Amcam… Şimdi, kendi vekaletini bile oğluna vermiş eski toprak, ölüm döşeğinde… Mahallelinin eli kolu bağlı… “Yok mu kurbanımı kesecek? Neredesin be Ali Amca?” der gibi

Mahzun mahzun bekleşiyor kenarda…
Vakit ilerliyor… Tam öğle namazında cemaat… Köyün tek telefonu var.. O da bakkalda… O telefon ki, çok kötü bir olayın habercisi gibi acı acı çalmaya başlıyor… Telefona bakan çocuk:
“Alo!.. Bayramınız mübarek olsun!..” demeye fırsat bulamıyor… Acı haber, birkaç kelimeden ibaret ama, kocaman bir şamar gibi iniyor suratına çocuğun…

Allahım, neler görmedim ki?.. O ânı kelimelerle ifade etmekte zorlanıyorum…
Her biri bir köşeye yığılmış yavrular, akraba eş dost… Hepsi de ağlıyor, hepsi de, bayılıp ay ılıyor… Kardeşlerimle giriyoruz salona… Karşı köşede bir yavru ağlıyor ki, feryadı inletiyor mahalleyi… Yavrucaklar bir ağızdan ağıt yakıyorlar: “Baba! Baba! Bizi yalnız bıraktın gittin! Biz kime baba diyeceğiz
? Ne yapacağız şimdi?..”diye haykırıyorlar… Bana, küçük oğlu İsmail’i teselli etmek düşüyor… Ve ben O’na:”İsmail kardeşim, sus ağlama!..” diyemeden kendim başlıyorum ağlamaya… Ağla… Ağla… Ağla!.. Sanki hepimizin sonu gelmiş de, birbirimizle vedalaşıyoruz… Dünya ile vedalaşıyoruz…

Bizler, orada ağlayaduralım, muhtar efendi bir taksiye atlayıp, cenazeyi almaya gidiyor… Ertesi gün cenaze dört gözle bekleniyor… Köyün çıkışında mahşerî bir kalabalık var… Çevre ilçelerde, köylerde her nerede tanıdığı, sevdiği varsa hazzır kıta bekliyorlar… Ve O’nun son gelişine:
“Hoş geldin!” Son yolculuğuna da: “Güle güle muhterem!” demek için…
Mü’minin cenazesi böyle oluyor işte… İmân sevgisi, din kardeşliği böyle topluca çarpıyor sinelerde… Çünkü bir köşede Hakka isyan ederek çekip gitmemiştir bu insan… “Cenazeme kimseler gelmesin!” dememiştir… Ve öyle bir yağmur yağmaya başlıyor ki herkes şaşırıyor…

Sanki: “Elveda!” diyordu yıllarını verdiği köye… Sanki öyle bir duruşu vardı tabutun…

İlk defa ağlamıştım

(3.gün)
Öteden beri halkımız, yağmura “Yağmur” demez, “Rahmet” derdi… Rahmetin yağması gönüllere huzur verir, arazi suya kanardı… Şimdi günümüzde şehirlerimizi sel suya koyan âfetten bahsetmiyorum elbette…
İşte öyle bir rahmet yağıyordu Mehmet’in amcasının cenazesi defnolunurken… Yine o bağrı yanık delikanlının, duygulu kaleminden defin anını izlemeye devam ediyoruz… Ola ki, mü’min cenazesi nasıl defnedilir ibret alanımız olur… Ola ki, dünyada geçici nam ile anılmak sevdasına kapılıp, koca bir ömrü zayi eden, telef olan bedbahtlara ibret olur…
Öyle kuvvetli yağmur yağıyordu ki hemen herkes: “Eyvaah!.. Amcamızı bugün defin edemeyeceğiz galiba!” demeye başlamıştı…
Saat 17.00 sulan… Yine garip şeyler oluyor… O öfkeyle, hırçınca yağan yağmur, yine hepimizin hayret nazarları altında, “Kıymetli bir misafirim geliyor… O rahatsız olmasın!” der gibi diniyor cenaze köye girerken… Hava açılıyor ve güneş, bulutların arasından tatlı tatlı gülümsemeye başlıyor…
Köyde sanki hayat tamamen durmuş gibi… Cenazeye katılanlar, olanları şaşkın şaşkın izliyor ve kimileri de hayretini gizleyemiyor…
Bunlar olup biterken tüm gözler köyün girişine doğru çevrilmiş, cenazeyi bekliyor… Evet!.. Nihayet naaş göründü mahallenin girişinden… Bir ara diner gibi görünen feryatlar tekrar başlamış ve ortalık hıçkırıklarla çınlar olmuştu… Bu muydu sevgi denilen şey
Allahım? Komşuluk bu muydu?..
Sevilen zât, yıkanmak üzere bir teneşire uzatılmış ve bizlere gösteril misti… Bembeyaz bir vücut, nurânî bir çehre, gülümseyen bir sima… Cenazeyi yıkayan, teyzemin oğlu Hasan hoca duygularım şöyle ifade ediyordu
Nice cenaze geçti elimden… Ama bunun gibisine hiç rastlamamıştım …
Oğulları, özellikle de Abdurrahman ağabey, elimizden kaçıp O’na sarılmak istiyor: “Baba!.. Bizi yalnız bırakmak için mi gittin Ankara’ya?..” diye hıçkı’nyordu…

Cemâ’at, kabristanlığa yönelmişti ama, bir acayip şeyler oluyordu tabutun etrafında… Kimdi bu tanımadığımız kimseler?.. Ne bizim köyde, ne civar köyde görmüştük bu kimseleri… Her biri bir kenarından tutmuştu tabutu ve incitmeden götürüyorlardı kabristana doğru…

Artık her şey geride kalıyordu… Çocukları, sevdikleri, bağı bahçesi, hattâ keçisi, tavuğu bile…
İşte o anda, bir hikmet daha çıkmıştı meydana:“İyi hal üzere ölen insanın cenazesini yakınlarından çok, belki de hayatta hiç “merhaba” demediği, uzak olduğu kişiler taşırmış.”
Evet aynen öyle olmuştu… Bizler sadece dokunabilmiştik tabuta… Ve taşıyanlar hep yabancılar idi… O’nun çaresiz bir hastalıktan, üstelik gurbet ellerde vefat etmesinin yanında, vefatının arefe gününe, defninin bayram gününe rast gelmesi, hepimizin gönlünde tek teselliydi… Çünkü dini bütün bir insandı amcam… Kadere inanırdı… Toprağa hasretti her zaman…
Tekbirlerle, dualarla bıraktık ebedi mekânının ilk durağına…. Haklarımızı helâl edip ince gözyaşlarıyla kabristanlığın dışına çıktık… Âdet olduğu üzere, orada bulunanların başsağlığı dileklerini kabul etmeye başladık… Yanı başımda oğlu İsmail vardı… O, kısık kısık ağlarken ben yine dayanamamış, hüngür hüngür ağlamaya başlamıştım bile… Gözyaşıyla ıslanmış ellerimi uzatamıyordum taziyede bulunanlara… Cenazeye, büyük oğlu Abdullah abi katılmaya cesaret edememişti…
Bağırıp çağırmalar, feryâdlar, hepsi nafileydi O’nun için… Olardan görüyor ve duyuyordu ama cevap vermekten mahrumdu… Taziyesi de ölümü gibi uzun sürmüştü… Günlerce, akın alan başsağlığı dilemeye geliyordu duyan herkes… Ne gariptir ki; hayatta en çok mücadele ettiği kişiler bile geliyor, başsağlığı diliyor, boyun büküp rahmet diliyorlardı…
Bu, uzun gibi görünen, belki de ömrümde, kısacık bir anda cereyan eden olay, beni öylesine etkilemişti ki; tahsil yerime dönerken, ölüm ne zaman ve nerede olur bilinmez diyerek herkesle vedâlaşmıştım… İşin garibi, o zamana kadar nice cenazeler gördüm ve nice dramatik olaylar yaşadım ama hiçbirisinde bu derece etkilenmemiş ve İlk defa ağlamıştım… SON










Mini Sohbet
Kur'an-ı Kerim Öğren
Ziyaretçi Defteri
365 Gün Duâ
Nefis Muhasebesi
Facebook Sayfamız